İmkânsız

Sanırım onu sevmekten ölecektim. Alaca bir rüzgârın peşine takıldım. Uzun süre takip ettim. Kafasını takıp çıkartabilen biyonik bir civciv sayesinde sonunda onun evinin önüne ulaştım. Ters bir piramidi andıran evin kapısını aradım, bulamadım. Kapısı yoktu ama pencereleri vardı. Kapısı olmadığına göre, tabi ki zili de olmadığına göre pencereye bir taş atabilirdim. Yere baktım. Taş yoktu. Sadece sökülmesi neredeyse imkânsız bir sürü ışıklı cam. Işıklı camın altında bir kent kaynıyordu. Bir yolunu bulmalıydım çünkü onu çok seviyordum. Islık, evet, ıslık. Islık çaldım. Ses bir şekilde dönüp dolaşıp ağzıma geri girdi. Bağırdım. Ses geri geldi. Pencereler örtüktü. Perdeler örtüktü. Akşam olmasını bekleyecektim. Bir dal sigara çıkardım. Çakmağımı bulamadım. Aradım ama bulamadım. İbiş kuşu geldi ve sigaramı kıçıyla yaktı. Mutluydum. En azından sigaram vardı ve yanıyordu. İçime çekiyordum. Çektikçe gökyüzü açıldı. Şöyle ki; gökyüzünde bir pencere açıldı. Pencereden uzunca bir saç örgüsü sarktı. Bu masalı biliyordum. Denemekten bir şey çıkmazdı. Tırmanmaya başladım. Fakat o kadar büyük bir götüm vardı ki saç örgüsünün çeyreğine gelmeden kayıp düşüyordum. İmkânsızdı. En azından denemiştim. Akşam olması gerekiyordu. Bu sayede eğer bu tuhaf evin ışığının yandığını görürsem, en azından onun evde olduğunu anlayacaktım. Zevzek bir sincapla pişti, barbut ve kılıç oynayıp bütün paramı ve giysilerimi kaybettim. Sonra nihayet akşam olmuştu. Bekledim. Bekledim. Işık en sonunda yandı. Pencerelerden biri sonunda bana göz kırpmıştı. Bir mucize, tanrım bir mucize çünkü onu sevmekten ölmek üzereydim. Aniden bir sokak lambası belirdi hemen üstümde. Beni klişeleştirip dikti altına. Bir şarkı çalmaya başladı derinden. Namelerden. “Pencereden bakmıyor, yollara çıkmıyorsun, seni görmem imkânsız, imkânsız, rüyalarım olmasa!” Pakette kalan son sigaramı çıkardım. Tekrar çakmağı aradım, bulamadım. İbiş kuşu da çoktan zıbarmış olmalıydı. O sigarayı yakmalıydım. Bütün bir günü kurtarmak, bunca uğraş buna bağlıydı. Böyle sona eremezdi. Ve yeşil bir yumruk düştü gökyüzünden. Avucunda azami 40 çöp kibritten oluşan benekli bir kibrit kutusu. Kibrit kutusu belli ki hastaydı. Yine de Hızır gibi yetişmişti bu hikâyenin çok da acayip olmayan sonuna. Kibriti çaktım, sigaramı harladım. Işığı görünen odaya kilitlendim. Bekledim. Perde yavaşça açılmaya başladı. Sanırım onu sevmekten ölecektim. Perde yavaşça açılmaya devam etti. Ve en sonunda onu gördüm. Tanrım hiç bitmesin, diyordum. İzledim. Perde aniden kapandı ve odanın ışığı söndü. İçim aniden uçuruma düştü. Silkelendim. Saatime baktım. Saat gece üç. Lanet olsun, dedim içimden. Ben neredeyim? Rotasız bir şekilde yürüdüm. Bir şekilde biliyordum bu boktan hikâyeden herhangi bir toplu taşıma aracı geçmiyordu ve sigaram bitmişti. Fakat ben onu severken neredeyse ölecektim

Onur Sakarya
Görsel: Flora Silve – “Looking For”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir