İki Yol

En sonunda bir yol ayrımına geldim. İki seçeneğim vardı. Ya soldaki, ya sağdaki. Yol ayrımından hemen önce bir otobüs durağı vardı. Durağın bankında oturan yaşlı bir adam gördüm. Yanına gittim. Hangi yoldan gitmem gerektiğini sordum. O da kendisinin de bilmediğini ve bu ikileme son vermek için otobüs beklediğini ve ilk gelecek otobüs hangi yola giderse o yola gideceğini söyledi. Otobüs ne zaman gelir, diye sordum. 90 yıldır gelmiyor, dedi. Afalladım. Tekrar yol ayrımına döndüm. Ne istiyordum? Cennet mi ya da cehennem mi? Hangi yol hangisine gidiyordu? Ya da iki yol da aynı yere mi çıkıyordu? Aslında biliyordum. Sonsuz sarhoşluktu arzuladığım. Sonsuz uçuş. İki yol da topraktı. İki yol da ağaçlıktı. İki yolun girişinde de çiçekler vardı. İki yol da aynı gibiydi. Fakat ya sonları korkunçsa? Ya sonlarında sonsuz huzursuzluk varsa? İki yol da ebediyse? Birinde gelecek, birinde geçmiş varsa. Bunaldım. Terk edilmiştim. Sevilmiyordum. Sevmiyordum. Bir görünmez adamdım. Saydamlaşmıştım. Ne fark ederdi? Alice’in tavşanı şöyle dememiş miydi: “Nereye gittiğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin bir önemi yok!” Yoktu. Ya o hiç gelmeyecek otobüsü bekleyecektim ihtiyar gibi ya da iki yoldan birine sapacaktım. Bir araç sesi duydum birden. Arkamı bir döndüm. Amk otobüsü durağa yanaşmıştı. İhtiyarı aldı ve bana doğru gelmeye başladı. El ettim. Durmadı. Yol ayrımına geldiği anda havalandı ve uçtu. Gökte gözden kayboldu. Ben yine lanet olasıca yollarla baş başa kalmıştım. Tam yolların ayrıldığı yerin ortasında küçük bir çalı gördüm. Onu elimle yana ittim. Altında bir kutu gördüm. Kutuyu açtım. Mor bir düğme vardı. Hiç düşünmeden o düğmeye bastım. Birden ikiye ayrıldım. Bir yarımla sağdaki yola, diğer yarımla soldaki yola girdim. Mutluydum.

 

Onur Sakarya
Görsel: Bassam Allam, “His Parting From Her”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir