Kış Gecesi Oyunları

Kış Gecesi Oyunları

Sınıfta zaman genellikle eğlenceli geçerdi. O gün çocuklara yapıştırıcıları ve bir sürü ıvır zıvırı vermiş, kâğıtlar üzerinde bunlardan istediklerini kullanarak resimler elde etmelerini istemişti. Yirmi dakika kadar çocukların bağımsız çalışmalarını izlemiş, okul müdür yardımcısının kızına sormuştu ilkin ne yaptığını. Çocuk anlatıyordu irili ufaklı siyah düğmeleri dağınık dağınık yapıştırıp, boş kalan yerlerini de maviye boyadığı resmi. Uzay boşluğu ve gezegenler… Harika!

Mahalle bakkalının oğlundaydı sıra. Dik duran dört kürdanın üstüne bir dondurma çöpünü yatay yapıştırmış, bir düğmeyi bir ucuna, beşinci kürdanı öbür ucuna kondurmuş, üzerine bir insan resmi çizip, eline de bir başka kürdanı tutuşturmuştu. Geri kalan yerleri yemyeşil boyamış, anlatıyordu: “Bu at, bu ben, bu da kılıcım. Ben bir savaşçıyım.” Hayat, çocuğa daha önce savaşla ilgili yaptıkları sohbeti hatırlayıp hatırlamadığını sordu. Çocuk netti, hafızası zehir gibi: “İşte öğretmenim, ben savaş çıkaranları durdurma savaşçısıyım!” Saçlarını öpmüştü Hayat. Bir diğeri, bir sürü yeşil, sarı ve kırmızı ipliği karışık halde yapıştırmış: “Bak öğretmenim, bayrak yaptım,” diyordu. Öğretmeni, onun önüne başka bayraklar da yapması için yeni kâğıtlar koymuş, sınıftaki bilgisayardan başka birkaç ülkenin bayraklarını göstermiş, istediklerini seçip yapabileceğini söylemiş: “Hadi önce ülkemizin bayrağından başlayalım,” diyerek, resmi bir kurumda olmanın gereğini yerine getirmiş, çocuğa dokuz bayraktan oluşan bir bayrak dosyası oluşturtmuştu. Sonra da: “Bakın ben kendi bayrağımı çiziyorum,” diyerek, bir çocuk resmi çizmiş, “Herkes, kendisi için çok değerli olan şeyi bayraklaştırır. Benim için de en değerli şey çocuklar,” demiş ve o an için anlamasalar da, unutmayıp, ilerde anlamlandıracaklarını umduğu bir anı bırakmıştı küçük avuçlarına.

Ensar, mahalle terzisi olarak bilinen kadının oğluydu. Öğretmeni masaya eğildiğinde, sayfayı dolduracak boyutta bir adam resmi yapmış, ellerine ve ayaklarına iplikler yapıştırmıştı. Öğretmenine: “Bak, ben bu adamı bağladım,” diyerek anlatmıştı resmini. Çocuk, kim peki bu adam, diye soran öğretmenine, adam işte diye cevap vermiş, daha fazla iplik yapıştırmaya başlamıştı. Çıkış saati geldiğinde, Ensar’ın adamının yüzü siyah ipliklerle kaplanmış, vücuduysa iplikten görünmüyordu. Hayat, bugün yapılan tüm resimleri, çocukların anlatımlarıyla birlikte dosyalamış, Ensar’ın Adam’ına aklı takılmıştı.

Ensar, altı yaşındaydı. Üstü başı, eli yüzü kirli, gözleri ışıl ışıl. Hızlı öğrenen, arkadaş ilişkilerinde örnek bir çocuktu. Eylülden beridir birlikteydiler, ama Hayat’a kendisi hakkında öğrettiği en belirgin şey, arkadan dokunulmaması gerektiğiydi. Hayat bunu, önündeki etkinlikle meşgul olan her çocuğun arkasına geçip, masaya doğru eğilerek doğru makas tutmayı, doğru kalem tutmayı gösterirken öğrenmişti. Ensar’ın arkasından yaptığı işe bakıp omzuna dokunduğunda çocuk titremeye başlamış, kaskatı kesilip, elindeki işi bırakmıştı. Sonraları öğretmenine alıştıkça daha esnek davranmaya başlamış, yine de arkadan yaklaşılarak dokunulmasından duyduğu rahatsızlığı bir biçimde göstermişti.

Bir ay kadar önce, mart ayı başında ev ziyaretlerini tamamlama kararı almıştı Hayat mesai arkadaşıyla birlikte. Hayat, mesai sonrasında, hepsi aynı mahallede oturan çocuklardan her gün üçüne gidecek, bir haftada bu işi tamamlamış olacaktı. İlk sıraya alacağı isim belliydi: Ensar!

Hafta başında, mesai sonrası eve uğramış, kızının öğle yemeğini vermiş, annesinin gelmesini bekledikten sonra çıkmıştı. Çünkü Veysi yalnızca sabah saatlerinde bakıyordu kızına. Arkadaşlarına ayıp olmasın da, Hayat bir yolunu bulur nasılsa.

Ensar’ın evi, tahtadan çatma beş basamaklı merdiveni neredeyse çürümüş, içerisi dağınık, kirli, her köşesinden yoksulluk akmasına rağmen başköşede dev ekran bir televizyonun bulunduğu bir yerdi. On dört yaşında, liseye bu yıl başlamış bir ablası vardı. Bir de, her gün onu okula götürüp getiren, on bir yaşında yedinci sınıf öğrencisi ağabeyi. Annesi evde nakış dikiş işleriyle meşgul olan, kazandığı üç beş kuruşu da kocasının avucuna koyan bir kadındı. Baba, daha önceki birkaç önemsiz konudan dolayı bedavacılığını, çocuklara karşı ilgisizliğini öğrenmiş bulunduğu, sorumsuz ve ne iş yaptığı pek de belli olmayan, çocuğun aile tanıtım formuna “serbest meslek” yazmış bir adamdı.

Gösterilen yere oturarak, annesine ev ziyaretinin ne olduğunu, ne amaçla yapıldığını açıklamış, süreç içerisinde konuşulabilecek her konuya değinmişti. Okul içinde paylaşamadıkları bir konu olup olmadığına kadar… Kadının yaptığı yöreye ait çörekle çayını bitirdikten sonra lavaboya gitmek istemişti. Bunu hep yapar, ama öylesine bakınır, kısa sürede çıkardı. Lavaboya girer girmez üzerine basmak zorunda kalacağı kadar dağınık duran, bir kısmı makinenin yarı açık kapağından sarkarak dışarı taşan çamaşırların kokusuyla midesinin bulandığını hissetti. Ellerini yıkamış, havlunun yerde olduğunu görmüş, eline almak için eğilse de tereddüt etmiş, doğrulacakken, bir külota gözleri takılmıştı. Altı yaşında bir çocuğun giyebileceği kadar küçüktü. Onu alıp, geniş tuniğinin kapattığı pantolonun beline sokması, kadına hiçbir şey belli etmeden, teşekkür ederek, dolaşacağı iki ev daha olduğu bahanesiyle çıkması ancak üç dakika almıştı. Saç diplerinden parmak uçlarına kadar titrerken, kadına hissettirmeden oradan ayrılmayı başarmış olmasına şaşırıyordu. O üç dakika içinde dayanamayıp kadını oracıkta boğmaya kalkışmadığına şaşırıyordu. Yalnızca, külotun arka tarafındaki kan lekesine ve küçük damlalar halindeki birkaç sperm lekesine şaşırmıyordu. Hayat, ötekileri yaralarından tanıyacak kadar yara almıştı.

Aynı gün ziyaret edilecek diğer iki veliyi arayıp, yolda rahatsızlandığını, aile sağlığı merkezine uğrayıp eve dönmesi gerektiğini söyleyerek ziyaretleri ertelemiş, eve gelmişti. O çocukların o evde bir gece daha geçirmemeleri için ne yapabilirdi? Denese, bunu başarabilir miydi? Beyninin yandığını hissetmiş, annesinin sorularını yanıtsız bırakıp, gündüz uykusundaki kızının yanına uzanmış, uyumaya çalışmıştı.

Bir saat kadar uyumuş olmalıydı. Kendini, o çocukların bir gece daha orada kalmak zorunda olduklarına ikna etmeye çalışmış, sabah olsun diye zamanı çekiştirmeye başlamıştı.

Nihayet sabah olduğunda, hiçbir şey olmamış gibi sınıfa girmiş, gelmiş olan çocukları ilgi duydukları oyuncaklara yönlendirmiş, Ensar’ın bu gün annesiyle birlikte geldiğini pencereden görünce, kapıya sınıf ablasını yollamıştı karşılaması için. Kadını görünce saldırmaktan korkuyordu.

Ensar, her zamanki ışıltısıyla günaydınını savurmuştu içeriye. Hikâye kitaplarının köşesine geçmiş, kitapları karıştırmaya başlamıştı. En çok içinde hayvanlar olan hikâyeleri severdi. Hayat yanına sokulup, bir şeyler söylemeye çalışmıştı: “Evinizin arkasındaki geniş alan çok güzel… Geçenlerde orada ablanla top oynarken gördüm seni.”

“Evet, öğretmenim, orası dedemin yeri, dedem oraya ev yapana kadar oynayabilecekmişiz.”

“Başka kimlerle, neler oynuyorsun?”

“Halamın çocukları gelince onlarla da top oynuyorum. Top oynamak çok güzel…”

“Hava soğuk olursa, içerde top oynayamazsın ama. Ev içinde oynanan bir oyun biliyor musun? Belki anlatsan oynardık sınıfta…”

“Ablam biliyordu, oynadık ama unuttum,” deyip, ellerini öğretmeninin ellerine vurarak el şaplatma oyunlarından birini tarif etmeye çalışmıştı.

“Babanla oyun oynar mısın? O da biliyor mu evde oynanan oyunlardan?”

Çocuk, bembeyaz olmuş yüzünü duvara dönüyor, sonra vazgeçip masanın altına giriyor, Hayat, bağıra çağıra ağlayarak ona sarılmamak için kendini zapt etmeye çalışıyordu. Öğretmenler öyle yapmazdı. Hayat Öğretmen, hafifçe titrese hissedebilecek hassasiyete sahip bu çocuğa dokunabileceği kadar, sığabildiği kadar giriyordu aynı masanın altına. Çocuk titreye titreye anlamsız kelimeler fısıldarken kendi kendine, Hayat, alıştığı el olarak, onun yalnızca omzunu okşuyordu. Titremeleri durmuş, fısıltıları kesilmiş, soluğu düzene girmişti ama başını kaldırmıyordu çocuk. Hayat artık konuşabileceğini düşünerek: “Bak, bugün okul dışında bir şeyler yapalım. Sen arkadaşlarınla oyna, ben ikimiz için müdür amcadan izin alayım, gezmeye gidelim. Hem belki o da bizimle gelmek ister, ne dersin?”

Çocuk kabul edince, müdür odasına gidip, ne istediğini anlamak için bakan müdürün masasına çantasından çıkan külotu koymuş, eğer hemen o anda sınıftan çocuğu da alıp, külotla birlikte adliyeye gitmezlerse, çocuğun ardına düşecek tüm aşiretin başına bela olmasını göze alıp buraya medyayı çağırmak zorunda kalacağını söylemişti. Az sonra müdür beyin arabasında, üçü birlikte adliyeye doğru gidiyorlardı.

Sonrası malûm. Doldurulmuş ev ziyareti formu, pedagoglar tarafından savcı önünde alınan çocuk ifadesi, acilen test için Adli Tıp Kurumu’na gönderilen külot, baba için yakalama emri, tutuklama, Hayat’ın gözlem yapan kişi olarak ifadesi, gizlilik kararı, adamın tutuklanıp mahkemeye çıkarılması ve hapse yollanması. Diğer iki çocuğun ifadeleri, ablaya dokunulmamış, ama ağabeyin daha uzun süredir bunu yaşıyor olduğunun anlaşılması… Çocuğun amcalarının baba cezaevine girene kadar süren tehditleri… Mahallede gürültü patırtı kopmadan, her şeyin yolunda gitmesi ve üç çocuğun da uzak bir şehirdeki Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’nce güvenli bir yere alınması…

Birkaç gün sonra çocuğun annesini kapının önünde buluyordu eve geldiğinde: “Beni çocuklarıma hasret koydun, yuvamı yıktın hoca. Bir başıma kaldım, baba evine dönüyorum bu yaştan sonra. Allah da senin yuvanı yıksın!”

Hayat öfkesi mi ağır basıyor, tiksintisi mi bilemiyor, kendi içini dinlerken, kadına sağlam bir şamar indirmemeyi başaracak kadar sakinleşiyordu: “Yuvaydı, çocuklarının paramparça edildiği yer yuvaydı, sen anaydın, yuvanı da ben yıktım, öyle mi? Siktir git! Sen kocanı parçalamadın, ama ben seni parçalarım kadın. Zorlama beni.”

 

 

Bade Kamböre
Sus Vakti’nden alıntıdır.
Fotoğraf: Osman Fırat Turan – “Freedom”