Kaplumbağa

Kaplumbağa

Bir buçuk günün kaç saat ettiğini hesaplamaya çalışıyor parmaklarıyla. Ayak parmaklarını da kullandı ama yetmeyince yerden çakıl taşları toplayıp, devam ediyor hesabına. Sonunda sonuca ulaşıyor, dayısının hediye ettiği tavşanlı saatine bakıyor, durmuş. Aslında otuz sekiz saattir buradalar. Yüzlerce araç, binlerce insan, onun daha önce hiç görmediği kadar geniş bir arazi ve ilerde görünen birkaç köy… Kalabalığı oldum olası sevmez, sıkılıyor. Yerlere yayılmış, oturan kadınlara yanaşıp örgülerine bakıyor, kendi akranlarının oyunlarına katılıyor, aslında oynayacak fazla bir şey de yok burada. Masal kitabını getirecekti halbuki ama evde, mutfak masasının üzerinde kaldı, ninesi onu kolundan tutup kalabalıkta unutulmasın diye alelacele arabaya bindirince.

İki minibüs, üç otomobille geliyorlar buraya. Çocukların çoğu, buna rağmen kucakta… Tek tek saydı bir ara, on altısı çocuk, tam elli bir kişi var. Ama çocuk, buraya geldiklerinden beridir beşinci kez kurulan yer sofrasına dizilen böreklerin, dolmaların, köftelerin, ekmek torbalarının, peynir, zeytin ve ayran bidonlarının, meşrubat şişelerinin buraya gelebilmek için bu arabaların neresine sığdırıldığını kestirmeye çalışıyor göz kararı, beceremiyor. Yok, mümkün değil! ‘Bu kadar insana ne gerek vardı ki, biz karşılardık teyzemleri,’ demeye kalmadan yiyor fırçayı annesinden. Hac kafilesi karşılamanın sevabına girmek isteyen eşe dosta laf edilmezmiş, ayıpmış.

Fırça, açlığını hatırlatıyor. Upuzun yayılmış yer sofrasında erkekler doyuruyor karınlarını. Daha kadınların ve çocukların yemesine epey var çünkü. Az ötede bir yerde çeşme var; kadınlar orada bulaşıkları yıkayacak yeniden kullanılması için. Muhtemelen doğru dürüst yemek bulamayıp, ölmeyecek kadar beslenebilen, bir deri bir kemik bir köpek dolaşıyor ortalıkta. Suratını sadece birkaç kez gördüğü uzak bir akrabanın azarına rağmen oynuyor onunla. Melek de kaçarsa kaçsın, sanki onunla melek mi oynuyor? Bu adamı hiç sevmedi zaten, son gördüğünde ona, “oğluma geliciii?” diye sormuştu.

Bu arada, kalabalık kümeler sık sık başlarını kocaman araçların geldiği yöne doğru çeviriyorlar. Kendi hacılarını, onlara kavuşturacak otobüsü gözlüyorlar. Gelen her otobüsle, arazide bir kucaklaşma, ağlaşma, el öpme, ayak okşama kargaşası başlıyor ve her grup kendi hacılarını alıp, araçlarına doluştukça kalabalık azalıyor.

Sadece otobüsler de geçmiyor oradan. Epey ileride, genişçe bir yolun üzerinde kurulmuş küçücük bir bina var. Kalabalık alanın biraz dışına çıkınca görebiliyor çocuk bunu. Demek ki bütün o kamyonlar, tırlar, otobüsler bu yüzden bu kadar geç geliyor, diye düşünüyor. Çünkü askerler de var orada. Askerlerin arabalarını da tanıyor. Askerler, kocaman araçların şoförleriyle bir şeyler konuşuyor, araçların içine giriyor, çıkınca şoförlerin araca binip küçük binanın yanından bu tarafa geçmesine izin veriyorlar. Sıra, arkada bekleyen başka araçlara geliyor.

Küçücük binanın iki yanından başlayıp, arazide görülebilen yere kadar uzanan tel örgüleri görüyor çocuk. Büyük eniştenin küçük kayınbiraderinin bacanağı mıydı neydi, onu da o yana doğru giderken görünce cesaret alıp, onun hemen ardından yürüyerek uzaklaşıyor kalabalık alandan.

Bir kaplumbağaya ilişiyor gözü. Hantal bacaklarını, eğri boynunu, pörtlek gözlerini daha yakından görmeye çalıştıkça daha da uzaklaşıyor adamdan ve kaplumbağayı izliyor. İhtiyar adamlar gibi ağır ağır yürüyüşünü… Dönüp ailesinin bulunduğu alana bakıyor kaybolmamak için.

Derken biri sesleniyor ona. “Çocuk!” diye tabi. Etrafta başka çocuk yok ki. Dönüp bakıyor. Bir askerle göz göze geliyor. Nereye gittiğini soruyor asker. Bir sürü arabayı ve kalabalığı hatırlatıyor. Adını soruyor. “Tehlikeli buralar,” diyor. Hemen ailesinin yanına dönmesi gerektiğini söylüyor. Epey sert. Demek ki askerler böyle konuşur. Ama ben asker değilim ki, diye düşünüyor.

“Abi,” diyor, “tellere kadar gidecektim.”

“Olmaz!” diyor asker, çok büyük bir tehlikeden çekip alırmışçasına, kolundan tutup kendine doğru çekiyor çocuğu. Çocuk gözlerini kaplumbağadan ayırmadan, “O tellerin öbür tarafı Suriye,” dediğini duyuyor askerin. Ders kitabının en başındaki haritayı hatırlıyor çocuk. Orada görmüştü Suriye’yi. Kaplumbağa, hâlâ aynı dede adımlarıyla ilerliyor. Çocuk gözleriyle izliyor onu. ‘Cennet vatanı, cennet olmayandan ayıran kırmızı çizginin altı, orası demek!’ diye düşünüyor. ‘Demek ki ovalar yeşil, dağlar kahverengi, platolar sarı… Ve teller kırmızı. Ama öğretmen neden sınırlar dedi sadece, teller demedi bunları anlatırken?’

Kaplumbağa, kabuğunun içi aranmadan, bunca kalabalıkta, muhtemelen cenneti yaşayan tek canlı olarak Suriye’ye geçiyor.

Çocuk, askerin kocaman, üşümüş elini tutarak yürüyor. Asker, ‘tehlikeli’ alan bitince bırakıyor onu. Birazdan, ne kadar çok aranıp merak edildiğiyle ilgili azarlanıp, belki de ense köküne iki tokat yiyecek. Olsun. Telin kırmızı çizgi olduğunu öğrendi, buna değer.

Cennet vatan içre, ağlaşmalar, kucaklaşmalar, el öpmeler, ayak okşamalar arasında, öğrendiği yeni şeyle birlikte kayboluyor.

 

 

Bade Irmak
Fotoğraf: Nattacia | Turtle