Kütleyi Değil, Işığı Yontarız…

 In Alengirli Mecmua, Geçiyorduk Uğradık, Pozisyon Hatası, Söyleşi

Geçiyorduk Uğradık
“Böcek Ev, Mehmet Aksoy”
Söyleşi: Zeliha Demirel

Mehmet Aksoy ile Böcek Ev’deyiz. Türkiye’deki heykelin algılanışından, sanatçıların yaşadığı sıkıntılardan elbette konuşacağız ama öncelikle aslında kendi bildiğim, sizi izlediğim tarihe dönmek istiyorum. Heykel tükürecek mi bir gün?

Valla ne güzel bir fantezi! Ben tabii performans sanatçısı değilim, heykele tükürttürmem çünkü heykele ne tükürülür ne de heykel tükürür, aslında bu sonuçta bir bilinçlenme, bir sanat kültürü, heykel kültürünün algılanması o toplumda yaygınlaşması meselesidir. O günleri göreceğiz, o yüzden daha çok güzel, anlamlı heykeller yapılmalı, mekânını bulmalı heykeller korkuluk gibi sağ sola dikilmemeliler ya da trafik polisi gibi yön gösterip durmamalılar. Heykelin bir anlamı olmalı.

12921108_10205836905500921_1181154972_n

Buradan heykel ve insan, heykel ve mekân ilişkisine ilerleyecek olursak…

Aslında heykel sanatının en önemli sorunlarından biri budur; heykel ve mekân ilişkisi. Genelde heykel yapılır, üç boyutlu bir şeydir, kaidesine konur, oradan oraya yani masadan masaya bir biblo gibi konulabilir sanılır; öyle bir durum yok. Heykel mekânla çok ilişkilidir; nerede durduğu, nasıl ışık aldığı çok önemlidir, mekân heykelin boyutunu bizatihi belirler, hatta konusunu bile belirleyebilir zamana göre. Yani mesela Taksim Meydanı’na bir heykel yapacağımızı varsayalım, nasıl bir heykel yaparsınız? Taksim Meydanı’nın bir hafızası, bir yaşanmışlığı var. Oradaki ağaçların, binaların tanık olduğu durumlar var; bu durumları düşünmek ve o durumları ortaya çıkarmak gerekir. O meydana, yaşanmışlığa, o hafızaya uygun şeyler yapmak gerekir. Gün içeriği belirleyen bir şeydir, rastgele bir şey yapamazsın oraya, o meydanla ilintili bir şey yapmak gerekir, ikincisi boyut… şimdi Taksim’e, ortaya yüz metre boyutunda bir şey yapılamaz, bu orayı kaldırmaz çünkü oradaki binalarla çelişir, mekân sıkışır. Heykelin insanla iletişime geçmesi gerekir, iletişime geçmesi için de bir cazibe alanı yaratması gerekir; heykel orada meydanın bir ışığı gibi olmalı, üstüne insanları çekebilmeli kütle mekân ilişkisi budur; heykelin kütlesi ve mekân. Bir de tabii heykeli yaparken ışığı düşüneceğiz, heykeli öyle bir yere koyacağız ki gün boyu ışık alsın. Güneş doğudan doğar genellikle değil mi ve batıdan da batar, tabii bu mevsimlere göre değişiyor, gün boyu değişen ışığa göre ve ışığın açısına göre heykelin anlamı da değişir. Mesela bazen öyle olur ki, öğlen sıcağında kontrastlar inanılmaz çoğalır, siyah beyaz olur ve griler biter. Heykeltıraş bunu da düşünmek, konuya ve içeriğe göre ışık ayarlamasını yapmak zorundadır. Onun için heykel biraz da ışığı yontma sanatıdır, aslında kütleyi değil ışığı yontarız biz. Ben heykel konuşulduğu zaman bu lafı hep söylerim.

Sanatın günümüzdeki içerik ve işleyişine baktığımız zaman pek çok sanat dalında çağdaş sanat ya da güncel sanat adı altında daha önce denenmemiş şeyler deneniyor. Siz kendi döneminiz için öncüsünüz bana göre, bu duruma nasıl bakıyorsunuz güncel sanatı avangart ya da öncü olarak görüyor musunuz?

Görmüyorum. Bir kere avangart sanat öncü, yol gösterici bir sanat anlamına gelir, ben tam tersine bunun bir yol tıkama olarak geleneğin, dünya sanat mirasının inkârı olduğunu düşünüyorum; özellikle postmodernizm diye başlayan şimdi de güncel sanat dedikleri şey; adı dahi yanlış çünkü sanatın günceli hiç olmamış, gazetenin, haberin günceli olur da sanat ne gazete, ne de haberdir, sanat dünyaya açılan bir penceredir, yani bundan yüz yıl öncede olmuş bir olay bugün güncel olabilir. Bir de küresel sanat diye bir şey söyleniyor; küresel, güncel sanat, performans sanatı bunlar birbirine karıştı, bir kavram karışıklığı var ortada bir anlaşılmazlık üzerine, sanatı öyle bir hale getirdiler ki. Dünya eş bir gelişim içinde değil, tek bir devlet yok. Afrika’daki, Hindistan’daki insanı düşünün; Türkiye’de bile insanlar aynı gelişmişlikte değil bölgesel olarak baktığımızda; bu insanların farklı dertleri, zevkleri, görgüleri var. Ben bu memleketin bir parçası, bir sanatçısı, toplumsal bir varlık olarak yaptığım işler de, tepkilerim de bu memlekete ait, gelenekleri göreneklerinden, trafiğine, insanına, psikolojisine hatta yağmuruna kadar her şey beni etkiliyor tabii; bütün bunlar insanı etkileyen olgular. Her yerde aynıymış gibi düşünmek kadar saçma, insani olmayan ve insanları kurşun askermiş gibi gösteren bir şey yok, üstelik bunu sanatçılar yapıyor, böyle bir kalıba nasıl sokabilirler sanatı. Sanat kişisel özgürlükler alanıdır, herkes birey olarak kendini yansıtabilir diyoruz. Ben de burada yaşayan biri olarak tabii ki de burayı yansıtacağım; güzellik ve çeşitlilikte işin burasında zaten.

Performansta tek anlam vardır karikatürizedir, mekân duygusu yoktur çünkü mekân estetiğini bilmezler espri, şaşırtmaca ‘Aa oha!’ diye tepki veriyorsun yani bunun için ille de sanatçı olmaya gerek yok; onlar da bunu iddia etmiyorlar zaten. İşte bir bebek yapacak mesela, yapamam zaten öyle form verme duygum yoktur ama performans yaparım yani… Ne yapıyor, heykeltıraşın birine bir bebek heykeli ısmarlıyor; onu bir yere koyacak, yaptırıyor, alıyor onu, koyuyor; başkasının sırtından iş yapıyor, koleksiyon yapıyorlar ya da bir yerlerden bir şeyleri alıp onları yan yana koyduklarında sanat olduğunu sanıyorlar. Yani güncel sanatın özünde yeteneğin inkârı vardır, insan sanattan kovalanmıştır, gelenek katiyen yoktur. Desen bilmesine gerek yok, çizse belki çöpten bacaklar çizecek; o kadar da yeteneksizleri var ama bu önemli değil, onlar için tak tuk çirkin kolajlar, işte ondan bundan bir şey alıp yan yana getirip yapıyorlar, öyle olunca da eklektik, anlamsız bir şey çıkar.

12421409_10205836917541222_452884313_n

Toplumun estetik değerleri artık giderek eksildi ve yozlaştı; siz eserlerinizin anlaşılması veya anlaşılmaması gibi bir sorunla karşı karşıya mısınız, anlaşılmıyorsa bu sorunu nasıl aşıyorsunuz yahut anlaşılıyorsa yeterince anlaşılıyor mu?

Evet bunlar sanatın dokunulmamış problemleri; bunlara dokunmak gerekiyor. Bianel’e gidiyorsunuz sonra aptal gibi dışarı çıkıyorsunuz: “Bu ne demek,” diye genelde; her şey anlaşılması üzerine kurgulandığı için sonuç böyle oluyor ben böyle düşünüyorum.

Sanat bir iletişim aracıdır; kişiden kişiye, gönülden gönle dolaşan ağlar kurmamız gerekiyor. Sözün bittiği yerde form başlar derim ben, öyle yumruk falan yok sözün bittiği yerde (gülüyor) apayrı bir dil başlar; o dil sözün âciz kaldığı şeyleri anlatır. Form dili üç boyutludur; hem dokunuyorsun, hem de etrafında dolaşıyorsun tabii bu dilin kodları bir kültürü var; o da öyle bir anda olacak bir şey değil. Fotoğrafa bakmış insanlar heykele resim diyor; onlar için o bir resim, henüz heykel ve resmin ayrımını yapamıyorlar. Bunun için de bir eğitim, bir görgü gerekir, heykelin artık evlere girmesi meydanlarda olması, ilkokullarda çocuklara okutulması gerekir ama evimizde olursa çocuğun da o heykelle bir anısı olur, onu görmüştür hafızasına kazınır. İşte bütün bunlar bir heykel kültürünün olması gerektiğini gösteriyor.

Elbette anlaşılmak isteyeceğim; tek amacım anlaşılmak sözün yetmediği yerde bir şey söylediğim için bu daha da önemli. Genel olarak memleketimizde bu dönemde insanlar heykele yabancı bir heykel kültürleri yok. Soyutlamanın bir anlam üzerine olması gerekiyor; anlamsız bir soyutlamanın bence gereği yok. Ne için soyutlarsın, bir şeyi, bir anlamı çoğaltmak için. Ne için kullanıyoruz metaforu, anlamı çoğaltmak ve zenginleştirmek için; işte bu yüzden sanat her zaman metaforiktir ve çok anlamlıdır. İnsanlara kendi duygu, düşünce ve dünya görüşleri açısından yorumlayabilecekleri ipuçları veriyorsun. Ayrılık acısını anlatan heykel mesela, sen onu kendi ayrılık acın olduğu için farklı yorumlayacaksın, benimki, onunki herkesinki farklıdır. Sanat işte bu noktada inceliyor, o duyguyu verirse sana, sen kendi acını yaşıyorsun, kendini geliştiriyorsun, bu bir paylaşımdır. İnsanlar acıyı paylaşarak azaltırlar. Türkiye’de böyle bir şey var, çivi çiviyi söker misali, mesela ne kadar dertliysen o kadar dertli türkü söylersin ve onun içine girersin; bu bir boşalma demektir, bunu başka ülkelerde yapamıyorlar ama Türkiye’de insanlar yapıyor. Şu on üç yılda neler yaşadık, ne kadar baskıları alt ettik, neden, çünkü inanılmaz bir “humor” ve kara mizah var, yani her olaydan matrak bir şey çıkarıp bu acının üzerine çıkabiliyor insanlar, böyle bir yaratıcı zekâ var Türkiye’de…

Doğru söylüyorsunuz ölür gideriz yoksa.

Bir direniş, bir moral biçimidir bu; sanat bunu sağlar.

Aldığımız duyumlara göre Gezi Anaları’nı bitirmişsiniz. Nerede, nasıl sergilenecek ya da sürpriz olsun, derseniz daha sonra konuşalım…

Sürpriz olsun. O zaman gelince üzerine uzun uzun konuşuruz ama şimdi analar bitti, henüz çocukları daha yapıyorum, kabasını attık, bende şimdi; sonuna kadar ben bitirmek zorundayım artık yani. 3×15’e 3×15 bir mermer kütle; üzerinde daha milyonlarca çekiç ve burç çalışması olacak. Seviniyorum; böyle bir yaşanmışlığın heykelini yapıyorum çünkü. Ta Gezi’nin başlangıcından beri düşündüğüm şeyler var; desenlerini çizdim, bir form buldum kendime göre, bu zamanla gelişir, değişir inşallah ve Gezi Parkı’na da bundan bir tane koyarız… Umudumuz böyle.

Ne güzel bir umut bu. Bir de özel bir şey soracağım size; taş çok sert bir malzeme ama heykeltıraşlarının ruhu çok ince, yani taşın içine sızabilmek nasıl bir şey; bu duyguyu çok merak ediyorum?

Her kaba ağacın ince bir dalı vardır; o ince dalda çiçekler de açabilir, bizim taşla ilişkimizi böyle düşünün yani kaba görünen bir şey çok ince bir hale getirebilir ona duygu yükleyebiliriz, çok soğuk gibi görünen bir şey çok sıcak olabilir. Dediğim gibi bir ışık sanatı bu, oraya öyle ışıklar düşürürsün ki, yanar. Ben bir alevin heykelini yapabilirim, hem de mermerden yaparım, baktığında sıcaklık duyarsın…

 Prometheus ateşi çaldığına pişman olur…

Prometheus’un ateşi aslında taşın içinde var ve ben de dışındaki kabuğu kırıp o ateşi çıkarmaya çalışıyorum.

Hocam eklemek istedikleriniz var mı?

Yok yok böyle güzel taşın içindeki ateşi çıkarmaya çalışıyoruz, öyle kalsın; böyle biraz taş romantizmi yapalım.

12325967_10205836914621149_675512837_o bocekev

Böcek Ev’in tasarımı size mi ait?

Evet bir mimar ile bir heykeltıraş arasında mekânı kullanmak adına bir yakınlık söz konusu. Buranın yani Böcek Ev’in mimarı benim, tasarımını ben yaptım; hatta yapılışında da vardım böyle bir tecrübem oldu. Şimdilerde aktüel olan mimaride anlamlı form denen şeyi yapmışım; 2000 yılında yapmıştım burayı, yeni yeni çıkmaya başladı şimdi bunlar. Mekâna bir anlam yüklemek bu, burada da böceğe bir anlam yükledik, hatta bu böcek de Mısır’dan gelen bizim halk dilinde bok böceği dediğimiz bir böcek türü. Bu böcek insan ve doğa ilişkisinin bir sembolü gibi benim için, çürümüşlükten ve pislikten yeni dünyalar yaratan bir böcek, çünkü o tezeklere musallat olup, onlardan yuvarlak toplar yapıp, yuvasına götürür, üstüne yumurtlar; o yumurtalardan çıkan yavrular da o toplardan beslenir ve hayat bulur…

Kafka’ya gitti aklım birden böcek deyince; her coğrafyada karşılığını buluyor metaforlar…

Bir böceğin içinde oturuyorum; o böceğin gözlerinden dünyayı seyrediyorum, karnında yemek yiyoruz, kuyruğunda çalışıyoruz. Dünyanın en büyük sorunu şu anda insan ve doğa çelişkisi, kendi dünyamızı mahvetmekle meşgulüz ve bunun bir kurtuluşu var mı yok mu bilmiyoruz. Hükümetler bu işe gerekli önemi vermiyorlar ve bu gerçekten artık emek ve sermaye çelişkisinden üstün bir şey, tek çelişki bu çünkü. Bir tek dünya var, başka da yok; bu da giderse insanlık ölür. Onun için buna dikkat çekmek istiyorum, heykellerimin de konusu Kibeleler, Şamanlar, yani ana içeriğinde bunlar var.

Hocam çok teşekkür ederim daha sonra sergi üzerine de bir söyleşi yapmak üzere…

Zeliha Demirel

Recommended Posts