Maksat Şöhret Değil Efsane Olmak – Flört

kulismuhUFKFlört’le Kıbrıs konseri öncesinde, eski-yeni albümlerinden, teknolojiden, 70’lerden, 80’lerden tutun da paradan puldan, şandan şöhrete kadar nelerden nelerden lafladık…

 

Janset Karavin: Başlamadan önce söylemek istedim… Epey bir hazırlık yapmıştım doğrusu, ama buraya gelince aklımdaki her şey silinip gidiverdi. O yüzden notları falan bir kenara bırakıyorum…

Ozan Kotra: Sohbet edeceğiz yani…

J.K.: Evet, hani sohbet ederiz olur biter, değil mi? Evvelce yapılmış söyleşilere bakalım demiştik misal; sanki çok fazla söyleşi yok… Yani nicelik bakımından, yoksa var olanların nitelikleri, içerikleri gayet hoş, kapsamlı ama…

Çağatay Kehribar: Aslında var da çoğu internete yansımıyor. Basılı daha çok…

cagtay
Çağatay Kehribar

J.K.: Şimdi sen böyle deyince aklıma şu geldi… Acaba bu yansımayışın sebebi, teknolojiyle ilgili bir ön yargı falan mı? Malum sosyal medya vesaire pek revaçta?

Çağatay Kehribar: Yok yok, çok seviyoruz sosyal medyayı! Çağımızın mekanizması bence sosyal medya. Çok faydalı…
Hem çok faydalı, hem zararlı olabilir tabi. İyiye de kullanılabilir, kötüye de yani. İnsanları yakınlaştırmış durumda aslında. İletişim çağının doruk noktasını yaşıyoruz.

J.K.: Hakikaten iletişimi yoğunlaştırdığını düşünüyor musunuz sosyal medyanın, hani çünkü tam aksi yönde bir fikir de var?..

Çağatay Kehribar: Yani tabi, iletişim derken neyi kast ediyoruz… Kitleyle olan diyaloğu arttırdı. Buradan Amerika’ya, Afrika’ya veya Tayvan’a gitmeden, oralarda neler olduğunu görebileceğin, fikir edinebileceğin yürüyen ansiklopedi gibi bir şey oldu teknoloji.

J.K.: Evet, ama beri yandan da insanlar arası büyük bir iletişimsizliğe sebep de oluyor hani…

Çağatay Kehribar: O da var tabi… Her şeyin bir yan etkisi olduğu gibi, bu durumun da yan etkisi bu. Çok hızlı her şey. İstediğin sonuca hemen ulaşabiliyorsun, aradığını hemen bulabiliyorsun; eskiden bir şey öğrenmek için ansiklopedi karıştırman, bir kitabı okuman gerekiyordu, ama şimdi sadece bu nedir, diye yazıyorsun ve karşına binlerce veri çıkıyor.

J.K.: İngilizce’de “google me,” diye bir tabir de oluşmuş vaziyette…

Çağatay Kehribar: Evet, aynen. Hatta aradığın konuda karşıt görüşte olanları da görebiliyorsun aynı anda.

Eğer yaşarsak, ölmezsek ve eğer bir arada da kalırsak, 60 yaşımıza geldiğimizde, Türkiye’nin en ünlü grubu olacağımız kesin.

 

J.K.: Galiba hepimiz aşağı yukarı aynı kuşağın çocuklarıyız?

Evet, 75, 76. Evet evet…

Ne yalan söyleyeyim benim müzikle aram pek iyi değildir. İyi değildir derken, hani müzik kulağı var, derler ya, ben de bir müzik kulağım olduğuna inanıyorum, artık o ne demekse… Çok seçici olduğumu söyleyemem müzikal anlamda ama. Her şeyi dinlemiyorsam da tınısı, ritmi beni yakalayan pek çok şeyi dinliyorum… Flört’le de Dün TRT’de İzledim parçasıyla tanıştım. Dinledim ve tabiri caizse o şarkıya vuruldum. Aynen şarkıda anlattığınız gibi, TRT’de onları izleyerek büyümüştüm ben de. Bu vesileyle diğer şarkılarınızı da dinlemeye başlayınca fark ettim ki, şarkılarınızın hepsinde akıp giden bir hikâye var. Bu biraz da geriye dönüp baktığımızda, Barış Manço’da, yer yer Cem Karaca’da gördüğümüz gibi hikâyesi olan şarkılar durumu. Bu özellikle yaptığınız bir şey mi?

ozan
Ozan Kotra

Ozan Kotra: Mesela ben Dün TRT’de İzledim şarkısını, 10 yılda yazdım. 10 yıl sürdü yazmak. Kolombo, Kunta Kinte’yle başlayan o kıta, o dörtlüleri, yani her bir cümleyi 3’er yılda bir araya getirdim. Pendik’te başladım yazmaya ve noktayı Berlin’de koydum; aradan 10 yıl geçmişti. Çünkü anlattığınız konu geniş, yaklaşık 10, 15 yıllık bir süreci kapsıyor. 70’lerin ortasından, 90’ların başına dek uzanan bir süreçten bahsediyoruz. Her bir dönemi; yani 70’lerde başlayan Kolombo, Kunta Kinte, Atlantis’ten Gelen Adam… Yani bunların her biri belli dönemlerin simgeleri ya hani, her yılın; hatta Kolombo 75, 76’ların, Kunta Kinte bizde 78’de meşhur olmaya başladı… O zamanlar zaten televizyonu öğrenmeye başladık. Heidiler falan! Konu bizim için çok geniş, o yüzden çok simgesel olanları seçmeliydim. J.R., Bobby ve Küçük Joe… J.R.’ı tanıdık, Bobby’yi tanıdık, bir de Küçük Joe’yu tanıdık; Küçük Ev… Sanırım o yüzden, o şarkıyı siz de seviyorsunuz, benim 3,5 yaşındaki oğlumun da favori şarkısı. Playlistinin bir numarası.

J.K.: Aslında birçok insan sonradan tanıştı o karakterlerle, tanımıyorlardı. Ama şarkıyı seviyorlar…

Ozan Kotra: Tabi. Şarkıyı seviyor. Melodisini, enerjisini seviyor. 3,5 yaşındaki oğlum ve onun yaşıtlarından o kadar çok çocuk var ki Flört dinleyen, seven, inanamazsınız. Eğer yaşarsak, ölmezsek ve eğer bir arada da kalırsak, 60 yaşımıza geldiğimizde, Türkiye’nin en ünlü grubu olacağımız kesin.

Böyle bir bağ kurulmuş halde, yani dolayısıyla şarkıların yazımları aşamasında da bu tarz simgesel şeyleri bir araya getiriyoruz. Aslında Dün TRT’de İzledim çok politik bir şarkıydı.

Çağatay Kehribar: Çocuklar hakikaten çok seviyorlar. Daha dün bir mesaj geldi mesela bana Facebook’tan; bir aile, Dün TRT’de İzledim şarkısını 3 yaşındaki çocuklarının istediğini, bu şarkıyla yemek yediğini, eğlendiğini, çocuğun bu şarkıyı isteyip durduğunu söylemişler. Şarkı çalmadan yemek yemiyormuş.

Ozan Kotra: Ama aynı veletler Rasta Baba’nın da hastası, Lan Oğlum Böyle Olmaz’a bitiyorlar . Dolayısıyla bizi çocuklar da çok sevdiği için, konserlerimizde bakıyoruz; her yaş aralığında insanlar var. Bu bizim aslında tam da yapmak istediğimiz şeydi; her yaş grubundan insana seslenebilmek. Her kültürden insana seslenebilmektense, her yaştan insana seslenebilmek bence çok daha mühim bir konu. Barış Manço gibi mesela. Ama Flört’ün yaptığı şey belki onların yaptıklarından bir parça daha karikatürize bir şey. Bizim müziğimiz aslına bakarsanız, bu tarz yaptığımız şarkılarda, Barış Manço’dan da, Cem Karaca’dan da daha karikatürize bir müzik anlayışıdır. Biz bunları hep mizahla anlatmayı; sevimli bir şekilde, ama o sevimliliğin içinde hüznü de vererek yapmayı istiyoruz.

J.K.: Dün TRT’de İzledim tam da böyle zaten; önce hatıraları bir canlandırıyor, neşeli olmasının yanı sıra hüzünlü bir his bırakıyor insanın içinde…

Ozan Kotra: Evet evet, çünkü özleniyor  bunlar, bizim kuşağımız bir taraftan da özlüyor o zamanları.

J.K.: Birçok ilginç şey söylediniz bu arada… Mesela, dinleyici kitleleri arasında da bir kültür farklılığı oluşuyor; müzik kültürün çok önemli bir parçası neticede…

Ozan Kotra: Kesinlikle. Yapı taşlarından biri olduğunu düşünüyorum.

s1J.K.: …dolayısıyla bazı kültürel durumları değer olarak algılayan insanların diyelim, çünkü kültürü değer ya da değersizlik olarak yansıtmak istemiyorum, belki de müziğinize pek de yatkın olmayacağını zaten ön görüyor olmalısınız, değil mi?

Ozan Kotra: Evet evet…

J.K.: İşte tam da söylemeye çalıştığım şey buydu az evvel, ki ben, yer yer Orhan Gencebay dinlemeyi de, klasik müzik dinlemeyi de gayet keyifli bulabiliyorum.

Ozan Kotra: Ajda Pekkan hayranı o kadar çok Flört dinleyicisi var ki, inanamazsınız. Şaka gibi…


J.K.: Özellikle 70’li yıllar vurgusu, hani Anadolu Rock ve oradan gelen damar, benim gibi olmadığınızı, daha seçici olduğunuzu var sayıyorum müzisyen olduğunuz için…

Ozan Kotra: Anadolu Rock’un bir damar olduğunu düşünmüyorum mesela bizim için, sadece Flört’ü oluşturan renklerden biri olduğunu düşünüyorum. Yani oraya göz kırptığımız şarkılar var, misal Sevmez Olaydım ilk aklıma gelen şarkılardan biri, ya da Toprak Ana’daki o mistik, otantik bağlama solosu… Flört’ü bir Anadolu Rock grubu olarak tanımlamadığınızı çok iyi biliyorum, ama özellikle bir Anadolu Rock grubu olarak anılacağımızı da hiç sanmıyorum, çünkü bizim müziğimizin içinde Batı Pop da var. Batı Pop, aslına bakarsanız az evvel saydığımız isimlerde de bazı dönemlerde çok ağır basmıştır, çok daha fazla etkilenmişlerdir belirgin bir Anadolu kökeni olmasına rağmen.

J.K.: Müziğiniz biraz da şöyle bir hissiyat yaratıyor bende, o bahsettiğimiz 60, 70, 80 ve hatta 90’lar sürecini kapsıyormuş, sanki bizi zamanda bir yolculuğa çıkarıyormuş gibi.

Ozan Kotra: Evet, çok haklısınız. Hatta bizim şöyle bir mottomuz vardır: Herhangi bir Flört şarkısı dinlediğinde, hangi yılda, hangi zamanda olduğunu rahatlıkla unutabilirsin, çünkü gerçekten de 70’li yıllarda da olabilecek bir müziktir ve 90’lar ya da 2000’ler soundu da var içinde ve dahası, dördümüzün kültürel farklılıklarından ortaya çıkan bambaşka bir mozaik var. O yüzden zaman kavramını unutabiliyoruz. Öyle diyor dinleyiciler.

Flört, Türkiye’de ve dünyada ana akım müziğin vardığı yerden pek memnun değil, aslında bugünün müziği bu olmalıydı Türkiye’de.

J.K.: Başlarken açtığımız teknoloji bahsine geri dönmek istiyorum bir parça; kayıtlarınızı da Demli’den itibaren analog alıyorsunuz. Kayıtları canlı olarak almak mı doğru ya da keyifli, yoksa çok fazla elektronik imkânları kullanmak mı?

Çağatay Kehribar: Canlı olarak almak bence daha keyifli, çünkü şarkının, müziğin ruhu da ortaya çıkıyor. Dört kişi bir arada çaldığın zaman, onun ansamblesini sağlayamıyorsun tek tek çalarak. O an çalarken, bir bakıştan, bir hareketten oluşan enerjiden hep beraber faydalanıp, aynı anda bir iş çıkartıyoruz ortaya; onun tadı başka oluyor. Ama tek tek yaptığımız şarkılar da oluyor. Aynı sinerjiyi yakalayamadığımızı söyleyebilirim.

ata
Ata Akdağ

Ata Akdağ: Kayıt olarak da, hani demin dediniz ya hangisi doğrudur diye, doğru ya da yanlış diyemeyiz bence, çünkü o, sanatçının üretimini nasıl şekillendireceğine göre çok değişir. Elektronik müzik yapıyor olsam düşünürdüm ne şekilde kaydedeceğimi. Biz de müziğimizi ne şekilde duyurursak daha iyi tınlar, hangisi yakışır diye düşünüp, onun üzerine analog kaydediyoruz.

Ozan Kotra: Öylesi iyi gidiyor yani…

Ata Akdağ: Bir de o ana akım müzik, zamanında dijital teknoloji olmadığı için hep bu analog teknoloji üzerinden yürümüştür. Ne zaman ki dijital olanaklar ortaya çıktı, o zaman bazı alanlar ayrışmaya başladı ve sonra dijital çok büyük bir alanı kapladı, ama şimdi baktığınızda bu bir seçim meselesi haline geldi. Eskiden bunu seçemezdiniz, böyle bir olanak yoktu.

Ben durumumuzu şöyle izah ediyorum; Flört, Türkiye’de ve dünyada ana akım müziğin vardığı yerden pek memnun değil, aslında bugünün müziği bu olmalıydı Türkiye’de diyerek, ortaya bu işleri koyan bir grup. Demem o ki, nostalji yapmaya çalışan bir grup değil de, günümüz müziği böyle olmalıydı, diyerek kendi fikrini ortaya koyan bir grup.

Ozan Kotra: Bakın bu iddiada bulunan Ata, eğer yazacaksanız bunları özellikle Ata diye belirtin bunu; ben söylemedim.

J.K.: Siz katılmıyor musunuz?

Ozan Kotra: Hayır, ben katılmıyorum demedim, sadece ben demedim dedim.

Ezgi Kutlar: Siz ne düşünüyorsunuz peki?

Ozan Kotra: Bence çok eğlenceli bir grup, ben olsam dinlerdim yani. Eğer müzisyen olsaydım biraz kıskanarak dinlerdim, uyuz olurdum.

Evet, bazıları o kadar aptal ki, ben de inanamıyorum! Harika bir şarkı ve harika bir klip yaptık ama…

E. K.: Ben eğleniyorum diyorsunuz özetle…

Ozan Kotra: Evet, yani son albümde bir kısım dinleyici biraz tepki de gösterdi; niçin bu pop çıkış, neden klipte kız kullandınız falan diye ama, bizim müziğimizde zaten hep vardı o. Bizim için çok yeni bir şey değildi yani. Dahası çıkış şarkımız, ilk Flört klibi öyle bir şarkıydı. Bildiğin, kızın biri dans ediyor ve ben hani gerçekten öpebilir miyim falan diye düşünüyordum.

Ata Akdağ: Tabi hepimiz farklı düşünebiliyoruz ama hepimiz de ne yaptığımızın farkındayız elbette. Bir iş yapacaksak o iş hepimizin onayından geçiyor, yani kimse başına buyruk bir iş yapmıyor. Albüm çıkıyorsa herkesin içine sinmiş oluyor. Öyle bir birliktelik var. Ortak bir karar var yani.

E. K.: “Grup kararı” yani…

Çağatay Kehribar: Albümün ismi olacaktı hatta bu ama son anda vazgeçtik…

E. K.: Maalesef kadın bir materyal olarak kullanılıyor zaten hep, ama kadının sadece bir nesne olarak kullanımı büyük sıkıntı ve klibi izlediğimde nedense ben, eleştirenler gibi düşünmedim. Klipte başka bir eleştiri var. Arkada rezidanslar, onların önündeyse 70’lerden fırlamış dört adam; büyük bir ironi yakalamışsınız. Bunu yakalayamamış olmaları eleştirenlerin, başka bir arıza sanki…

Ozan Kotra: Evet, bazıları o kadar aptal ki, ben de inanamıyorum. Harika bir şarkı ve harika bir klip yaptık ama…

E.K.: Çok keyifli!

Ozan Kotra: Dinleyicimiz genel olarak beğendi; bizim en yüksek tirajlı klibimizdir, 500 bini buldu ki izleme sayısı, organik rakamlardan bahsediyorum, şişirilmiş rakamlar değil.

Ata Akdağ: Kadının salt cinsel amaçlı kullanımı o derece yaygın ki, ben kesinlikle örnek bile vermek istemiyorum. Üstelik bu klipte niyetin o olmadığı o kadar açık ki…

E.K.: Masum kalır zaten…

Ozan Kotra: Klip çekimi sırasında, ben gerçekten klip bitti diye düşündüm. Sonra biz nasıl giyinip, nasıl dans edecek bu kız, diye düşünürken bir baktık, kız giyinmiş.

Çağatay Kehribar: O kadar iyi dans etti ki…

Ata Akdağ: Bu arada arkada müzik olmasa, tamam diyeceğim. Müzikal bir kalite olmasa pop olur zaten ve arkada bir müzik var ki, ben Müzik ve Sahne Sanatları mezunuyum ve arkadaşlarımdan çok olumlu mesajlar aldım bu iş için.

Ozan Kotra: Şu aralar çok havaalanlarında bulundum, müzisyen arkadaşlarla rastlaştım, ne biçim şarkı yapmışsınız, dediler özetle. Bir şey yapmaya niyetlendiğimiz zaman zaten ortaya iyi bir iş çıkıyor yani, bunu artık algılamak isteyen istediği gibi algılar… Mesela biri dedi ki: “Abi, Flört’e hiç yakışmıyor bu şeyler…” Neden? Gayet güzel bence, basit, üstelik eşim için düşündüğüm, onun için yazmış olduğum bir şarkı. Hani sağıyla soluyla şöyle yapayım, böyle edeyim diye oynanmamış. Evet basit, ama çok samimi sözleri vardır o şarkının. Ben eşime karşı öyle düşünüyorum, ama onlar her Flört şarkısında Yola Devam, Rasta Baba vesairede olduğu gibi, kelime oyunları bekliyorlar; yapmışız, örnekleri var işte. Dahası kimileri yıllardır ekmek yediriyor o şarkıların bize. Biraz algılama meselesi, ama işte yelpaze çok geniş, çünkü inşaatta bekçilik yapan dostumuz da geliyor konsere, üniversitede ne bileyim beyin üzerine çalışan profesör de…

E.K.: Zaten böyle olması da gerekiyor ama biz böyle olmadığı için bir türlü, olunca tuhaf karşılıyoruz sanki…

Çağatay Kehribar: Zamanla. Zamanla o da olur inşallah.

Ata Akdağ: TRT zamanının özelliklerinden biri; tek kanal olması ve tek kanal olduğu için de televizyonda kimi görsek bir gecede ünlü olmasıydı. Hangi şarkı çalsa, sokakta herkesin dilinde o şarkı dolaşıyordu. Şimdi artık öyle olduğunu söyleyemeyiz; çok kanal var, internet var…

Eski pop müzik, hem pop müzikti, hem de kalıcı bir müzikti; bunu yapmaya çalışıyoruz.

s2J.K.: Ata çok iddialı bir şey söyledi, siz de tam olarak kabul etmediniz ama…

Ozan Kotra: Ben kabul etmediğimi söylemedim, ben söylemedim dedim.

J.K.: Tamam, demediniz. Olması gereken müzik söylemi üzerinden…

Ata Akdağ: Bizim için olması gereken demek istedim. Bence pop müzik bu yolda devam etmeliydi. Neden derseniz, 70’lerden gelen damar üzerinden, 80’lerden itibaren Mazhar, Fuat, Özkan’la süregelen müziğin bugünkü koşullar altında devamı Flört aslında. Nehrin akışına baktığınız zaman denize döküldüğü yer Flört. Ama iş öyle olmamış; pop müzikte şu an başka yıldızlar var…

Ozan Kotra: 90’ların başından beri.

Ata Akdağ: Müzikal beklentilerimizin belli noktalarında bunu eleştiren çok fazla şey var; o yüzden belirtmek istedim.

J.K.: Kırılma nerede oldu sizce?

Ozan Kotra: 80’lerde…

Ata Akdağ: Sen 80 diyorsun, anladım. Garo Mafyan’ların belki de devreye girmesi, Barış Manço ve Kurtalan Ekspres’in soundundaki değişme çok mühim bence de mesela.

Ozan Kotra: Erkin Koray’ın…

Ata Akdağ: Elektronik soundlar vardı Barış Manço’da ama çok da kaliteli değildi. Kurtalan Ekspres sonrası soundlarından bahsediyorum; Kurtalan Ekspres’le çok kaliteliydi ama 80’lerin ikinci yarısından itibaren bu biraz düşmeye başladı. Zaten 90’lardan itibaren bütün dünya bir dönüşüme uğradı; ondan da biz en negatif etkilenen ülkelerden biriyiz Türkiye olarak. Bize hep kaymak tabakası değil de dipleri kalıyor kalite açısından. Maalesef çok olumsuz etkilendik bu dönüşümden. Artık senelerce dinlenen şarkılar çıkmamaya başladı mesela farkındaysanız. Sadece kayıt, sound olarak demiyorum, bire bir üretimin daha en başında, daha ilk aşamasında, şarkı yazımında bile beklentimizi karşılamayan bir şeyler var. Hâlâ eski şarkıları dinlemek istiyorum ben ve bu basit bir nostalji merakı değil aslında, zamanın karşısında ayakta kalabilmekle ilgili. Flört şarkılarından bahsediyoruz burada. Daha 8, 10 yıllık geçmişi olan şarkılardan; bu çok önemli bir şey. Belki 5 sene sonra da gene bu şarkılardan bahsedilecek. İşte Flört, bunu yıkmaya çalışıyor. Eski pop müzik, hem pop müzikti, hem de kalıcı bir müzikti; bunu yapmaya çalışıyoruz.

Çağatay Kehribar: Teknolojinin bunda çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum gene; teknolojik gelişmelerin amacının çok çok üstünde kullanılmış olup, üretime yüzde yüz sokulmuş hali şu an yaşadığımız pop müzik. O dönemlerde canlı davulcu, canlı bas gitar, gitar gerekirken, bir anda makineden davul yazmak daha kolay geldi herhalde veya işte diğer enstrümanları çaldırmak ve sektör yön değiştirmeye başladı.

J.K.: O kırılma 80’lerde yaşandı ki, aslında sadece müzikte yaşanmadı, tüm Türkiye’de…

Ozan Kotra: Bütün dünyada… Dünya 80’lerden itibaren hızla değişmeye başladı.

J.K.: Kültürel bir erezyona doğru sürüklendi de diyebiliriz Türkiye için bence hatta…

Ozan Kotra: Evet, doğru ama ben dünyanın da sürüklendiğini düşünüyorum.

J.K.: Karikatür çizdiğinizi biliyoruz bir dönem, biraz bahseder misiniz?

Ozan Kotra: İlk karikatürüm 87 yılında yayınlandı. Gırgır’da falan öyle uzun uzadıya çizmek gibi bir şey söz konusu olamazdı, 12, 13 yaşımdaydım o zaman zaten ve Oğuz Arallardan, Ergin Gündüzlerden, Hasan Kaçan, İlban Ertemli, Galip Tekinlerden bahsediyoruz; büyük ustalar, acayip bir kadro yani. Benim ufak tefek karikatürlerim yayınlanıyordu ama, evet. Aslında ilk Çarşaf Dergisinde yayınlandı; orada başladım karikatüre, fakat 91 yılında bıraktım. O sıra Limon Dergisinde çiziyordum. Orada da çok yoğun değil ama vardım.

J.K.: Şimdi bir hobi olarak da olsa devam ediyor musunuz?

Ozan Kotra: Yani işte…

Çağatay Kehribar: Story board çiziyor bazen, bizim kliplere.

J.K.: Böyle bir soru yöneltiyorum çünkü, aslında her birinizin ilgilendiği, müzikten başka bir sanat dalı var mı karikatür çizmek, resim yapmak, yazmak vs gibi, çünkü bunun şu an yapmakta olduğunuz müziğe de, bakış açınızın gelişmesine de bir etkisi olduğunu varsayıyorum.

Ozan Kotra: Kesinlikle var.

Ata Akdağ: Yapabilmek değil de belki takip edebilmek anlamında var. Ben en azından öyleyim… Timsah mesela, hat kabiliyeti vardır onun. Benim bir başka yeteneğim yok, Çağatay’ın da yok sanırım.

Ozan Kotra: Mesela Timsah da izlediğimiz birçok filmde falan dekor yapmıştır, hâlâ yapar fırsat buldukça…

Para kazanıyorsanız keyif alıyorsunuz; bu çok önemli.

J.K.: Her zaman yapak istediğiniz şarkıları yaptığınızı söyleyebilir misiniz?

Ata Akdağ: Bu gibi sorular soruluyor orkestralara falan da, çalmaktan hoşlanmadığınız eserler var mı, diye, evet var, diyorlar. Vardır, her zaman olur, her zaman çıkar mesela bir dönem bir şarkıyı çalmak istemezsiniz ama seyirci çok ister, mecburen söylersiniz. Belki kendi bestenizdir ama bıkmışsınızdır ondan, isterler, mecbur kalırsınız. Olabiliyor böyle şeyler. Zamanında sevip, artık sevmediğiniz halde çalmaya devam etmek zorunda kaldığınız şarkılar… Mecbursunuz, çünkü o şarkı ile bir bağ kurmuşsunuz dinleyicinizle. O gibi örnekler çıkabiliyor açıkçası.

Çağatay Kehribar:Çalmayı istemediğimiz şarkıları çalmıyoruz. Birimizin istememesi bile yeterli.

J.K.: Şarkı çıktığında sizde kuvvetli bir his oluşturmadığında vaz mı geçiyorsunuz ondan?

Ozan Kotra: Şarkıların ilk haliyle son halleri arasında epey bir fark olduğunu söyleyebiliriz.

J.K.: İstediğiniz şarkıları yaptığınız âşikar… Keyif aldığınızı söylemeniz de buna işaret ediyor sanırım?

Ozan Kotra: Evet, n’aptıysak biz yaptık. Keyif almamın önemli sebeplerinden biri de bu işten para kazanıyor olmam tabi. Para kazanmıyor olsaydım hiç keyif almazdım ve hemen kendime yeni bir iş arardım.

Ata Akdağ: Biz de yaşamın içinde değişiyoruz, dönüşüyoruz elbette. Şu an, en son yaptığımız işle alakalı bir tatmin, memnuniyet, altına imza atma hali; hepsi var. Ama bittikten sonra tabi şunu şöyle de yapabilirdimler başlıyor.

Ozan Kotra: İşte uzun bir süreç. Albüm çıktıktan iki saat sonra başlayabilir yani…

Ata Akdağ: Eh tabi, aslında yaptığınız her işin altına imza atarak ilerliyorsunuz, ama bir süre sonra, siz de değiştiğiniz, dönüştüğünüz için eskiyi beğenmemeye başlıyorsunuz. Ama işte demin sözünü ettiğim olay burada devreye giriyor, siz o geçmişte bıraktığınız üretilerle iletişim kuruyorsunuz ya dinleyiciyle, onlar da onu sevdikleri için onu sizden istiyorlar tekrar. Aynı soundu istiyorlar hatta, ama siz o sıra bambaşka bir sound çıkarıyorsunuz, ama hayır, o hâlâ onu istiyor. Ama onu seviyor, ondaki samimiyeti seviyor. Sen Gelmedin diye bir şarkımız var mesela, o albümdeki hali kaç senelik? Çok eskidir, değil mi? 2003’se, 13 sene olmuş… O kayıt çok sevilir mesela, en çok dinlenen versiyonu o.

Ozan Kotra: Mesela ben hiç sevmiyorum onu. Evet, ama o seviliyor. Demek ki o seviliyorsa, doğru olan o. Benim fikrimin bir önemi kalmıyor bu durumda.

J.K.: İstediğiniz şeyi yapıyorsanız, bundan keyif aldığınız için yapıyorsunuzdur hani zorla değil ya, istemeyen başka şey yapar…

Ozan Kotra: Para kazanıyorsanız keyif alıyorsunuz; bu çok önemli.

J.K.: Peki bu her zaman böyle miydi?

Ozan Kotra: Her zaman böyle değildi, böyle olmadığı için de bu kadar keyifli değildik. Yıllar boyunca bizim çektiğimiz… çektiğimiz demeyelim de, yaşadığımız şeyleri biri bir gün kitaplaştırırsa ya batar ya da çok satar.

Çağatay Kehribar: Şöyle bir gerçek var ki, para kazanacaksak şu kadar değil ama bu kadar, yani çok kazanalım. Para kazanmak için yapmayalım bu işi ama gene de para kazanalım istiyoruz.

Ozan Kotra: Eh yani bu işten para kazanmaya başladık mı çocuklarımızı büyütüyoruz, kendi hayatlarımızı kurduk, kurmaya devam ediyoruz, dolayısıyla bütün bunları Dün TRT’de İzledim çalarak yapıyorsak, bu gerçekten çok keyifli bir iş. Dolayısıyla keyiflenirsiniz tabi. Düşünsenize yaptığım iş Dün TRT’de İzledim’i söylemek!

Çağatay Kehribar: Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan gibi bir hal alıyor bu konu…

J.K.: Alıyor ama tabi, doğru olduğuna inandığınız bir iş yaparak bu konuma gelmiş olmanız mühim burada.

Çağatay Kehribar: Aynen.

Bizim nereye gideceğimiz belli olmaz. Burada da kalabiliriz, biraz daha ileri de gidebiliriz, ama belki efsane de olabiliriz.

J.K.: Yoksa elbette herhangi başka iş yaparak da hayatınızı kazanabilirdiniz. Kazanacaktınız tabi, ne olacaktı, açlıktan ölecek değildiniz ya… Belli bir kararlılıkla sürdürmeniz önemli.

Ozan Kotra: Türkiye’de zaten belli bir kararlılıkla devam etmek zorundasınız. Flört müziği gibi bir müzikten bahsediyoruz; onun geçmişinde Kim Bunlar, Bekârlar var. Düşünün bir, 1991 yılında ilk kez sahneye çıktık; 1991 neydi? “Bastın, faka bastın, beni fazla hafife aldın…” falandı yani, anlatabildim mi? Ya da Takmış takıştırmışlardı, Kıl Oldum Abi’lerdi ve biz müziğe daha yeni başlamıştık. Bizim yaptığımız müzik tarzı o zaman da böyle bir şeydi aslında. Artık tabi çok gelişmiş, bir şekilde olgunluğa erişmiş bir tarz ama çıkış noktamız bu yani aslında. Kendi kulvarımızı yarattık biz. İnsanlar bunu söylüyorlar bize, evet, biz kendi kulvarımızı yarattık. O yüzden de kendimize bir rakip görmüyoruz, kendimize özel bir hedef koymuyoruz, çünkü bizim nereye gideceğimiz belli olmaz. Burada da kalabiliriz, biraz daha ileri de gidebiliriz, ama belki efsane de olabiliriz.

J.K.: Bir olgunluğa eriştiğini düşünüyorsunuz yani müziğinizin?

Ozan Kotra: Biz gerçekten ünlü olmak için yapmadık bu işi, biz hep efsane olmayı düşledik. Eğer bunu yapacaksak efsane bir iş yapmalıyız dedik hep. Hayat boyu, beğenmediğimiz işlerimiz olsa bile ki, her birimizin illa ki vardır, o zaman bile bu zihniyetle iş yapıyorduk.

Çağatay Kehribar: Kalıcı olmak.

timsah
Timsah

Timsah: Genel olarak konuşmak gerekirse şöyle bir durum var ki, bir sanatçının işi devamlı gelişmek zorundadır. Eğer müzik yapıyorsa, o sürdürdükçe gelişir ve güzelleşir zaten. Genel kültürüyle de, emdikçe, empoze oldukça bunlardan kendini geliştirir; çizim de öyledir, heykel de öyledir, bütün sanat dallarında sanatçı, şahsi olarak gelişim göstermek zorundadır. Bu durumda eskiyi beğenmesi pek makul değil zaten. Eski halini, eski sanatını beğenmesi, ancak kendini beğenmişlik olabilir.

Ozan Kotra: Beğenmemek sağlıklı bir durum yani.

Timsah: Sağlıklı bir durum oluşabilmesi için, sanatçının zaten kendini aşması, geliştirmesi, bir evvelkinden daha iyisini yapmak istemesi biraz da gerekliliktir. Eğer yerinde sayıyorsa, pek de tutunamaz diye düşünüyorum. Kendini geliştiren kazanır.

J.K.: Ve bütün bu süreç oldukça uzun, inat gerektiren bir süreç; vardığınız yerden bakınca, müziğinizin olgunluk çağına eriştiğini söyleyebilir misiniz?

Ozan Kotra: Ben dördümüzün kozmik bir buluşma sonucu bir araya geldiğimizi düşünüyorum. Dünyada, Türkiye isimli ülkede, bu dört adam bir şekilde bir araya gelmişler ve dördü de şarkı söylüyor, dördü de şarkı yazıyor, dördü de çalıyor ve grubu da dördü bir arada kurmuşlar. Bu herifler inat etmişler, bu müziği en azından Türkiye’de … Mesela plak firmamız bize, siz ana akımsınız diyor. Bizim öyle ana akım olmak gibi büyük hırslarımız yok ama, plak şirketi bizi ana akımda görüyorsa, biz ana akımdayız demektir. Aslında istediğimiz çizgiye orada varmışız. Ama bunun dahası, dahası, dahası olabilir mi? Bu dört kozmik adam buluştuğuna, bu kadar badire de atlattığına göre, bu saate kadar ölmediğimize göre ve belki biraz daha ölmezsek hiç tahmin edemeyeceğimiz şeyler de olabilir, ne bileyim…

Ata Akdağ: Müzikte olgunluk olarak bir yere varıldığı da kesin diye düşünüyorum bizim açımızdan, çünkü bu albümde bu ortaya çıktı özellikle; prodüktör Fuat Güner’in katılımı, onun yönlendirmeleriyle, bizi anlaması ve kaydın her aşamasında fikirlerini paylaşması sonucunda çok sade ve olgun çalıp söyleyişler gerçekleştirdik. Hem vokallerde, hem enstrümanlarda birbiriyle yarışan, birbirini ezmeye çalışan, kişisel mastürbasyon olabilecek hiçbir şey yok. Tamamen müziğe hizmet eden yaklaşımlar var. O anlamda en olgun albüm oldu bu. Yaparken hissediyorduk bunu zaten. Ben böyle çalmazdım, arkada ben şu an coşuyor olurdum diye düşündüğüm anlar oluyordu, ama o anda çok sakince üstüme düşeni yapıyordum. Evet işte, biraz daha olgunlaşmışım demek ki, dedim. Artık tamamen müziğe hizmet eden ve uluslararası standartta partiler çalmaya çalışıyoruz. Yani herhangi bir Avrupalı, yabancı biri bizi dinlediğinde, burada gerçekten değişik bir ruh, bir müzik var, evrensel standartta bir şey bu, diyebilsin istiyoruz. Albümü yaparken de böyle düşünüyordum, şu anda da öyle düşünüyorum; aşırı derecede bir ittirme, zorlama yok, tamamen sade ve olgun bir yapı var albümde. Bunu sürdürürsek eğer, zaten bu, grubun karakteri haline gelecek ki, onun da farkındayız aslında ve belki de doğrusu bu; o zaman dediğiniz olur. Flört olgun bir müziğe ulaşmış ve devam etmektedir, denebilir.

Ozan Kotra: Ama henüz en iyi albümümüzü yapmadık.

J.K.: Zaten öyle bir anlam çıkıyor ki söylediklerinizden o en iyi albüm hiç yapılmamış olacak, hep daha iyisi aranacak, aranıyor olacak.

Ozan Kotra: Onu bilmiyoruz.

Çağatay Kehribar: Biz daha iyisini yapana kadar, en iyisi bu.

Ata Akdağ: O şarkıyı henüz yazmadık. Ona da katılıyorum yani, öyle albümler vardır ki, içinden altı yedi tane hit çıkar, dünyada sayılı, böyle albümler. Michael Jackson’ın Thriller albümü var misal; o açıdan Flört de en iyi albümünü daha yapmadı.

İngiliz olsaydık şu anda Coldplay diye bir şey olmazdı.

J.K.: Bahsettiğimiz inatlaşma sürecinde yaşadıklarınız size kalsın ama, başarmak Türkiye’de mi bu kadar zor, yoksa tüm dünyada da bu denli güç mü?

Ozan Kotra: İngiliz olsaydık şu anda Coldplay diye bir şey olmazdı. Başka bir ülkede dördümüz bir arada olsaydık, herhalde sizinle gene söyleşi yapardık ama bu muhtemelen Havai’de olurdu.

Çağatay Kehribar: Sanatın Türkiye’de kapladığı alan küçük. İnsanların öncelikleri arasına girmiyor çok. O yüzden biraz böyle…

Ozan Kotra: Ata bir istatistik söylemişti misal, korkunç bir şey, gözümle görsem inanmam hani…

Ata Akdağ: Türkiye’de nüfusun %73’ü hayatında konsere hiç gitmemiş. Bedava konsere bile gitmemiş, yani belediye konserine de gitmemiş. %27’nin bir kısmı belediye konserinde önde çekirdek çitleyenler, bir kısmı da festival izleyicisi…

Çağatay Kehribar: Benim tahminim %15 falan.

Ozan Kotra: Tabi o %15’in içinde de fasıla giden, pavyona giden var, gazinoya giden var…

Ata Akdağ: Bu şartlar altında, bir rock festivali olması çok önemli. Nasıl bir coğrafyada yaşıyoruz ve neler yapıyoruz. 2016’nın Türkiye’si yazını, hiç kimse Flört kadar iyi geçiremezdi; o derece şükran duyuyoruz dinleyicimize.

Ozan Kotra: Gerçekten yani napıyorsunuz abi siz, diyorlar, sürekli havaalanında karşılaşıyoruz çünkü. Karşılaşınca konuşuyoruz tabi, nasıl geçti yaz falan diye, herkes işte şöyle böyle, fena falan diyor. Sizin nasıl, iyi valla bizim.

Ata Akdağ: Maddi açıdan değil, yaşanan durum olarak girilen ortamlar, festivaller, o gençlerle beraber olunan ortam, hava, deniz, her şey harikaydı yani.

Ozan Kotra: On binlerce umut besleyen, sanatla doymak isteyen genç insana çaldık. Bu yaz belki 200 bin, hadi abartmayayım 100 bin kişiye kesin çalmışızdır. Bunlar ciddi rakamlar.

E.K.: Türkiye’de hal böyleyken, Avrupa’da ne durumlar? Eski bir söyleşinizde Avrupalı bir organizatörün sizi dinleyip çok beğendiğinden, Avrupa’da konserler verme ihtimallerinden falan bahsediyordunuz, ne oldu o iş?

Ozan Kotra: Avrupa’da Surf Music diye, 50’ler 60’lar çalan, 40, 45 müzisyeni olan bir organizasyon, dünyanın farklı yerlerinde, aynı anda çalabilen bir grup bu; Almanyalı ayağı bu organizasyonun, bizi Almanya’ya davet etti. Berlin’e, alt grup olarak gittik ve hayatımızın en güzel gecelerinden birini yaşadık; herhalde hiç unutmayacağız. Avrupa’da çok sık çalmasak da çıkıyoruz; Almanya, Belçika… Hollanda’da çalmadık ama en azından gittik, belki bir daha gittiğimizde çalarız. Oradaki tepkiler de, iyi bir organizasyon yapılmışsa gayet güzel oluyor.

J.K.: Biraz edebiyata dönsek, ne dersiniz? Bize okumakta olduğunuz kitaptan, kitaplardan ya da ne bileyim en sevdiğiniz yazarlardan bahseder misiniz?

Timsah: Ben son dönemde Nazım Hikmet şiirleri okuyorum. Şiir okuyorum çokça. Bir de Hayvanlardan Tanrılara Sapiens’i okuyorum. Gerçi popüler bir şey ama okumaya çalışıyorum.

Ozan Kotra: Ben şu sıra edebiyattan ziyade bilimsel şeyler okuyorum. Bunları söylemek çok havalı geliyor ama aslında çok havalı falan değil, çok bilgili, kültürlü bir adam değilim, bilime kafam da çok çalışmaz, ama şu ara içinde bulunduğum mod uzun bir süredir hayatı sorgulama süreçleri. Hayat nedir, bundan sonra ne oluyor veya ne bileyim din var mı, yok mu, yoksa tüm bunlar hikâyeden mi ibaret, gerçek mi ya da gerçek ne bilemeyecek miyiz, ölünce bize ne olacak gibi sorulardan yola çıkarak kendimi daha çok bilimsel şeyler okumaya verdim. Kozmos, Carl Sagan’ın belgeseli hayatımı değiştirdi ve 2014 versiyonunu özellikle öneriyorum, hani Carl Sagan’ın öğrencisi Neil DeGrasse Tyson’ın yaptığı. Dünyaya, hayata bakışımı çok etkiledi, dolayısıyla kendimi biraz gökbilimcilere, biyologlara vermiş durumdayım. Richard Dawkins’in Tanrı Yanılgısı kitabını okuyorum mesela. Başka bilim insanlarını takip etmeye çalışıyorum; pek edebiyat okuduğumu söyleyemeyeceğim şu sıralar.

Timsah: Ben Zülfü Livaneli’yi eklemek istiyorum; bütün son dönem, ustalık kitaplarını okudum. Buradan da teşekkürümü yolluyorum hatta mümkünse. Bir de Ozan’ın dediği bu Kozmos belgeselini biz hep beraber seyrettik, çok etkilendik, hepimiz daha çok ilgilenmeye başladık bu konularla. Hepimizin hayatında var yani o hal; bilimle daha çok ilgilenme hali. Bilimsel, teknolojik gelişmeler hakkında aramızda konuşmayı seviyoruz; robotmuş, dijital bilmem neymiş gibi şeylerden konuşmayı sevmeye başladık. Kozmos okullarda izletilse ne iyi olur diye düşünüyorum. Gerçekten zorunlu bu neredeyse…

E.K.: Mars’ta koloni kuruluyor. 200 bin dolarlık biletlerle Mars’a kolonici taşıyacaklarmış. 2018’de insansız ilk araçlar gidecek, 2024’te ilk koloniciler yerleşmeye gidecekmiş. Tabi başta dünya zenginleri ve zorunlu olarak da bilim insanları gidecekler ve biz arkalarından el sallayacağız…

Timsah: Kimin gittiğinin bir önemi yok bence, önemli olan gidilmesi.

Ozan Kotra: Gökyüzünde durumlar çok karışık bu aralar.

Timsah: Çok uzun eğitimlerden geçiyorlar sanıyorum o insanlar. Aylarca Mars ortamına uyum sağlayabilmeleri için çeşitli deney alanlarında falan vesaire.

Ozan Kotra: Ben, ölünce oralardan geçebiliriz diye düşünüyorum. Hani şöyle yumuşak yumuşak yanlarından geçebiliriz; belki ancak öyle bir şey olabilir.

Çağatay Kehribar: Ben de işte bütün bu konuştuğumuz şeylerin temelini oluşturduğuna inandığım bunların çook çok eskilerden yaşandığı Sümer yazıtlarına kafayı takmış haldeyim.

Ata Akdağ: En sevdiğim yazar George Orwell ve 1984 romanı ve Hayvan Çiftliği şüphesiz; bu ikisi ayna gibi bugüne de ışık tutuyor. Bu kitaplarla açıklanamayacak hiçbir şey olmadığına inanıyorum desem yeridir. Teknolojik gelişmelerden tutun, toplumsal olaylara dek çok fazla detay var onlarda. Bunun dışında eğlenceli olsun diye herkese Don Kişot’un eksiksiz bir baskısını edinip okumalarını önereceğim. Beni o kadar eğlendirmiştir ki, hayatım boyu en çok eğlendiğim kitap olmuştur. Gülünçtür hakikaten. Don Kişot deyip geçeriz, nedir işte yel değirmeni falan… Hayır, o içindeki bir öykücük sadece. Bütünü inanılmaz eğlencelidir ki o yüzden Cervantes nasıl yapmış bunu diye düşündürür. Onun dışında, klasikleri eskiden çok da bir şey anlamadan okurduk, bu saatten sonra da ağır geliyor doğrusu, ama en son Sefiller’i okudum yeniden. Biraz da Rus edebiyatını seviyorum; Çehov misal. Bununla ilintili olarak Nuri Bilge Ceylan’ı da çok seviyorum; aynı dili konuşuyor gibi geliyor bana, hem Tarkovski, hem Çehov sevgisiyle… Oradaki öyküleri kullanması çok hoşuma giden detaylar.

Timsah: Dünya klasiklerini baştan okumak iyi ama, evet. Mesela Frankenstein’ı da geçen sene ben okudum yeniden. Keşfetmiş oldum ki baştan, bugün uyarlanan Frankenstein‘la hiçbir alakası yok, harika bir edebiyat eseri. 1880-90’larda bir kadın yazarın yazdığı hikâye üstüne üstlük. Birçok tabuyu yıkan, inanılmaz güzel bir hikâye.

Ata Akdağ: Aslında okuyoruz ve orada kalıyor onlar. Aslında edebiyatı edebiyat olarak görerek okumuyoruz çok zaman; bu algıya dönmek gerekiyor keyif alabilmek için sanırım. Okuyup geçiyoruz hani; ben 13, 14 yaşlarında okudum dünya klasiklerini; şimdi aklımda ne kaldı diye düşününce, bir kez daha dönüp okumalıyım diyorum.

Ben bir fantezimi söyleyeyim mi? Bir uzaylıyla Breaking Bad izlemek istiyorum! Dostum, sen evet, gelmişsin Pluton’dan, gel otur; şunu izleyelim bir beraber, bakalım ne düşüneceksin, çok merak ediyorum fikrini.

J.K.: Bir parça da çağın hastalığı tabiri caizse sanırım; filmi varsa filmi seyredelim, eh tamam, biliyoruz işte hikâyeyi deyip geçebiliyoruz da, değil mi?

Ata Akdağ: İşte o, tam da o korkunç bir yanılgıdır, inanın çok yanlış bir tutum. Önce kitabı okumak lazım, çünkü sonra filmi izlerken, eğer okumuşsanız kitabı, gözünüzde kitaptaki anlatı canlanıyor ve öyle izliyorsunuz oyuncuyu, çok şey katıyor izleme deneyimine.

Çağatay Kehribar: Bakalım; bu hikâyenin anafikri nedir? Hah, tamam! Gerisi gereksiz. Ben ilgilenmiyorum gerisiyle kafası o.

Timsah: Kitabın insana verdiği beyin egzersizi; hayal kurma, imajine etme çalışmasını atlamak o hal. Seyrederek uyuşturup, beyni mahvediyorsunuz yani, tembelleşiyor beyin. İzlemenin de elbette faydalı yanları var, ama okuyup da o esna kendi zihninde hayal edebilmek inanılmaz bir egzersiz.

Ata Akdağ: Teknolojinin güzel diyebileceğimiz noktalarından biri belki izleme şansı; Yüzüklerin Efendisi var mesela. Ben düşünüyordum, bunu nasıl sinemaya aktaracaklar, diye. Hayal gücü inanılmaz o hikâyede çünkü. Fantastik bir evren var orada malum ve okuyordum kitabı, bitirecektim, ama yapmış adamlar; sinemada gördüm ve hakikaten muhteşem, diyebildim. Demek ki artık böyle şeyler yapılabiliyor, dedim. İşte teknoloji böyle yerlerde çok önemli. Gerçek dünyada beyaz perdeye aktaramayacağınız hikâyeleri, inanılmaz bir inandırıcılıkla karşınıza getiriveriyor; bu manada teknoloji çok güzel, önemli. Fantastik hikâyelerde istedikleri kadar kullansınlar hani.

Ozan Kotra: Ben bir fantezimi söyleyeyim mi? Bir uzaylıyla Breaking Bad izlemek istiyorum! Dostum, sen evet, gelmişsin Pluton’dan, gel otur; şunu izleyelim bir beraber, bakalım ne düşüneceksin, çok merak ediyorum fikrini.

J.K.: Tehlikeyle Flört’ü de izledik…

Çağatay Kehribar: İnternetten izlediniz ama sanırım?

J.K.: Evet…

Çağatay Kehribar: Replikler maalesef sansürlü, kadraj yanlış orada.

Ozan Kotra: Ya çok sert bir film aslında o, ama işte sansürlü mansürlü internette.

E.K.: Hâlâ soygun yapmayı planlıyor musunuz peki? Gerek kaldı mı?

Çağatay Kehribar: Daha farklı bir şey yapacağız… Film televizyonda da yayınlandı. Artık hangi arkadaşa vermişlerse o görevi, her şeyi sansürlemiş sağolsun ve filmin kadrajına da zum yaparak girmiş. Yandan mandan kesmişler, saçma sapan bir şey olmuş. O yüzden yarısını seyretmediniz diyebilirim.

Ozan Kotra: Muhtemelen yakında düzgün bir şekilde koyacağız internete, bir de oradan izleyin lütfen.

Bu arada Timsah, Çağatay Kehribar, Ata Akdağ ve Ozan Kotra’ya söyleşi için teşekkür ederken Flört üyesi Ozan Kotra’nın yakın zamanda babasını kaybettiğini okurlarımıza belirtmek ve bu vesileyle yeniden başsağlığı dilemek isteriz…

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir