Jekpot

 In Pozisyon Hatası

Istakozun duyargaları daracık ağzından taşıyor adamın; peçete üstüne peçeteyi ağzına tıkıştıracakmış gibi bastırıyor dudaklarının üzerine. Paramparça olan peçeteler ağzının etrafına âdeta küçücük kıta parçacıkları gibi sıra sıra diziliyor. Fakat o durmuyor; evrenin bir köşesinde birileri havada asılı kalmış bir düğmeye basmış gibi son hızla devam ediyor tıkınmaya. Lahanalar, turşular, peynir, somonsu şeye şişe dolusu boca edilmiş yeşilimsi sos ve yanına gelişigüzel yığılmış altı çeşit tatlıdan oluşan devasa tabak, adamın midesine koşut, gittikçe büyüyor büyüyor; bulunduğu masayı aşıp yan masalara kök salıyor. Altı, beş, dört, üç, tik, tak, tik, tak tabaktaki hindi budu koşuyor; yok bu koşamıyor esasında. Zavallıcık söğüş haliyle depar attığı düşünü kurabiliyor yalnızca. Salonun dört bir tarafında rakamlardan başka ne dediği pek anlaşılmayan metal soğuğu boğuk ses, hoparlörlerden yankılanıyor. “Koşun, koşun, koş koş koş! Makineler beklemez; üç, beş, yüz yok yok. Tam tamına iki yüz  trilyona koşuyor bahisler!” Adam tıkınmayı bırakıp sese kulak kabartıyor; o anda insan kulağı olmaktan çıkıp balta girmemiş ormanlardaki vahşi hayvanlara taş çıkarırcasına sivriliyorlar kafasının üzerinden. Tabağa bakıyor; diğerlerini yemeye değer bulmamış olacak, ıstakozun son parçasını da beceriksizce ağzına sokuşturup masadan kalkıp koşar adım salona yöneliyor.

Zil çaldı. Tik, tak, tik, tak, taaak; halıya takıldı tüh!

Düştüğü yerde bir müddet havada uçuşan toz zerreciklerini tutmak istermişçesine kollarını çırpıyor çaresizce; böğürtüyle karışık anlamsız birkaç kelime geveliyor son bir gayretle.

Ağzı hafifçe aralanıyor ilkin; ıstakozun duyargaları görünüyor dışarı uğramış dilinin üzerinden. Usulca, önden şöyle bir etrafı kolaçan ediyorlar. Büyücek açılmış gözleri yattığı yerde kaskatı kesilip kristalize cam tavandan seken güneş ışınlarına sabitlenip kalıyor. Istakoza gelince; o, fırsat bu fırsat, deyip can havliyle ağzından fırlayıp bilmem kaç parça halinde salonun muhtelif yerlerine kaçışıyor; biri tiz bir çığlık koparıp taburesinde hopluyor. Ardından yakında bir yerlerde kırmızı deri koltuklara gömülmüş uyuklamakta olan yaşlı teyze çığlığa irkilip tövbe estağfurullahların en gediklisini patlatıyor. “Ay ayyy gidiyor, tutun şunu!” Ses çatallanıp sakız misali uzuyor da garsonlardan birinin kulağına yapışıyor; tutmakta olduğu tepsiyi bıraksa mı, yoksa tepsiyle beraber sesin geldiği yöne mi koşsa bilemiyor. Onun yerine elindeki meyve suyu bardağını uzatmakta olduğu, bilmem nereden emekli, kıdemli filanca müdürü, çatık kaşlı yaşlı adamın koca göbeğine boca ediveriyor.

Yaşlı adamın “Aman ne yaptınız siz ya?” diye gürlemesine,  dönüp yalnızca aptal aptal bakınmakla yetiniyor. Tam o esnada papyongillerin şefi de tüm bu curcunayı tez haber almış olacak ki, bir eli havada, bir eliyle de kendisine iki beden büyük gelen pantolonunu yukarı çekiştire, şişine çıkageliyor salonun öbür ucundan: “Tamam  tamam, durun han’fendi, şey etmeyelim efen’im, durun!” Derken tam, kırt diye ıstakozun çenesi paçasına yapışıveriyor; kaçış o kaçış. Hatta adamın kaç salisede ortadan kaybolduğu üzerine salondakilerin bir kısmı iddiaya bile girmeye koyuluyor. Çatık kaşlı, yaşlı adam üzerine dökülen meyve suyunu çoktan unutmuş, hiç istifini bozmadan durduğu yerden parmağını sallaya sallaya garsonu paylıyor bu sırada.

“Bu ne rezillik canım! Şu salonu bir ilaçlar insan, ama bunlar hep şu göçmenler yüzünden oluyor. Börtü böcek basmış ortalığı.”

Bir iki cık cıklanıp, başını oldukça atik bir hareketle, elinde koca kutu peçeteyle yanında pat diye belirip, ânında hazırola geçen garson kıza çeviriyor: “Muz getir kızım bana, bak çürükleri dilimlemeyin haa!” Önüne dönüp gözlüğünü burnunun üstüne iteleyerek hırsla makinenin koluna asılıyor.

Tırrrrr, tlink!

Ekranda yan yana gelen simgelerden hoşnut olmamış olacak ki, memnuniyetsizce dudağını sarkıtıp homurdanıyor.

Biraz ileride aynı sırada oturduğu yerde olup bitenleri başından beri hiç kıpırdamadan izleyen orta yaşlı kadın yerde iki seksen uzanmış yarı katılaşmış bedenin ağzından akan bilhassa ve epeyce bol ıstakoz aromalı köpükler halının üzerinde bulamaca dönüşürken yavaşça taburesinde dönüp elindeki kartı makineye yerleştiriyor ve kolu çeviriyor.

Tırrrr tlink! Jackpottt!

Yanıp sönen ışık cümbüşüyle beraber tamı tamına beş ıstakoz yan yana diziliyor ekranda: “Bravo kazandınız!” diye yaygarayı koparıyor makine.

Kadının gözleri faltaşı gibi açılıyor; fırıl fırıl dönen ıstakozlar göz bebeklerinde pırıl pırıl parlayarak bir tur daha atıyor. Sevinçle kartı makineden çıkartıp çevik bir hareketle tabureden iniyor, kasaya yöneliyor; mendebur suratlı görevlinin kendisine isteksizce uzattığı çeki nazik bir el hareketiyle alıp çantasına dikkatlice yerleştirdikten sonra gülümseyip teşekkür ediyor ve salona yöneliyor. Yerde boylu boyunca yatan hareketsiz bedeni ve etrafını sarmış telaşlı güruhu yan gözle şöyle bir süzdükten sonra dümeni kuytudan restoran kısmına kırıp adamın oturduğu masanın yanına geliyor. Başını hafifçe kaldırıp tavana bakıyor; kör noktayı son kez kontrol ediyor ve sandalyenin arakasında asılı ceketin cebine elini daldırıp araba anahtarlarını bulup alıyor hızlıca. Masanın üzerinde kendisine ait bir şey kalıp kalmadığına iyice emin olduktan sonra, çıkış kapısına doğru yönelip gözden kayboluyor.

 

Tuğba Dinçmen
Fotoğraf: Coleen Danger ~ “Penny Slots”

Recommended Posts