Kesik

 In Pozisyon Hatası

Günün suaresi yanağından sıyrılıyor aşınmış teninden; yorgun ve de argın yırtılıyor bileklerinden parça parça. Elleri etrafa saçılıp köşe bucağa saklanıyor; saklandıkları köşeden ürkekçe boyunlarını uzatıp uzatıp geri kaçıyorlar.

Kalabalık, mahşeri kalabalık; kapalı bir ışığın etrafında dönen kelebeklere benziyorlar, gök kuşağı belli belirsiz yağmurun ardından ulu ortalığa şöyle bir göz atıp kaçıyor; kalabalığı örtüyor.

Şiddetleri fersiz; kabahatleri üstüne tükürülerek kırışıyor.

Kalabalık; hantal gövdelerine zamanı hapsetmiş hangi yamaçların ardına baksalar, hangi patikalardan geçseler hesaplamaya çalışan çuvallar gibiler âdeta; büyük bir iştahla başlarını ileri geri ve ileri sallayıp duran değneksiz körlerdiler şüphesiz.

Uğultunun arasında başını avuçlarının içine aldı, uzun ince sigarasından bir nefes çekip dumanını gelişi güzel savurdu gökyüzüne doğru.

Çık çık çık trak! Kıllı parmakların arasında duran metal çakmağın kapağından yükselen bu ses dakikalardır sürüyor; dııt dııt dıııt! Cevapsız aramalar konvoyuna eklenen biri daha var etrafta görünüşe bakılırsa.

İleride bir yerlerde birkaç hoş görünümlü bardak ve tabak daha düzinelerce beğeni almak üzere sosyal medyanın yolunu tuttu sanırım; bu kısa merasimin ardından soslara, artıklara bulanık biçimde gülümsediler. Bu esnada kar taneleri tiz çığlıklar atarak yatay uçuşa geçti, rüzgâr soğuk soğuk kükreyip bulutlarla birkaç kelime atıştı; ardı sıra silinmek üzere izler bırakarak. Sonra birden büyük bir patırtı gürültü koptu meydanın böğüründe fakat hiçbir şey değişmedi gene de.

İlk başta tüm şehrin en nadide natürmort adayı olabilecek tabak ve bardaklar akmış makyajlarıyla masalardan toplandılar bir bir ve mutfaktaki diğer kirli öteberiyle birlikte kaderlerine bırakıldılar. Aşçılar yağlı ızgaraların üzerindeki köfteleri hoplatıp zıplattılar, sonra komilere ağız dolusu küfürler ede ede dolu tabakları tezgâhların üzerine hışımla savurdular. Yaylı kapılar açılıp açılıp kapandılar; kapının ardındaki somurtkan suratlar öteki tarafa pis gülüşlerini takınıp da öyle çıktılar ayıp olmasın diye.

Sigarasından son bir nefes çekti kalanını bardakta söndürdü. Paketi çantaya atmak üzere masadan aldı şöyle bir yokladı; boştu, üfledi püfledi avucunda buruşturup balkondan caddeye fırlattı. Aşağıdan bir korna sesi yükseldi; herhalde attığım çöp birinin arabasının camına isabet etti, diye düşündü, telefonu ıvır zıvırı çantaya tıkıştırdı, eteğini çekiştirip iskemleden doğruldu. Bir kaç adam bu eylemi çok ilginç bulmuş olacaklardı ki yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya doğru onu süzdüler, aldırış etmedi kapıya yollandı.

An sekmesi; aniden teyp ileri sardı.

Şaşı bakışı tavana uzanan camdan sekiyor; havada uçuşan kar tanelerine kapılmışlar oradan da sekip gerçekliğin kenarına okkalı bir kıvrım atıyorlar; o kıvrım, sonra gelip birilerinin yanağını, çenesini, berisini kesiveriyor, ince ince ahlar işitiliyor derinden.

Başını yana eğiyor hafifçe ve böylece kavanozu yana yatırıyor; lıp lıp lıp sola sağa akışıyor her şey. O da bitişik gözlerini onlarla beraber yer çekimsiz kaydırıyor sola ve sağ ve sola. Böyle bakınca ne kadar da eğlenceli oluyor dünya denen meşin yuvarlak, tıpkı müziğin âhengiyle bir hareket eden süslü oyuncaklar gibi.

Neslihaan baksana şuna kızım, ne salak di’ mi?”

Tek kulağı sesin geldiği yöne dikili ama bakışları sabit, annesinin sesine kulak kesiliyor sadece.

“Ay kız salak deme, alınır o!”

Şık Şık! İki parmağını şaklatıyor ses geniş salonda yankılanıyor. Camın dışındaki büyülü taneciklerden hızla geri alıyor bakışlarını; kulağı seğiriyor saniyenin üçte biri kadar yanı başında durmuş ona bakıp gülümsediğini görüyor.

“Gene hipnotize oldun sen, di’ mi?”

Hoop! Tek zıplayışta ahşap zemine tıp diye iniveriyor dört ayaküstünde. Tahtalar tatlı tatlı gıcırdıyorlar; umurunda değil. Yerde palas pandıras uçuşan kül zerreciklerine yapışıyor şaşı bakışları bu kez; tutmaya çabalıyor onları birkaç dakika boyunca. Zerrecikler odanın muhtelif köşelerine kaçışıyorlar hızla; bir hüzün kaplıyor içini oyuncaklarını yitirmiş küçük bir çocuk gibi. Yoklar şimdi boşluğa bakınıyor umutsuzca; hoop ayakları yerden kesiliveriyor ve havada buluyor birden kendini, yüksek tavanda asılı kırmızı avizemsi şey, kısacık bir an burnunun ucunu teğet geçiyor.

“Kız gel bakiim burıya sen.”

Göz göze geliyorlar; onun kucağında şimdi profilden saydam saydam pırıldıyor gözleri, cam berraklığında bakışıyorlar. Onun gözleri dıştan gülücük sepeti gibi ama gerisinde koyu koyu acıyor sanki. Yüzünde, ta yanağından çenesine doğru derin kırmızı bir çizgi zemine paralel ilerliyor; çapraşık görüyor onu patisinin ucuyla hafifçe dokunuyor kırmızılığa.

Binanın dış cephesine yansıyan kırmızı ışık gözlerini kamaştırıyor karanlıkta; gene şu saçma sapan, abartılı sokak aydınlatmalarından biri olsa gerek diye düşünüyor. Gayri ihtiyari kafasını kaldırıp nereden geldiğini kestirmeye çalışıyor, neden sonra yüksek pencereden sızan kırmızılığı fark ediyor, durup içine çekiyor ışığı damarları sızım sızım sızlıyor.

Sokağı bitiriyor. Bir sigara yaksa, bittiğini anımsıyor birden; açık bir market bulmalı diye düşünüyor.

“Aaa saat kaç olmuş!”

Yerinden fırlayıp sehpanın üzerindekileri toplamaya yelteniyor beriki.

“Çıkarken ortalığı dağınık bırak canım, ben toplarım.”

 “Saçlarımı da dağınık bıraksam olur mu? Hatta dağıtsam darmadağın etsem?”

Sessizce bakışıyorlar bir süre gülüşüyorlar sonra; tel tel dağıtıyor onları şimdi, hiçbir şey yenilenmiyor diye mırıldanıyor. Yanaklarından mırıltısı süzülüyor, ahşap zemine değiyor külçe külçe ve sesi dalgalarına bölünüyor; bürünüyor olduğu yerde bir tutam asılı kalıyor, salınıyor, savuruluyor uca bucağa, köşelere. Öldünüz siz, ne de güzel öldünüz ki, kördünüz sanırım o kadar; kesikleri ne gördünüz, ne de hissettiniz.

Tuğba Dinçmen
Görsel: Katja ‘Pathalogic’ ~ The Lasr Cigarette

Recommended Posts