Medya, Hipergerçeklik ve 2010’ların Türkiye’si

 In Alengirli Mecmua, Polemik

Aldous Huxley’in romanı Cesur Yeni Dünya, 26. yüzyıl Londra’sında programlı olarak değiştirilmiş toplumu konu edinen bir eserdir. Toplum “Kuluçka Ve Şartlandırma Merkezi”nin tüm hastalıklara ve yaşlanmaya karşı bağışıklığı olan seri insan üretimiyle fiziksel olarak mükemmel biçimde yapılandırılmıştır. Sağlıksız ceninlerin elendiği bu öjenik yapıda uykuda öğretim olarak bilinen hipnopedi ile insanlara içinde bulundukları hiyerarşik yapıda nerede olduklarından yapmaları gereken işlere kadar herşey öğretilmektedir. Irklar eşittir, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiştir, sağlık sorunları çözülmüştür. Tüketime şartlandırılan insanlar sadece toplum odaklı yaşamaktadır. Toplum haz almanın esas olduğu hedonistik bir hale bürünmüştür. Herkes mutlak mutludur. Bu açıdan bakıldığında eser bir ütopya olarak görülebilir. Ancak mutlu ve istikrarlı insanlar haline gelmeleri için önemli olan birçok değerin yok edilmesi, aile, kültürel çeşitlilik, sanat, felsefenin neredeyse ortadan kaldırılmış olması eseri bir distopya haline dönüştürür.

George Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı distopik romanı da İngiltere’de totaliter bir tek parti yönetiminde sürekli propaganda ve beyin yıkamaya maruz kalan bir toplumu anlatır. Dünya, sürekli olarak birbirleriyle savaşan Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya adlı üç büyük devlete ayrılmıştır. Okyanusya toplumunun büyük çoğunluğu, baskıcı düzene karşı ilgisizdir. Büyük Birader’in acımasız diktatörlüğü altında hiç tepki göstermeden yaşarlar. İnsanlar doğdukları andan itibaren kontrol altına alınır. Her yerde Büyük Birader’in gözleri vardır. İnsanlar yaşamaya devlet adına devam ederler. Romanın baş kahramanı Winston Smith akıl dışı bulduğu baskı düzenine muhalefet etmeye, Büyük Birader’e meydan okumaya çalışır. Direnişine Julia da destek olur. Ne var ki, bir süre sonra yakalanırlar. Akıl almaz işkenceler görürler. İşkencelere dayanamazlar ve birbirlerine ihanet ederler. Manevi bir yıkım yaşayarak yeniden düzenle bütünleşmek, eski yaşamın kurallarına boyun eğmek zorunda kalırlar. Diktatörlük kazanır. Baskı düzeninin saçmalığını düşünecek, başka türlü bir yaşamı düşleyecek ve bu doğrultuda harekete geçecek tek bir kişi bile kalmaz.

Orwell eserinde tepeden inme bir baskıdan, dayatmadan, boyun eğdirmeden söz ediyordu. “Büyük Birader,” “Düşünce Polisi” gibi kavramları ortaya koyuyordu. Huxley insanları tektipleştirmek için Büyük Birader ve türevlerine gerek olmadığını, baskıyı gönüllü isteyecek, düşündürmeyen bir sisteme razı olacak bir yapıdan bahsediyordu.

Orwell sanatın yasaklanarak yok edileceğini, Huxley sanata uzaklaştırılmış insanlar nedeniyle sanatın ilgisizlikten yok olacağını anlatıyordu.

Orwell  bizi olup bitenden habersiz bırakacak, enformasyona el koyacak baskıcılardan, Huxley ise gerekli gereksiz, doğru yanlış her türden aşırı enformasyon yüklemesiyle şaşkınlaştırarak pasif hale sokacak olanlardan çekiniyordu.

Böyle olunca da  şu yorum mümkün: Orwell’in asıl korkusu gerçeklerin insanlardan gizleniyor olması, Huxley’inki ise gizlenmeyen, ortada olan gerçeklerin umursamazlık nedeniyle önemsenmemesi haline geliyordu.

Orwell tutsak, dayatılmış, planlanmış, hesaplanmış bir kültürden bahsederken Huxley önemsiz ve değersiz her şeyin göğe çıkarıldığı, kokuşmuş, yozlaşmış bir kültürden söz ediyordu.

Özetle, Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında acımasızca denetlenen, bastırılan insanları anlatırken, Huxley, Cesur Yeni Dünya’da hazza boğulan, duyarsızlaştırılan, pasifleştirilen insanları anlatır. Bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesidir Orwell’in inandığı. Huxley’in inandığı ise sevdiğimiz şeylerin bizi mahvetmesidir.

Medyamızın büyük kısmının durumuna bakınca haklı olan Huxley gibi görünmektedir. Şu an Cesur Yeni Dünya’nın atmosferinde yaşıyor gibiyiz. Uzun zamandır Huxley’in gönüllü tektipliliğini dayatmak için gerekli olan yoğun medya bombardımanının altındayız. Göğe yükseltilen önemsiz ve değersiz şeylerin arasına sıkışmış “gerçek gerçek”ler görülemiyor ne yazık ki. Gerçeğin yerini almış yeni bir yapay gerçeklik söz konusu.

Jean Baudrillard’ın simülasyon kavramı tam da Aldoux Huxley’in anlattıklarıyla örtüşüyor. Baudrillard, simülasyonu “Gerçeğe ait tüm göstergeleri ele geçirmiş ve gerçeğin yerine geçmiş sahte” olarak niteler. Bahsedilen, sinsi bir hipergerçekliktir. Gerçek yok edilmiş ve yerine başka bir şey konmuştur. Buradaki sahtelik, “bir gerçek ve onun kopyası” olarak bahsedemeyeceğimiz bir durumdur. Gerçeğin yerine başka bir gerçek oturtulmuştur. Karşımızdaki şey tektir. O da yeni sahte gerçeklik olan simülasyondur. Gerçek kendini aşmış, hipergerçek olarak değişmiştir. Gerçek artık “gerçekten daha gerçek” olandır.

Yazarlar, bilim adamları, fikir adamları haklarındaki suçlamalar bile henüz netleşmemişken hapishanelerde yıllarını geçirirken sessiz kalıp, ekranlardaki bazı yarışmalarda yaptığı saçmalıklarla gündeme gelen şöhretimsilere ulaşmak için çırpınıyorsak, toplumun milli duygularını istismar ederek kamplaşma yaratanlara dirsek çevirmeyip bilmem kaç defa evlenmiş bir şarkıcının yeni evliliği için programlarda ahkâm kesiyorsak, düşünsel yapıyı kontrol altında tutmak için kültür yapısını kasıtlı olarak değiştirenleri görmezden gelip vurulan bir türkücünün yattığı hastanenin önünde günlerce nöbet tutuyorsak, insanları tüketime motive ederek dayatılan dengesiz ekonomik yapıları meşrulaştıranları unutup desteklediğimiz takım yenilince hırsımızdan hüngür hüngür ağlıyorsak, yanlış bilgi ve haberlerle toplumun belli konulardaki düşüncelerini etkileyenleri hazmedip her ânımızı kayıt altına alanlara hak veriyorsak, cinsellikten, insanların umutlarından, yoksulluktan rant elde edenlere kanıp çöpçatanlara, dedikoduculara, sahtekarlara alkış tutuyorsak; hipergerçeklikteki konforlu yerimizi bulmuşuz demektir.

Burada beni dehşete düşüren ise insanları modern köleler haline getiren bu sistemin anlattığı masalın omurgasında “özgürlük” söylemi yatmasıdır. “Hepimiz özgürlüğe mahkûmuz,” derken Sartre, bunun gerekçesini de her an başka bir seçeneği hayal edebiliyor olmamıza bağlar ve verdiğimiz kararlardan tümüyle bizim sorumlu olduğumuzu söyler. Sözün temelinde yatan dayanak, her zaman yeni şeyler deneme özgürlüğümüzdür.

Rousseau’ya göre durum farklıdır. “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur,” diye başlar Toplum Sözleşmesi adlı eseri. Modern insan özgür olduğunu sanarak yanılır. Ona göre, yozlaşmanın ve bencilliğin psikolojik kaynağı kişinin kendisini başkalarıyla karşılaştırmasında yatar ve ilk toplumların oluşumuyla birlikte görülür. Erken kabileler döneminde insanlar “en iyi şarkı söyleyen ya da dans eden; en yakışıklı, en güçlü” insanlara çok değer verir ve onların yerinde olmak isterdi. Bu, gıpta etmenin, utanmanın, kendini beğenmişliğin ve küçümsemenin başlangıcı ve masumiyetin sonudur.  Locke masumiyetin sonunun parayla başladığını düşünür: “İnsan, hem zevklerini artırıp acılarını azaltmaya çabalar, hem de akıl sahibi yani ahlaksal bir varlıktır. Paranın icadından sonra insan doğasının ahlaksal yanı zayıflar ve davranışlarını sonsuz arzuları belirlemeye başlar.” Marx, kapitalizmin özgürlüğe son noktayı koyduğunu iddia eder. Ona göre, kapitalizm, görüntüler dünyasına hapsettiği insanları bazılarını taklit ederek yaşamaya zorlar. Bu da özgürlüğü yok eder.

Marx’ın varsayımından yola çıkarsak seçeneklerimizin olması özgürlüğümüzün olduğu anlamını taşımıyor. Bu seçenekler önceden her ihtimal göz önüne alınarak tasarlandıysa ve her yolun tek noktaya çıktığı bir labirentse temelde söz edilen tek seçenektir. Günümüzde tektipleştirilen toplumların önüne konulan seçenekler aslında hep aynı noktaya götürmektedir. Özgürlük bir kandırmacadır. “İnsan, doğası gereği bencildir, sonsuz arzulara ve güç isteğine sahiptir,” derken Hobbes, iktidar sahibi kişi ve grupların diğerlerine tanıdığı özgürlüğün de görünüşte sonsuz ama içerik olarak kısıtlayıcı olduğunu düşündürür.

Dünyanın en değerli elmas ve altın madenlerine sahip Afrika ülkeleri ekonomik çöküntüye sürüklenirken halklarının açlık çizgisinde yaşaması özgürlükler açısından sorgulanması gereken bir durumdur. Çocukları açlıktan ölmek üzere olan bir adamın yeryüzünün başka bir bölgesinde ömür boyu kazanabileceğinin kat kat fazlasına satılacak bir parça taşı kendi ülkesinin topraklarından çıkartması ironik bir durumdur. Malum markaların Uzakdoğu’daki fabrikalarında Avrupa ya da Amerika’da maaşının üç katına satılacak ayakkabıyı üreten işçinin çıplak ayakla gezmesi de sistemin savunucuları açısından cevaplanması gereken bir durumdur zira sistem savunucuları bireylerin alım gücünün artması ve seçeneklerinin çoğalmasını demokrasi ve özgürlükler açısından bir zafer olarak sunarlar. Elbette o ayakkabıların satışa sunulduğu coğrafyada bir sistem başarısından söz etmek mümkün olabilir. Sorun, ayakkabının üretildiği coğrafyada yaşayanlarla ilgilidir. Sistemdeki temel çelişki bolluk içinde yaratılan yokluk, zenginlik içinde büyüyen sefalettir. Bir ülke için bahsedilen milli gelir artışı başka bir ülkenin milli gelir düşüşünden başka bir şey değildir aslında.

Sonuç olarak antidepresan kuşağının zorunlu seçmeli güzergâhları hep aynı yere çıkıyor. Bütün özgür seçimlerin çıktığı tek noktada birey, sistemin kucağında bulmaktadır kendisini. Bu kaçınılmaz bir durum olarak on altıncı yüzyıldan bu yana etkilemektedir insanlığı.

On altıncı yüzyıl İngilteresi’nin çiftçileri ortak mülkiyet olan tarla ve meraları çitle çevirip daha fazla kâr etme gayretine girdiğinden beri başımızda olan bu mülkiyet belası doğduğumuz andan öldüğümüz âna hatta daha da sonrasına, mallarımız paylaşılana kadar peşimizi bırakmıyor. Beş yüz yıl önce Londra’da atılan bu tohumlar çok yakın tarihte Irak’taki petrol kuyularında, Soma’daki madenlerde sürgün verdi. Militarist sürgünler epeyce boy attı. Bu sürgünleri besleyen bir kök var ki bir parçası evlerimize, sokaklarımıza, okullarımıza, işyerlerimize kadar uzanıyor. Özgürlük ve demokrasi vaadiyle gözümüzün içine bakılarak söylenen yalanlar bu kökü besleyen gübredir. Bu gübreyle çılgınca büyüyerek zihnimizi ağ gibi saran cehalet sarmaşığı göz beyin koordinasyonunu bozmakta, baktığımızı görmemizi engellemektedir. Bu sırnaşık sarmaşık global köyün jandarmalarının istediklerini yerine getirmek için uzamakta, bir gazete haberinden, bir sohbetten, bir şarkıdan, bir kitaptan, bir reklamdan, bir ilandan ve daha birçok kaynaktan yeni zihinlere bulaşmaktadır. Amaç sadece baktırmaktır. Görmeyi engellemek, soru sormayı imkansız hale getirmektir. Herkesi Platon’un mağarasında tutmaktır.

Bu noktada verilmiş özgürlüğün bir anlamının olmadığı açıktır. Düşünmeden yapılan hatta yaptırılan seçimlerde bırakın sonucu seçeneklerin bile sorgulanması beklenemez. O halde seçeneklerin ve her an yeni bir şeyler deneme şansımızın olması özgür olduğumuz anlamını taşımaz. Sartre’ın iddiası kendisini tamamen kapitalist düzenden soyutlamış bir insan için geçerli olabilir. Dünyanın her köşesinde seçeneklerimizi etkileyecek ve hatta belirleyecek bir etken mutlaka var. Günümüz itibariyle tam özgürlükten söz edilemez çünkü özgürlük kapitalist düzenin başlamasıyla bitmiştir.

Soru şu: Aldoux Huxley, 1931 yılında yazdığı Cesur Yeni Dünya’da Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramını öngörerek 2010’ların Türkiyesi’ni mi anlatmıştır?

Cevap: Sanki öyle ama…

Cevabın devamı yine Aldoux Huxley’in bir cümlesinde gizli: “Siz görmezden gelseniz de gerçekler varolmayı sürdürürler.”

Hakan Akdoğan

Recommended Posts