İntihar Ruhun Ötanazisidir

İntihar Ruhun Ötanazisidir

Geçtiğimiz günlerde genç bir kadın, mesleği olan öğretmenliğe atanmadığı için bunalıma girerek intihar etti.
Ardından her kesimden insan meşrebince söylendi; “İyi olmuş, bir solcu eksildi, cehennemliğin tekiymiş zaten,” diyen vicdansızından, “zayıflığını” yargılayan sözde aydın duyarsızına kadar her kafadan bir ses çıktı.
İntihara övgü dizmiyorum; ne var ki intihar edenlerin klişe yaşam güzellemeleriyle eleştirilerek güçsüz insanlar oldukları v.b. gibi ifadelerle yargılanmasına itiraz ediyorum.
Çok daha evrensel acıların ve farkındalıkların sonucu gerçekleştirilen entelektüel intiharlarını ayrı tutarak söylüyorum, şayet bir intiharın ardından birileri yargılanacaksa, onlar öncelikle o kişinin içinde bulunduğu psikolojiyi önemsemeyen aile efradı ve yakın çevresi ile genellikle ona intihardan başka seçenek sunmayan kokuşmuş toplumdur.
Bu ülkede ilk kez canlı yayında intihar eden kişi olan Mehmet Pişkin’in bu eylemini ardıllarınınkinin sebebi olarak gören ve ona nefret kusan insanlar var. Ve bu insanlar güya bu gençlerin intiharına üzülüyor…

İntihara bile çifte standartla bakan insanlar diyarı.

Neden? Çünkü Mehmet bir burjuva çocuğuydu; hayatlarında hiç duymadıkları bir burjuva müziği eşliğinde kadeh kaldırarak ve ölümünden hiç kimsenin sorumlu olmadığını söyleyerek, derin kederini sadece yüzündeki buruk gülümsemeyle “ucundan acık” hissettirerek son derece “cool” bir şekilde veda etti onlara. Kan göstermedi! Gebersin o zaman zengin piçi.
Ama diğer çocuklar öyle mi ya! En arabesk duygulanımlarla vurdular kendilerini! Kan gördük, coştuk, acıdık, yandık! Hep Mehmet Pişkin yüzünden dedik, o girdi bu çocukların kanına!
Ya da iki gün önce bir deniz kıyısında küskün intiharperest İspermeçet balinaları gibi narin cesedini bulduğumuz Merve’nin sessiz sedasız gidişine içimiz yandı…
Ama ne kadar yansak da, bütün kirli gerçekliğimizi unutarak söylenmeden duramadık, “Ne büyük zayıflık! İnsan olan direnir! İnsan olan mücadele eder! Her şeye rağmen yaşam! Her şeye rağmen yaşam! Her şeye rağmen!.. Her şeye!..”

Ne kadar kolay kuruluyor “her şeye rağmen,” cümlesi…
O her şeyin ne olduğunu unutarak!…
O her şeyin ne kadar korkunç olduğunu unutarak!..

Ne kadar kolay yargılanıyor acılar! Bazen insanın mücadele etmesini sağlayacak hiçbir şeyi, hiç kimsesi olamayabileceğini bilmiyormuş gibi…
Şimdi hangisi olduğunu hatırlayamadığım ünlü bir yazarın bir sözünü okumuştum yıllar önce; diyordu ki, “Bu kadar kötülüğün içinde hayatında bir kez olsun intiharı düşünmemiş insanın yüzüne tükürünüz!”
Evet, hayat çok güzel olabilirdi. Ama değil. Giderek de çirkinleşiyor. Biz insanlar çirkinleştiriyoruz. Herkes bunca rezilliğe katlanmak mecburiyetinde değil.

Acı bazen çok büyük olur! Yaşamın güzelliğinden daha büyük! Nasıl ki kalmak güçlülük değilse, gitmek de güçsüzlük değildir. İkisi de sadece seçimdir. Hepsi bu.
O yüzden kimse büyük konuşmasın, kimse kimseyi boş beleş yargılamasın.
Acıya kör bakarsınız. Gözyaşına kör bakarsınız. Çaresizliğe kör bakarsınız. Aşka gör bakarsınız. Yoksulluğa kör bakarsınız. Yaralı parmağa işemezsiniz. Sonra da biri suratınıza inen bir tokat gibi çekip gidince de ardından boş beleş ahlar vahlar eder, gideni zayıf diye yargılarsınız… Yok öyle bir dünya!
Herkes gidenin ardından söyleneceğine etrafındaki insanlara kalbiyle baksın. Belki intiharın eşiğinde, elinden tutabileceği biri vardır burnunun dibinde.

Ki, emin olun hepinizin yanı başında öyle biri vardır.

İntihar ruhun ötanazisidir! Nasıl ki bedeninin dayanılmaz ve çaresiz acısı karşısında fişini çektirme hakkı varsa insanın, ruhunun acısının karşısında da bu hakka sahiptir…

Ya o ruhun acısını alın, ya da susun.

Rabia Mine
Fotoğraf: Natalia Drepina – “Soul”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir