Kırk Biiir, Kırk İkiii…

Kırk Biiir, Kırk İkiii…

     Bu mayıs 41’ime basacağım umuyorum. Kırkım çıkmış gibi hissetmeme bunun sebep olduğunu düşünmek istesem de ben, her gün olan biten “yeni” bir şey (gerçi yeni, sürekli tekrar etmez kendini, etmemeli, etmeyendir ya neyse) kırk yıldır doğru bildiklerimin eğri olduklarını yüzüme çarpa çarpa geçip gidiyor.
Yaşanmışlıklar gibi bir iz bırakıyor bunlar; keşke öyle su gibi akıp gitseler, ruhumda, vicdanımda iz bırakmak bir yana beni temizleseler. Öyle olmuyor yazık ki.

     Okuma yazmayı bir başıma söktüm, tarih kitaplarının ne mağluplarca, ne de meydanlarda ölerek birilerini galip kılanlarca yazılmamış olduğunu da kendim öğrendim.
Kavgadan kaçılmayacağını, ama kavgada bile insan kalmanın ne demek olduğunu gene o savaş meydanlarına kendi doğruları için başka insanların değil, önce kendi canlarını koyanların kaleminden okudum.
Ben de kendimce verdim hayatla kavgamı, daha bitmedi bu kavga; düştüm, kalktım, itilip kakıldım, yaralandım, hasta düştüm, mağlup oldum, irili ufaklı zaferler kazandığım da oldu ama ciğeri beş para etmez ikiyüzlü korkakların elinin eteğinin öpüldüğü bugünleri görünce fark ettim ki, kırk yıllık ömrümde hiçbir zaman bu denli eğri yolda yürüdüğüm hissine kapılmamıştım.

     Gene bağsızlığın verdiği telaşsız dobralıkla yazayım, sıkıp boğmayayım kimseyi. Doğuştan edinilmiş özellikler, sonradan edinilmiş niteliklerden üstün tutulmamalı ve bunların ayrımı iyi yapılmalı. Bir insanın meziyeti insan olabilmesidir öncelikle, bunun peşine başka nitelikler, meziyetler ekleyebiliyorsa ne güzel. İşte bu meziyetlerle var etmelidir kendisini. Varoluşu, yani bir durum olarak cinsiyeti, cinsiyet kimliği, cinsel eğilim ya da yönelim; adına her ne diyorsanız, ya da benzer bir özelliğiyle; misal bir uzvu, o insanın varlığının kendisine dönüşürse, bu kişi özsaygısını yitirecek, saygısızlaşacak, ölçüsüzleşecek, hadsizleşecek ve hatta yazık ki türlü çeşitli psikolojik rahatsızlıklarla boğuşarak yaşamak mücadelesi verecektir.

     Bir daha yazık ki, bugün tüm toplum ve sözde liyakat sahibi kişi ve kurumlarca da muhatap kabul edilen, baş tacı edilen kimseler işte böyle, tedavi görmesi elzem, varoluşu sadece lezbiyenliği, biseksüelliği, homoseksüelliği, transseksüelliği ya da travestiliği ya da interseksliği, heteroseksüellerse ya da bir diğer deyişle bunlarla arzuladığı ilgiyi üzerlerine çekemiyorlarsa kaşı gözü, oynaşı, saçı yahut kıçı başı olan insancıklardır. Oysa doğuştan edinilmiş özellikler birer nitelik, meziyet değildirler. Bunlar; gerçek hayatta her ne kadar sevişmekten bıkmışlarsa da ve bunu ellerine geçen her fırsatta, üniversitede, mecliste, dost sohbetinde: “Ay hayatım artık erkekler ilgimi çekmiyor, ne olacak yani? Ben onu emecem, o bana gömecek… hep aynı şey,” diyerek “samimiyetle” dile getiriyor olsalar da manşetlerde çok iyi sevişir ve öpüşürler. Her fırsatta cinsiyetlerini, cinselliklerini sahneye sürer, eski orospuluk anılarından piyesler düzer, homofobik espriler patlatıp, “Ay şekerim görüyorsun ya ne kadar da geniş, modern insanlarız,” diye eşe dosta hava atmak derdindeki andavalları cüzdanlarını üter, hatta bütün hayatı bir sahne addederek ömürleri boyu kendilerine biçtikleri bu rolün hakkını vermek için kendilerini paralarlar ve paraya boğulurlar, alkışlara mazhar olur, bunun için varoluşlarının yeterli olduğunu görünce küçük dağları sikerler, dünya hatta evren benim etrafımda dönüyor ayol, kafasına erişir, ermiş olur, ama bir türlü erişkin insan, birey olamazlar.

     Dedim ya yaşanmışlıklar gibi bir iz bırakıyor bunlar; keşke öyle su gibi akıp gitseler, ruhumda, vicdanımda iz bırakmak bir yana beni temizleseler. Öyle olmuyor yazık ki.

     Kiminiz ne cinsiyetçi bir dil, ay inanılır gibi değil, ne o öyle orospu morospu, vallahi yakıştıramadım, falan diyorsunuz şimdi. Bakın, açık yüreklilikle ifade edeyim kendimi; kullandığım dile gösterdiğim özen aristokratlara yaraşır inceliktedir, ancak bizim oralarda orospuya orospu derler; orospuluk birey kendi isteğiyle icra ettiğinde saygın ve köklü bir geçmişi olan bir meslektir, ancak bizim orospu dediğimiz bir meslek değil huydur.

     Olmaması gereken birilerinin, olmaması gereken zamanda, olmaması gereken yerde olmasına ilişkin uzun uzun yazmışlığım vardır kitaplarımda meraklısına, ama bu kez oradakinin aksine kendimi olmaması gereken olarak görmeye başladım. Annem babam başta, kimse de bana, bak evladım bu tuttuğun yol yol değil, gel yol yakınken dön, bir frikik ver, az meme aç, yayarak konuş biraz, işvelen, kırıt ki abazanın biri işini hal yoluna koysun demedi ya ona yanarım.

     Bu mayıs umuyorum, olmaz a, bir yaşıma daha bastım, dedirtecek bir şeyler olur, cümle alem değilse de birileri baş tacı ettikleri bu insanların aslında yazık ki hasta olduklarını, tedavi için desteğe ihtiyaç duyduklarını fark ederler de, 42’ime basarım.

Janset Karavin
Fotoğraf: Tuğba Dinçmen

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir