Kadını Bastıran Zihinler Sanata Da Karşıdır – Derya Alabora

 In Alengirli Mecmua, Pozisyon Hatası, Söyleşi, Tesadüfün Böylesi

1959’da İstanbul’da dünyaya geldi. 1982’de Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro Bölümünden mezun olduktan sonra Bursa Devlet Tiyatrosunda sahne aldı. Devlet Tiyatrolarından istifa ettikten sonra, bir süre Ali Poyrazoğlu’yla çalıştı. Özdemir Çiftçioğlu’yla birlikte Tiyatro Grup’u kurmuştur. 5. Sokak Tiyatrosu, DOT ve Garajistanbul’un oyunlarında oynamıştır. İlk sinema filmi, Nisan Akman’ın yönettiği 1987 yapımı Bir Kırık Bebek’tir. Zeki Demirkubuz’un, Masumiyet filmindeki fahişe Uğur rolüyle, Altın Portakal, Altın Koza ve SİYAD En İyi Kadın Oyuncu ödüllerinin de aralarında bulunduğu pek çok ödül almıştır. 90’lı yıllarda uzun süre ekranlarda kalan Şaşıfelek Çıkmazı dizisinde canlandırdığı Aysel karakterinden sonra Aşk Meydan Savaşı ve Aşk Her Yaşta televizyon dizilerinde de rol almıştır.

Balkon, Ay Tedirginliği, Donmuş, Oyunu Bozun, Sevim Burak’ın Yanık Saraylar’ından uyarlanan, Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse gibi, içimize işlemiş oyunlarda birbirinden başarılı karakterleri canlandıran; belki de birçoklarımızın, 90’lı yıllarda rol aldığı televizyon dizisi Şaşıfelek Çıkmazı’yla ya da Bir Kırık Bebek, Salkım Hanım’ın Taneleri, İz, Pandora’nın Kutusu, Adem’in Trenleri, Masumiyet, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku filmlerindeki başarılı performanslarıyla tanıdığımız Derya Alabora’ya, Çukurcuma’da, Café Lumiere’de rastgeldik…

 

derya-alaboraKentler de bir tiyatro sahnesi değil mi; insanı çeşitli rollere hapseden? Sizce bu döngü nasıl kırılır?

Üzerinde yaşadığımız dünyayı kurguluyoruz. Daha doğrusu birileri, bizim adımıza kurguluyorlar. Kurallar koyuyorlar, yasaklar getiriyorlar. Hem bizim devlet yapılanmamız, hem de başka devletler, halklar hakkında karar veriyorlar. Tabii ki bu durum, aynı zamanda, olması gereken bir şey. Yani insanları belli kurallarla, yönetmek. Ama burada yanlış olan şey, bizim hiç söz hakkımızın, hatta hiç hakkımızın olmaması. Bütün roller, onların istedikleri gibi dağılmış. Yasa koyucular, ahlâk savunucular, kendi çıkarları için, bizi istedikleri kalıba sokup, oturdukarı yerden rahatça yönetebiliyorlar. Ve bütün hayatımız bize biçilen rolleri oynamaya çalışmakla geçiyor. Bu rollerin içindeki en büyük rol, suçlu rolü. Günlerimiz, gecelerimiz, kendimizi temize çıkarmaya uğraşmakla geçiyor. Hatta Kafka’nın da söylediği gibi, suçlu olarak dünyaya gelip, hepimiz kendi suçumuzun ne olduğunu bulmaya çalışıyoruz. ‘Ben böye düşünmüyorum, ben böyle hissetmiyorum,’ demeniz

hiç bir işe yaramaz. Onlar sizin adınıza düşünür ve hisederler. Onlar kimdir, neden siz ve onlar ayrıdır bunu asla anlayamazsınız çünkü, siz ötekisinizdir. Toplumun çıkarlarına ters olansınızdır. Onlar göremedikleri sevgiyi ve gördükleri şiddeti size yansıtır. Yaşayamadıkları çocuklukları, ulaşamadıkları arzuları sizde gördükçe, bastırmaya çalışırlar.

Arzu kötüdür; sadece belli insanlara bahşedilir. Hayattan zek almak, yemekten, içmekten, sevişmekten zevk almak herkese nasip olmaz. Bunlardan zevk almak için ayrıcalığa sahip olmanız gerekir. Ayrıcalık, düzendir, baskıdır, paradır. Bu da iktidardır. Bazı şeyleri değiştirebilmek için sistemleri değiştirmek gerekir. Ama ben bu güne kadar şunu gördüm; hangi sistem olursa olsun iktidar kavramı hep var ve bence dünyanın en büyük sorunu bu. Onun için anayasanın ilk maddesinin insan hakkı olması gerekir. Birbirimize yaşam alanları tanımalıyız, sevgi en büyük gücümüz. Şiddetten uzak bir dünya umudumuz.

Hayattan zek almak, yemekten, içmekten, sevişmekten zevk almak herkese nasip olmaz.

Genellikle ‘antikahraman kadın’ rollerini canlandırıyorsunuz; kimi izleyici bunu ‘antipatik’ bulduğunu da dile getiriyor, fakat bakacak olursak esasında bu anti kahramanlar değil mi gerçekten dürüst olan, ne dersiniz sizce ‘esas oğlanlar’ ‘esas kızlar’ mı yoksa?

Biraz önce bahsettiğimiz nedenlerden dolayı, rollerimiz var. Kahraman rolü çok önemli. Kendini feda eden, ağlamayan, gülmeyen, büyük güçleri olan ve bunun karşılığındaki rol kimliği erkek. Kadınını koruyan, kollayan her türlü kötülüğe karşı hep onun yanında olan. Kadınsa; narin, zayıf, korunmaya muhtaç olan. Pek aklı da, olmayan ve yalnızca ‘anne’olan. Bir de annelikle kutsallığı birleştir. Eh o zaman, sadece çocuk için seks yapan bunun dışında asla cinsel arzu duymaması gereken, bir rol kişisi. Ama erkek; o her zaman arzulu! Kadın evde çocuk bakarken o ne yapacak? Tabii ki başka kadınlarla birlikte olacak. Kadın, böyle bir şey yaparsa hemen öldürüp, bir de namusunu kurtaracak! Savaşlara gidip yüzlerce insanı öldürecek, kaslarını güçlendirecek ki, kadının gırtlağını sıkarken ve dayak atarken zorluk çekmesin. Tabii, tecavüzü unutmamak lazım. Çünkü asli görevlerden biri de tecavüz. Erkekliğe giden yol. Kadın kahramanlarsa, hep kutsal anneler. Yanlış yapmayan (yanlıştan kastımız, seks ve düşündüğünü söyleyen, karşı çıkan kadınlar.)

Şimdi benim oynadığım bazı rollere bakalım; hayat kadınları, İtiraz eden kadınlar, hakkını arayanlar, yani kanlı canlı, ‘insan’olan roller. Bu uydumu şimdi hayatta ki role. Uymadı! Çünkü erkeğin rolünde gözü var. Buna ‘rol çalmak’ denir ki, sahnede en büyük suçlardan biridir. Hem erkeğin yaptığı her şeyi yapıyorum, bir de üstüne doğuruyorum. Bir erkek buna nasıl katlansın, seyirci nasıl kabul etsin? Erkek bağırınca: ‘Ne kadar muhteşem, ne güzel, bizi hizaya sokuyor.’Kadın bağırınca: ‘Sus edepsiz, otur yerine!’

Kadını bastıran zihinler sanata da karşıdır. Kadının özgürce kendini ifade edemediği toplumlarda, kendini sanatla ifade etmek, diye bir şey olamaz…

Bir kadın ve sanatçı olarak bu kenti ne kadar estetik buluyorsunuz?

Hâlâ şunu söyleyebiliyorum: “Bence İstanbul muhteşem!” Muthiş bir tarih, büyük bir enerji var ve ne kadar dayanıklı. Bunca katliama karşı hâlâ ayakta durabiliyor. Eski İstanbul, estetik harikası ama yeni yapılanmalar korkuç, çirkin ve zavallı. Ucube binalar İstanbul’a büyük gölgeler düşürüyor. Bizans’ın laneti bence; İstanbul’u yok ediyor.

Bir söyleşinizde “…sanat kadınla bütündür,” diyorsunuz; şimdiye bakacak olursak, bu bütünlük yeterince sağlanabiliyor mu, bunun mümkün olabilmesi için koşullar yeterince uygun mu?

Herhalde şunu demek istemiş olabilirim: Kadını bastıran zihinler sanata da karşıdır. Kadının özgürce kendini ifade edemediği toplumlarda, kendini sanatla ifade etmek, diye bir şey olamaz. Çünkü sanat özgürdür, muhaliftir, düzene karşıdır.

Sanat, insana ait olmayan ahlâk kurallarını dışlar. Ahlâk vicdanla ilgilidir. Kadınların bacak aralarıyla ilgili olamaz! Sanatçı zaten yerleşik düzende kendini ifade edemediği için sanata başvurur. Kendini böyle tamamlar.

Sanat hem politikayla bağlantılı, hem de estetikle… Günümüzde sanat, bu iki kaygıya ne kadar yakın duruyor sizce?

Politik bakış tabii ki sanatı belirliyor. Yasaklı zihinler, yukarda da söylediğim gibi, sanatı kabullenemez. Çünkü eleştiri, baskı rejimlerinde kabul gören bir şey değildir. Sanat, yaşamı yansıtan bir ayna değildir. Duygular dünyasından işlevde, biçimde ve içerikte kökten ayrıdır; ama tabii ki, bu dünyanın bir parçasıdır. Sanat sadece gerçeğin bir ifadesi değil, kendi gerçeğinin bir paralelidir. Sanatın görevi, belki de henüz sorulmamış soruları sormaktır. Sanatçı kendi yorumunu getirir. Kendi bakış açısından dünyayı algılar ve yorumlar. ’Benim fikrimle uyuşmuyor,’ diye yasaklanamaz. Eğer, duygularına ve ifade biçimine yasaklar geliyorsa, bu yaratıcılığı öldüren bir şeydir. O zaman da sanat var olmaz.

Çizim: Turgut Özalp

Çizim: Turgut Özalp

Sevim Burak, Yanık Saraylar’da: “Sessizlik düz, uzun, inceydi,” diyor. Sizce sessizliğin de kendi içinde bir iniş çıkışı, bir devinimi var mı?

Benim için sessizlik insanın kendiyle kalması; evet, bu uzun bir yol olabilir. Huzur barındırır. Sesizliği düşününce aklıma hep çöl gelir. Hayatımda ilk defa bu kadar büyük bir sessizlikle karşılaşmıştım. Bütün herşey tek tonda ve gerçek anlamda hiç ses yok. Çok garip bir duygu, sanki dünyada teksiniz ve hayatı algılamanız için başka bir paralel açılmış gibi. Yorgunluğunuzu alan bir durum. Zaman zaman kafamızı boşaltmak, belki hiçbir şey düşünmemeye çalışmak, ama bunun sonunda mutlaka bir yol alırız bence.

Bunca koşuşturma arasında, siz neler dinliyor, seyrediyor, okuyorsunuz? Mesela ‘sahneye ya da beyaz perdeye taşınsa, canlandırmak isterim,’ dediğiniz bir karakter var mı?

Ben bir Shakespeare hayranıyım. Yarattığı bütün kadın rollerini oynamak isterim. Çünkü çok derinlikli karakterler yaratıyor.

Müzik dinlemeyi ve dans etmeyi çok severim. Caz severim, Latin müziği severim ve ‘rock’ müziğine başka bir sevgim de vardır.

Felsefeyle aram çok iyidir.

Mitoloji çok ilgimi çeker.

Fakat Müzzeyen Bu Derin Bir Tutku’nun sinema uyarlamasında rol aldınız en son…

Evet, Çiğdem Vitrinel’le çalışmak istiyordum, çünkü ilk filmini beğenmiştim. İşine çok özen gösterdiğini düşünüyorum. iyi bir sinemacı olduğunu düşünüyorum. Başka bir filmde de yine çalışmak isterim.

Kadın, kentin ve zamanın neresinde duruyor sizce?

Bizde kadın hep geride, hem de zamanın çok gerisinde. Bütün tanımlamalar, erkek üzerinden yapılıyor. Feodal toplum yapısının kadına bakışı hepimizin bildiği bir şey. Köle-efendi ilişkisi var. Erkek kendini kadının sahibi olarak görüyor. Tecavüz bile erkeğin hakkı olarak algılanıyor. Kadının açık giyinmesi, tacavüzü haklı çıkartıyor. Bu nasıl bir kafa yapısıysa, bunun şiddet olduğu kimse tarafından dillendirilmiyor. Bu durum aynı zamanda toplumsal gelişimimizi engelleyen bir durum. Kadına hiç bir hak tanımazsan kendini nasıl ifade edecek. Meclise baktığınızda kaç tane kadın vekil var? Tüm iş sahalarında ne yazık ki kadın çok gerilerden geliyor.

Fakat Müzzeyen Bu Derin Bir Tutku’daki bir repliğinizden yola çıkarak, bu sevgili işlerinde tatil yok mu hakikaten?

Sevmek ve sevilmek, bence dünyadaki en büyük haz. Âşık olmak büyük bir enerji. Hiç tatil olmasa daha ne isteriz…

Kitap okumak, film izlemek için en uygun yer ve zaman?

Benim işim sinema olduğu için, uygun zamana ihtiyacım yok, çünkü seyretmek işimin bir parçası. Kitap okumak da biraz öyle. Film izlemek zamanımın büyük bir bölümünü alıyor, çok şey öğreniyorum. Önemli oyuncuları ve büyük yönetmenleri takip ediyorum. İşimiz karakter yaratmak olduğu için de ne kadar fazla roman okursam o kadar oyunculuğum adına zenginleşiyorum.

Söyleşi: Tuğba Dinçmen
Çizim: Turgut Özalp

Cafe Lumiere Çukurcuma’ya bizi misafir ettiği için teşekkür ederiz.

Recommended Posts