JANSET’İN SOĞAN KOKLAMASI YA DA YERALTI

JANSET’İN SOĞAN KOKLAMASI YA DA YERALTI

Çoğunluğunun psikotik ya da nevrotik davranışlar sergilediği, türlü-türlü ilaçlar kullandığı bu canım ülkede ‘’dengesizliği’’, ‘’dengesiz eylemleri’’ sürekli ( tercihen ya da değil) sistem dışı kalmış karakterler üzerinden işlemek sistemin bu insanlarla ilgili kara propagandasına alet olmaktan başka bir şey değildir. Bu anlamda, Türkiye’de ‘’yeraltı’’ ya da ‘’sokak’’ edebiyatı yaptığını iddia eden çoğu yazarın burjuva ahlakının, aile yapısının, toplum modelinin perdecisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz’


LOKMAN KURUCU
…………………………

Elbette ki konuyu Janset’in soğan koklaması üzerinden işlemeyeceğim ama bazı önemli noktalarda yazdıklarımı çarpıtmış olması ‘’acaba soğan koklayıp da mı okudu’’ düşüncesini yarattı bende. Neyse, geçelim!

Söyleşide özel olarak birinin yazdıkları üzerinden bir değerlendirme yapmadığımı belirtmek isterim. Genel olarak ‘’yeraltı piyasası’’ ile ilgili düşüncelerimi kısa-kısa aktarmaya çalıştım.
Bu yazıda da öyle olacak. ..


Janset’in iddia ettiği gibi verdiğim cevapların hiçbirinde bir şeylere kesin bir çizgi çizmedim. Aksine kuru edebiyat bilgisi ile kesinkes çizilmeye çalışılan sınırlara geniş yaklaşmaya çalışarak konunun salt edebiyat özelinden değil, hak ettiği gibi farklı disiplinler üzerinden de sorgulanması gerektiğini ifade ettim. Özellikle ”marjinallik” konusunda söylediklerimin açıkça çarpıtılması ve o çarpıtma üzerinden arap saçı uzatılması pek acemice bir durumdu.

Aşağıdaki ifademde sabittir; orada yeraltı edebiyat piyasası ve bu piyasaya karşı olarak filizlenen yeraltı edebiyatı pazarcık’ larının ‘’marjinallik’’ algıları üzerinden ‘’sokağı’’ ele almanın merkezdeki algıya hizmet ettiğini ve yazılanları ‘’yeraltı’’ olmaktan çıkardığını söylüyorum ama kime söylüyorum

Buyurun;

‘Evet, bireysel olarak çok farklı şeyler okuyor, öğreniyoruz. Fakat kurucu ideolojinin yarattığı yanılsamalardan sıyrılıp kendimizi ve çevremizi nesnel bir şekilde yeniden tanımlamak, bireysel narsisizmimizin çok üstünde duran kolektif narsisizmin elverdiği ölçülerle sınırlı. Bu ölçüler içinde anarşist de olsak, kendimizi alıp en radikal tepelere de koysak “sokak” vb. konularla ilgili algımız “merkez”deki algıdan çok farklı olmuyor. Aynı sonuçlar doğuruyor sanatta, edebiyatta, siyasette!… Bu noktadan bakınca, 2+1 korunaklı mağaramızdan iki mahalle ötede iki tur atıp “ yeraltı edebiyatı yapıyorum” demek benim için “biz 1950’lerin Amerika’sından gelme turistleriz, bu sokakların yabancısıyız” demekle aynı anlama geliyor. 

Aslında anladığınızdan emin olduğum bu ifadeyi izninizle sırf Janset anlasın diye bir takım örneklerle biraz daha açayım.


Öğle vakti kalabalık bir caddede (mesela istiklalde) yürürken eroin krizine girmiş bir kadının size sopa ile saldırma ihtimali on milyonda bir ve belki daha az ihtimal dahilindedir. Ama yeni atanmış çaylak bir polis memurunun, üzerinizdeki elbiselerinizden, yürüyüş tarzınızdan nem kapıp size copla saldırması toplum ve devlet nezdinde normal bir şeydir, hiç de öyle on milyonda bir ihtimalle gerçekleşecek bir şey değildir. (İstiklal caddesinde bizzat şahit olduğum bir şey bu) ‘’Yeraltı’’ yaptığını iddia eden bir yazar kitabında iki olaydan ilkini marjinallik üzerinden işleyip, ikinci durumu normal kuru bir anlatımla es geçiyorsa bana göre yaptığı ‘’yeraltı’’ değildir. Zira o marjinal olanı işleyeyim derken diğer durumu meşru kılmış ve merkezdeki algıyı destekler duruma düşmüştür.


‘’Yeraltı’’ etiketiyle bize sunulan birçok eserde marjinal kişi ve durumlar abartılı bir şekilde işlenirken, ailenin, toplumun, devletin, iktidarın her türlüsünün normalize ettiği durumlar o kadar normal bir şekilde aktarılıyor ki sanırsın ki bu adamlar sabah gazetesi yazarlığına soyunmuş. Ortam bu yazarlarla dolu. Arkalarında hükümet yandaşı şirketler yok ama güçlü yayınevleri, bok gibi parası olan editörleri var. Büyük pazaryeri İstanbul’da değil de Giresun’un bir köyünde doğmuş büyümüş olsalardı bunların hiçbirinin adına bile denk gelmeyecektik. Büyük pazarın nimetlerinden yararlanan küçük tezgahtarlar bunlar. Tezgahlarında eldiven var.

”Marjinallik” diye işlenen olaylar, ‘’marjinal’’ diye adlandırılan hayatlar ve uzak ötekinin olarak sunulan dil az farklı biçimlerde de olsa ya iki sokak ötemizde, ya bulunduğumuz binanın ya da ta evimizin içinde! Ortamdakilerin ‘ ‘’marjinal’’ diye işlediği birçok şey ve kişi ile aralarında sadece bir perde var. O perdeyi bir çekseler önce kendilerini sonra çevrelerini nesnel bir şekilde yeniden tanımlayabilecek ve aslında anlattıkları şeyin uzakta değil içlerinde olduğunu, onların algısındaki ‘’aykırılık’’ üzerinden işlenemeyeceğini anlayacaklar.

Yapamıyorlar! Zira aldıkları gördükleri eğitim, onlarda olan her ‘’KÖTÜ’’ şeyi… ve en önemlisi zamanla gereksiz bulup içlerinden attıkları ama bazen yokluğunu hissedip özlemlerini duydukları her ‘’İYİ, SAF, GÜZEL’’ şeyi öteki imgesinde toplamalarına, kendilerini bunlardan soyutlamalarına neden oluyor. Yazdıklarının toplamına baktığımızda ’Turist Ayşe’nin Hayvanat Bahçesi Macerası’’ ya da ‘Cin Ali Sirkte’ gibi bir hikaye ile karşılaşıyorsunuz. Bildiğiniz sokağa sirk, hayvanat bahçesi ötekiye sirk hayvanı, hayvanat bahçesi sakini muamelesi yapılıyor.

Yani sen bir kere kendini, içinde bulunduğun aileyi, sokağı, o sokağın dilini hakkıyla analiz edememişsin. Ki kendini koyduğun yerle olduğun yer arasında 90 yıllık yanılsama-lar var! Kendince ‘’farklı ’’ gördüğün karakterin hayatını, yaşam alanını ‘’normal’’ olandan nasıl ayıracaksın? Onun dışa bakışını, içe vurumunu, dışa vurumunu nasıl çözeceksin? Elinde genellemelerden ve iktidarın beynine soktuğu çift başlı, hangi başını tutsan seni yanıltacak algıdan başka ne var?

Yanılsama diyorum ! Kolektif narsisim diyorum! Aile, okul, mahalle, semt, arkadaş grubu, gazete, televizyon, radyo, kitap, sağcı solcu anarşist fark etmez; yazar, kulüp, tayfa, parti… zerrelerine bile çökmüş algılar. ..Bu algılar yazdıklarının ne derece öznesi ya da nesnesi olduğunu anlamalarına engel oluyor. Kendine turist çocuklar kulübü!

Bundan kurtulmanın yolu 200 kitap götürüp, birkaç dal kıvırıp beyinlerini yüksek tepelerden izlemekten geçse keşke. ‘’oooo yeah Sokaaaak ya sokak’’ dedikleri yerlere bol-bol girip kendilerine ve çevrelerine bir de oradan baksalar, kimin neye göre nasıl marjinal kaldığını analiz etmeye çalışsalar belki bundan kurtulacaklar! Belki!


Bu arada sokağa girmeden ‘’yeraltı edebiyatı’’ yapılmayacağını ya da ‘’marjinal’’ durum ve kişilerin salt sokaklarda olduğunu asla ve asla iddia etmiyorum! İlle de sokağı ya da ötekiyi veya uçtakini anlatmayı kendine dert etmiş, ‘’marjinalliği’’ oralardan işlemeye çalışan kişilerin yapmak istedikleri şeyi yapamadıklarını ya da yanlış yaptıklarını, yanlış algılara sebebiyet verdiklerini gördüğümü, bunu aşmak için kendi çukurlarının ölçüsünü uçta gördükleri çukurlarla almak olduğunu söylemeye çalışıyorum. Algının kırılması gerekliliğinden bahsediyorum. ….

Bunu biraz daha açmak gerek sanırım!

Sıra dışı, psikopat, alkolik tecavüzcüleri bir Türk filminde görüp ; ‘’oov çok sert, işte bu undergreund’’ diye heyecanlara gark eden genç burjuva, o filimin etkisi ile oturup bir yazı yazarak bir fanzine gönderir. Yıllarca bunun üzerinden kendini sağda solda pazarlar. Aklına o öyküyü annesine okutmak gelmez ama. Keşke gelse. Belki annesi o öyküyü okuyunca babasıyla ilgili bir şeyler hatırlayacaktır. Belki ama belki onun anlatacağı kendi gerçek öyküsünün o fanzine gönderilen öyküden daha sahici daha sert olan tarafları vardır. Olabilir değil mi? İSTEM DIŞI CİNSELLİK NEYDİ?.. Doğu batı, zengin fakir, müslüman laik, eğitimli eğitimsiz fark etmez, bu ülkede kaç kadın kocası tarafından cinselliğe zorlanıyor? İstem dışı cinsellikten doğan kaç milyon insan var? Bunu kimse annesine babasına soruyor mu? Sorsa da doğru cevap alabilir mi? Ben beş milyon diyorum, ya siz? 10 milyon?

Sürekli gündemde olan oda cinayetlerine girmiyorum bile…

Tecavüzün kurumsallaştığı bir ülkede yazarın marjinal bir yaşama, çevreye sahip olan psikotik ya da nevroitk bir karakter yaratıp ‘’tecavüzü’’ onun çevresi, yaşamı üzerinden işlemesi, tüm nedenselliği es geçerek eylemini marjinal bir olay olarak sunması, ‘’yeraltı’’ olamaz! Bu onun bizzat korunaklı hayatında gezen psikotik veya nevrotik babası ya da abisini ‘’öteki’’ üzerinden paklama eylemidir, genel bir gerçeği marjinalize etmektir. Bu daha önceki yazıda bahsettiğim ABD YERALTI MAHALLE MUHTARLIĞI arzuhalciliğidir. ‘’Pis gettolar, adi zenciler, psikopat yaratıklar’’ demenin Türkilizcesidir!


Çoğunluğunun psikotik ya da nevrotik davranışlar sergilediği, türlü-türlü ilaçlar kullandığı bu canım ülkede ‘’dengesizliği’’, ‘’dengesiz eylemleri’’ sürekli ( tercihen ya da değil) sistem dışı kalmış karakterler üzerinden işlemek sistemin bu insanlarla ilgili kara propagandasına alet olmaktan başka bir şey değildir. Bu anlamda, Türkiye’de ‘’yeraltı’’ ya da ‘’sokak’’ edebiyatı yaptığını iddia eden çoğu yazarın burjuva ahlakının, aile yapısının, toplum modelinin perdecisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Tüm bunlardan bakınca bu ortamdan neden bir ‘’yeraltından notlar’’ gibi bir romanın çıkmayacağı sorusuna da cevap bulabiliriz.

(Benim Sürekli Portakal Kabukları kitabında ortaya koyduğum ‘’ben’’ i tam da bu noktadan okumak gerek. Sürekli Portakal Kabukları koskoca bir cinayet odası olan Türkiye’de CHP YERALTI KOLLARI BAŞKANLIĞI’NIN masasına vurulmuş bir yumruktur. ‘’ASIL ODALAR TEKİN DEĞİL ULEN’’ demenin ifadesidir)

Kullanılan dilin kaba saba veya ince, çok küfürlü ya da temiz, çok şiddetli veya uysal, sokaktan veya salondan, ev içinden ya da dışından olması metnin ‘’yeraltı’’ olup olmadığı konusunda çok da belirleyici değildir benim açımdan. Bir uyum aranır elbette ama ‘’kullanılan dil şöyle olmalıdır böyle olmalıdır’’ da ısrar kaçınılmaz olarak yazarı tekdüzeleştirir. Bu yüzden ’düştüğün çukurun dili’ gelir diline eklenir diyorum ki bu merkezi bir tutumla dil arayışı veya avcılığına çıkmak demek değildir. Israr, iyi değildir!

Mesela piyasada ‘’Okan Bayülgen Anarşistliğini koruma mangası’’ diye kendimce kategorize ettiğim yazar kişilerin yeraltıyı belli bir dile indirgeme ısrarı yüzünden etrafımız ağızlarında pipileri ile gezen küçük İsmail’lerle doldu.. Siirt’teki çukurunda günde 50 tl yevmiye ile geçinmeye çalışan yazar kişinin dili ile, Cihangir’deki evinde sabah akşam pipisiyle oynayan yazar kişinin dili aynı! Buna etkileşim deyip işin içinden çıkamayız. Aynılaşmayı normalize edemeyiz!

Kitabın artık bir ‘eğlence’ , ‘kafa dağıtma’ aracı olarak görülmeye başlaması bu Küçük İsmail’’lerin sisteme uzattıkları elin sonucudur. ‘’Yıkım ‘’ diye satmaya çalıştıkları şey sermayenin çimentosudur. Şirketleşmiş yayınevlerinin bu yazarların bazılarına yer açması da tesadüf değildir! Bu yüzden giderek çoğalıyorlar. Artık her mahallede bir Küçük İsmail bulmak olasıdır.


Tekrar başa dönersek,

Diğer yazımda ‘’sokağın dili paramparçadır’’ demiştim. Yani ille de sokak anlatılacaksa ve bu anlatımda sokağın dilinden de bir şeyler olacaksa hazır kalıplarla yürümek olayı baya bir basitleştiriyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir