Küçük Şeylerin Masalı

 In Alengirli Mecmua, Bir Yazar Ki, Pozisyon Hatası

Bir gün bir filmi izledim ve kitaplığıma renk geldi: Filmin esas oğlanı intihar ettikten sonra Kamikaze isimli bir pizzacıda işe girer. Öte taraf, bu dünyadan pek de farklı değildir. Biraz daha kötü olmakla birlikte, orada da günlük hayatınıza devam ediyor, mesai bitiminde içki içip bilardo oynuyor, kızlarla takılıyor, sonra gidip uyuyorsunuz… Tek farkla, artık ölümden korkmuyorsunuzdur… Gerçeküstü bir girizgah ile sizi hemencecik kavrayan bu garip film (Bilekkesenler / Bir Aşk Hikayesi) İsrail’li bir yazarın öyküsünden uyarlanmış: Kneller’in Mutlu Kampı. Yazarın tüm öykülerinin, Siren Yayınları tarafından, hem de Bukowski’den tanıdığımız Avi Pardo çevirisiyle basıldığını görünce derhal üç tanesini alıp okumaya başladım: “Buzdolabının Üstündeki Kız,” “Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü” ve “Gazze Blues.”

İyi kurmaca bize başkalarının hayatına adım atma fırsatı verir; yani edebiyatın yol gösterme ile değil, empati kurma ile ilgisi vardır.

Uzun uzadıya tahliller, detaylı tasvirler, zekice hazırlanmış kurgular, uzun sessizlikler, iç sesler, yoğun diyaloglar… Tam da böyle roman okumaya kodlanmış bünyelerimiz için Etgar Keret’ in öyküleri başlangıçta biraz havada kalabiliyor. Hedefe dosdoğru giden kısa cümleler, kısa öyküler. Gerçeküstü unsurlarla bezenmiş hikayeler bir kapsül halinde okurun avucuna konuyor: Tesadüfen gerçekleşen mucizeler, zehirlenerek ölmemek için onuruyla kendini asan böcekler, sevdiği için duvarlardan geçenler, yalnızlık duygusunu ortadan kaldıran kulak damlaları, Tanrı olamayıp ama otobüs şoförü olan adam, müzelere bağışlanan rahimler, cehennemden gelen insanlar, borulardan cennete geçişler… İlk kapsülün şaşkınlığını atlatamadan bir diğerine kapılıyor, birkaç öyküden sonra da Keret’in “garabet” mizahına alışıyorsunuz. Bozulmaya yüz tutmuş hallerimizi gördüğümüzden mi acaba, gülümserken ekşi bir tat sızıyor içimize. Bizi kuşatan bu hal de neyin nesi diye düşünürken, yazar ile yapılmış bir röportaj imdada yetişiyor. Kendisine “İsrail’in Woody Allen’ı” denmesine neden katılmadığını anlatırken, Keret mizahının dozajını ve karakterini de dillendiriyor: “Woody Allen kendini bir komedyen olarak görüyor ve onun için amaç şaka yapmak. Bendeyse mizah asla amacın kendisi değil. Mizah, bir darbeyi yumuşatmanın bir yolu. Yani sana yumruk atmak istiyorsam öne bir şaka koyuyorum, anlıyorsun ya, sana o kadar sert gelmesin diye. Yani, sanırım bunu daha önce de söyledim, bence mizah arabadaki hava yastığı gibi. Yani onu ancak gerekli olduğunda kullanıyorsun. Her zaman değil. Yalnızca bir tehlike olduğunda…”

Adlarını andığım kitaplarını okuduktan sonra hem biraz doymamışlıktan hem de yazarı daha da tanımak adına, oğlunun doğumundan sonraki yedi yıldan kesitler sunduğu Yedi Güzel Yıl’ı okumaya başladım. Buradaki öykülerde, alıştırıldığımız fantasya dünyasına ait sahneler yok. Daha çok günce tadında. Hayatın içinde en doğru pozisyonu almaya çalışan, Ortadoğunun olağanüstü şartlarının göbeğinde sıradan kalmak için uğraş veren bir adam… Polonyalı anne babasının soykırımdan kaçmak için altı yüz gün bir çukurda kaldığını, babası ile olan sağlıklı ilişkisini, abisinin çok “kafa adam” olduğunu, oğlunu sağlıklı bir birey olarak yetiştirmek için çabaladığını, kompleksleri ve önyargıları olduğunu görüyoruz. Tel Aviv’ in partiküllerine ölümün sindiği atmoserinde onu ayakta tutan şeyin ailesi ve yazının kendisi olduğunu anlıyoruz.

Öykülerin tamamında bizim ezber edegeldiğimiz oyunun kurallarını bozan Keret, hayatın ortasında sıradan hayatını yaşarken öykülerindeki tuhaflıkların bakış açısıyla ilgili olduğunu söylüyor: “Çok duygusal biriyim, öykülerimi duygusal bakımdan etkilendiğim durumlar üzerine kuruyorum. Bunlar genellikle küçük şeylerdir. Birinin kahvesine şeker atması, karıştırması beni ağlatabilir mesela.” Aslına bakılırsa bunu öykülerinde sıkça yapıyor: Küçük şeyleri irileştirip görmemizi sağlarken masalsı öğelere kayıtsız kalıp yanlarından geçiveriyor.

Etgar Keret’i etkileyen yazarların başında Kafka (özellikle Dönüşüm) geliyor. Keret, Kafka sayesinde bir yazarın bir şeylere cevap vermek zorunda olmadığını fark ettiğini söylüyor. Ve sonra Kurt Vonnegut… Amerikalı yazarın gerçeküstü mizah anlayışı ile Yahudi edebiyatının başat özelliği olan empatiyi öykülerinde harmanlıyor Keret. Dünyalarımızın küçük şeyleri önemseyen insanlarla dolup taşması dileğiyle…

“Sıcak suyla tıraş olun, insana huzur veriyor…”

Keret Derken?

Yedi Güzel Yıl – 2013 – Siren Yayınları, 152 sf.

Bilek Kesenler – 2013 – Siren Yayınları, 102 sf.

Kapı Birden Vuruldu – 2012 – Siren Yayınları, 216 sf.

Nimrod Çıldırışları – 2012 – Siren Yayınları, 160 sf.

Buzdolabının Üstündeki Kız – 2011 – Siren Yayınları, 160 sf.

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü – 2010 – Siren Yayınları, 152 sf.

Gazze Blues – 2009 – Siren Yayınları, 114 sf.

Kitap arası…

“Bomba saldırısından sonra Samir beni aradı ve ‘Bir şeyler yapmamız gerek,’ dedi. ‘Evet ama hiçbir işe yaramayacak bir imza kampanyası daha başlatmak istemiyorum,’ dedim. Bunun üzerine, ‘Hayır, bir fikrim var,’ dedi. ‘Birlikte bir kitap yapalım. Seni okuyan ve beni hiçbir zaman okumayacak o kadar çok insan var ki… İki tarafı da insanlıktan çıkarmanın çok kolay olduğu bir konuda tarafları insancıllaştırmak için bir çaba göstermiş oluruz.”

(Etgar Keret, The Believer)

Gazze Blues – Siren Yayınları, 2009, 114 sf.


Orkun Atila ~ Alengirli Mecmua
Etgar Keret illüstrasyonu, Turgut Özalp

 

Recommended Posts