Kafka Tozu

 In Alengirli Mecmua, Bir Kitap Ki, Pozisyon Hatası
Okuyacağınız metin, Karavin’in, Düşülke Klasik serisinde yayınlanmış Franz Kafka’nın Dava kitabın önsöz olarak yazdığı metindir.

Doğruyu söylemek gerekirse… -ki hep öyle yapmak gerekir, öyle yapmak doğrudur: Doğru hep doğrudur, diyebiliriz biraz Kafka tozu[1] serperek daha en başta- … doğruyu söylemek gerekirse bir Kafka kitabına yazmak gibi bir tasarım yoktu hiç Mecmua’nın yeni sayısına hazırlanırken… Gelin görün ki hayat sanıyorum hakikaten biz geleceğe dair tasarılar içindeyken, sessizce, bir köşeden bizi izliyor ve hatta belki de solgun, kemikli yüzünde hafif bir tebessüm beliriyor.

Şimdiyse yazının başına oturduğumda yahut bir diğer deyişle yazının, zaman aşırılığının ağır yükünü kalemi tuttuğum parmaklarımdan, evrenimin en unutulmuş, hatta hiç gidilmemiş en kuytu köşesine dek hissettiğim bu gece, Kafka hemen arkamda, omzumun üzerinden eğilmiş kâğıda bakıyor. Kim bilir belki de onun elidir sadece omzumda hissettiğim ağırlık…

Onu (Kafka’yı) her zaman, çocukluğumdan bu yana gülümseyerek anmışımdır. Belki de size epey tuhaf gelecektir bu gülümseme, ama işte tam da o tuhaflık hissi değil midir zaten Kafka’nın da içimizde uyandırmak istediği?

Dava – Franz Kafka 2015 -192 sayfa ISBN: 97896058455825

Onunla tanışmamızda, -gene böyle soğukça, uykusuz bir geceydi. “Gregor Samsa bir sabah tedirgin edici düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu,” diye fısıldamıştı kulağıma. Bir an için kitaptan kaldırdım başımı, bakışlarımı içime çevirdim; bu cümle uzaktan, derinden, neredeyse hiçlikten yaklaşarak yankılanmaya, evren, elimde tuttuğum kitaptan ibaret kalana dek yükselmeye başladı belleğimde. Ertesi gece elimdeki kitap Dava’ydı…

Geçtiğimiz altı ay zarfında, Türkçesinden hiç değilse üç kez daha okudum Dönüşüm, Dava ve Şato’yu 8-9 Mart 2015’te birincisini düzenlediğimiz Düşülke Uluslararası Edebiyat Konferanslarında Kafka’yı tema edinişimiz vesilesiyle; aynı zamanda her birini birkaç kez de İngilizce çevirileriyle. Ama beni en derinden etkileyen ‘şey’ Kafka’nın Almanca çınlamalarıydı.

Bir dev, parmak uçlarına basarak, ama sinsice değil, sanki benimle oyun oynamak istermişçesine neşe yüklü hevesini bana doğru taşıyor ve sonra en beklenmedik anda zıplayıp, tepinerek, ayağını var gücüyle yere vurup yeri göğü titreterek dans etmeye başlıyor, ne var ki bu keyifli titremeleri en beklendik anda yarım bırakarak, vereceğim tepkiyi görmek için, rengi bilinmez gözlerini dikip, kafasını hafifçe yana eğerek beni izliyordu. Adı Kafka’ydı. Ayak sesleri bana yabancıydı, sadece yaptığı büyüyü, edebiyatı tanıyordum…

Şimdi, onu ilk okuduğum, yani yazdıklarını ‘ilk kez’ okuduğum günlerden bugüne, şöyle birkaç adım geriye çekilerek baktığımda, aslında her yeni okumada, onu yeniden ve ilk kez çarpışırmış gibi hayret, tedirginlik, sıkıntı, telaş, kararsızlık, keyif ve hatta henüz tanıştığım, kanımın ısındığı, hep görmek isteyeceğim yeni bir dost neşesiyle karşıladığımı fark ediyorum. Kafka’da bulduğum süssüz içtenliği, -belki bir parça haksızlık ediyorum ama- tanıştığım her yazarda arıyorum. O, bir evren tasarısı yaparken, insana ‘yok artık,’ dedirtecek inceliği muhtemel sayısız ayrıntı arasından çekip önüme getirip koyan ve o ince ayrıntıları, bu evren tasarısının gözden kaçması pek kolay ama çok önemli, hatta olmazsa olmaz parçaları, kilit taşı yapan derin zekâyı, birçok bakımdan göz alıcılıklarından dem vurulabilecek çok yazarla tanışmış olmama rağmen, henüz bir başkasında bulamadım.

İşte hem bu yüzden, hem de edebi bir metnin okunması öncesine, o metni evvelce ve belki de defalarca okumuş, üzerine düşünmüş, bir kanaat oluşturmuş herhangi bir insanın yazdıklarının okunmasının sıkıştırılmasının yaratmasından ürktüğüm olumlu ya da olumsuz önyargılar sebebiyle, bana sorsanız yazmayı bırakırdım. Ama dedim ya, bazen hayat…

Eh, madem siz okumayı bırakmadınız, o halde yazmaktan başka çare kalmadı.

Birçok Kafka anlatısı gibi Dava’nın da yarım kaldığı söylenir hep. Oysa bence hiçbir hikâyesi yarım kalmış değildir Kafka’nın; hepsi, daha o yazıyorken çoktan bitmiştir.

Böylesi bir hal, yani benim ‘metnin intiharı,’ diye de tanımladığım; yazarının henüz hikâyesinin bitmediğini düşündüğü, yazacaklarıyla bütünlüğe erişeceğini varsaydığı bir ânındayken yaratım sürecinin, zamanın kırılarak, hikâyenin aslında kendisini çoktan bitirmiş olması hâli bir tür felakettir. Ancak, “o daha yazıyorken çoktan bitmiştir,” diyerek anlatmaya çalıştığım hal Kafka’da, eskilerin nevi şahsına münhasır dedikleri, özgün bir hikâye anlatıcılığı biçimidir sadece. Gündelik dilde hepimizin belki yanlış olduğunu bildiğimiz halde hep söyleyiverdiğimiz gibi: “Felaket güzel” bir haldir bu üstelik.

Biraz da Kafka’nın yaşamı sinmiştir bu yarım kalmışlık içindeki ‘aslında tamamlanmışlığa,’ çünkü onun bütün yaşamını, zamanın içinde eriyip gidecek olan ‘olup bitenden’ ayıracak, damıtacak olursak, elimizde, zamanda asılı kalan beklemek, ne kadar iyi, ne denli huzur verici bile olsa, hep, bulunduğu yerden bir başka yerde olmak beklentisi ve umudu; hep bir tamamlanmak uhdesi olacak. Hep orada olan. Hep gözlenen, ama zamanda hiçbir an, ‘içinde’ olunamayan, dâhil olunamayan, yalnızca izlenendir, “hep orada olan.” İşte Kafka, hep orada olandır. Tıpkı ondan geriye kalan hikâyeleri gibi.

Dava’dan bahsedeceksek edebiyat ve hukuk arasında bir bağ kurmamız, hiç değilse kurmaya çabalamamız şart tabii. Gelgelelim Dava için, Kafka’nın bir hukukçu olduğunu da göz önünde bulundurarak ‘edebi hukuk’ olarak mı, yoksa ‘edebiyatta hukuk’ olarak mı bir üst başlık atacağımıza karar vermek bugünün Türkiye’sinde epey güç! Kuşkusuz okuduğumuz-okuyacağımız bu metin edebi bir metindir ve edebi metnin hayatla kuracağı bağ gerek yazarı, gerekse de okuru üzerinden sonsuz çeşitlilikte var edecektir kendisini, ancak metne edebilik kıvamını veren hayatın içinde -pratikte- gerçekliğe dönüşümünün süregidiyor, hatta yineleniyor oluşu değil, daha ziyade okur olarak bizlerin algı evrenimizde bıraktığı tortudur.[2]

Peki nedir bu hayata düşen gölge, bu yinelenmeler ve nasıldır, nasıl olmaktadır? İşte bu önemli bir sorudur. Cevaplanması güç, ama basit ve aynı zamanda da tehlikeli bir soru. Basit sorular güzeldir, severim basit soruları. Kafka da severdi, eminim. Eminim, çünkü hiç bitmemiş bir çocukluktu hayat onun için de.

K. -tıpkı Gregor Samsa gibi belki,- bir sabah ‘sanık’ olarak uyanmış bulur kendini. Bir iftiraya uğramış olduğunu düşünmektedir ve bu düşüncesinin aksini ispat edecek hiçbir delile ulaşamayacaktır hikâye boyunca.

Suç, gerçekleştirildiği kanıtlandığında mı suçluluktan bahsedilebilir, yoksa gerçekleşmiş olması ihtimali var olduğunda mı? Şimdi, şu anda suçsuz olan bir insanın, bir an sonra suçlu olarak görülebilmesi için, hangi “makul şüphelere” ihtiyaç vardır? Hayatta olmak, yaşıyor olmanın kendisi makul bir şüphe uyandırıyor olabilir mi birilerinde suçluluğumuz, yani suçlu olma ihtimalimiz konusunda?

Gel zaman git zaman bu “malum, ama meçhul” örgütten -Kafka kendisi böyle tanımlıyor adalet sistemini- yapılan suçlama öyle hal alacaktır ki, yöneltilen suçun türü ve varılacak hüküm neticesi cezanın niceliği belirsizken bile K.’nın neredeyse tüm vaktini çalacaktır.

Hani neredeyse varlığı kanıtlanamayacak olan, sadece insanların zihinlerinde var ettikleri bu ‘şey’ kendi içinde tutarlı, “âdil” bir tutum bile geliştirmiştir. Herkes, suçu kanıtlanana dek suçsuz değil de, herkes suçsuzluğu kanıtlanana dek suçludur. İşin tuhafı bu ‘ön/yargı’ mantıksız görünse de, kendi içinde dengeli bir tutumdur, eşitlik ilkesinin gereğini yamuk bir bakışla da olsa yerine getirdiğinden ve “makuldür” gene kendi içinde. Bu noktada asıl mesele suçun ne olduğudur, kimin ne suç işlediği değil.

Bir suç işleyebilmeniz için, bir suç tanımına ihtiyacınız vardır en başta. Bu ‘suç’ tanımını insan kendisi yapabilir; her insan kendince yapar da bunu zaten. Kimi şeyi kendince hak, kimi şeyi de başkasına müstahak görür. Ya birileri, kendilerini, adalet kavramının arkasına gizleyerek elle tutulur, gözle görülür olmaktan çıkarır ve adına devlet dediği ve aslında kendini gerçekleştiremeyişinin içinde büyüttüğü öfkeyi, nefret olarak kusmasına bir kılıf olmaktan öte aslında var bile olmayan ‘şey’ olduğunu, o ‘şeyin’ kendi olduğunu söyleyecek olursa?

Evet, suçu tanımlamasına bile gerek kalmayacaktır artık. Suç, henüz herkes gibi suçlu olduğunun farkında olmayanların uydurdukları bir masaldır.

Oysa bıraksa insan kendisini bu “ilelebet payidar” üst akıla, bu kendini terk ediş insanı “çekici” bile kılabilir Kafka’nın da dediği gibi.

Düşülke Uluslararası Edebiyat Konferansları kapsamında, Düşülke Kafka’nın Dava, Şato ve Dönüşüm kitaplarını yayınladı. Kitapların üçü de çizer Turgut Özalp’in hazırladığı illüstrasyonlarla okuyucuya sunuluyor.

Kuşkusuz Kafka için -benim için de- yasa ve adalet başka şeylerdir. Çünkü her ikimiz de otorite karşıtıyız ve bürokrasiden tiksiniyoruz.

Hukukun hukuk oluşu yasaya dayanıyorsa, adaletin âdilliği, bir yerde ayaklarının yere basışı[3] da yasada tanımladığı suç kavramıyla, bu suçu işlemiş olan suçluya bakışının doğruluğuna -yön olarak doğru diyelim tam burada, yoksa bir etik kavram manasında değil- dayanacaktır. Suç belli midir ilk soruysa, suçu işlemiş olabileceği varsayılanın (öngörülenin) hangi suçu işlediği de onu takip edecek sorudur. Peki, ama ya suç yamuk bir bakışla çizilirse, yargıcın defterindeki çıplak adam ve kadın gibi beceriksiz bir pornografiye dönüşmez mi?

Kafka’nın gerek “örgüt” olarak tanımladığı adalet sistemi, gerekse de onu vücuda getiren zihinler yahut memurlar üzerine yaptığı makineleşme, makineleşerek “yabancılaşma” gibi eleştirileri de bir kenara terk etmeyerek diyebiliriz ki Dava, onun bir hukukçu olarak sisteme içeriden değil, dışarıdan, sonradan ve mecburen dâhil olmuş biri, bir “suçlu” olarak getirdiği eleştiridir.

Belki de bütün anlatının özünü, özetini akıttığı yasanın kapısındaki bekçi ve taşralı adam hikâyeciğine bu yazının bir okumaya özendirme denemesi olduğu düşüncesiyle, siz zavallı okurun ağzının tadını da kaçırmamak için artık susmam gerektiği bahanesiyle değinmeyeceğim.

20. yüzyılın hiç kuşkusuz en önemli ve çarpıcı edebi metinlerinden biri olan Dava’nın hikâyesinin, belki siz bu satırları okurken bile gerçekleşiyor, kendisini bugün hâlâ yineliyor oluşunu bir üzüntü vesilesi mi yapmalıyız insanlık için, yoksa Kafka’nın dehasına mı yormalıyız bilemiyorum.

Kafka’nın içinde yoğrulduğu Habsburg bürokrasisinden geleceğe, bugüne hatta belki de yarına uzun, keskin, “doğru” hatta dosdoğru ve uçsuz bir bakış attığını değil de, insana, insanın iç çelişkilerine, yalnızlık korkusuna, mutluluğu yahut huzuru yanlış yerlerde de olsa aramayı sürdürme çırpınışlarına, daha iddialı bir deyişle, insan türüne has yaşama tutunma kararlılığıyla en kötü koşullarda bile beslediği umut etme yeteneğine hiç bitmeyen, bitmeyecek bir bakış armağan ettiğini söyleyebiliriz.

Başını hafifçe yana eğip gülümseyerek.

Janset Karavin

[1] “Korkunç şey şu yalan, kişiyi kemiren daha korkunç bir şey düşünemiyorum.” Franz Kafka, Milena’ya Mektuplar

[2] Akışı bölmek istemediğimden meraklısına, kendi kendisine söylenme gibi olsun diye dip not olarak eklemek istedim… Üstelik bir edebilik kıstası olarak gerçekleşme halinin getirilmesi hem tek taraflı ve acımasızca, hem de düpedüz çiğ bir düşünüş, dahası sığlık olacaktır.

[3] Burada zihnimizin bir parça gerisinde, Ressam Titorelli’nin, K.’nın gözleri önünde çizip hatlarını belirginleştirdiği sözde Adalet Tanrıçası figürünün bulunduğunu; özellikle topuklarından çıkan kanatçıkları, havalanmış uçuyor oluşunu ve hatta belki de artık bir Adalet Tanrıçasından çok Av Tanrıçasına dönüşmüşlüğünü düşünmek gerekir.

Recommended Posts