Memleketim Türkçe…

 In Alengirli Mecmua, Bahtı Açık Olsun, Pozisyon Hatası, Söyleşi

Marmara Üniversitesi Elektronik-Bilgisayar Bölümü’nü bitirdi. 1999 yılında Gençlik Kitabevi’nin açtığı yarışmada Hayalperistanbul adlı hikâyesi birinci oldu. 2000 yılında Kâh ve Rengi adlı dosyası, Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü’nü aldı. 2002 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü ikincisi seçilen Nokta, öyküsü Ezilmiş Leylaklar Kitabı adlı ilk kitabındadır. Bak Hâlâ Çok Güzelsin, 2005 yılında Behçet Aysan Şiir Ödülü’nü kazandı. 2010 güzünde Gece Güzelliği ile okurla buluşan Caymaz, 2011’de Pervaneyle Yaren adlı şiir dosyasıyla Bedri Rahmi Eyüboğlu Şiir Ödülü’ne layık görüldü. Şiirleri çeşitli dillere çevrilen Onur Caymaz’ın diğer bazı kitapları: Sanki Yarın Nisan, Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri, Yaz Tarifesi …

“Bir baksana! Sana kendi içine kapanan hikâyeler anlatacağım şimdi. rahatsız olacaksın belki, belki canın yanacak, sızı oturacak kalbine; belki değil, eminim. Yazarken bana da böyle oldu çünkü. Benden geçmeyen sana işlemez ki… Canım yandı yazarken, değiştim; seni de değiştireceğim. Budur acı, hem anlatanı hem dinleyeni değiştirir. Hikâyemi okumaya başlayan sen, bitirdikten sonraki senle aynıysa hâlâ, yak hepsini, okuma. Tekrar okumak, geri dönüp bakmak istemeyeceksen bırakalım peşin… Kötü hikâyedir o, arada birini özler gibi açıp da okumayacaksan birkaç satırı. Altını çizmiyorsan kimi cümlelerin, kapat bu kitabın kapağını… Sana şimdi acı şeyler anlatacağım; bir baksana…”

…Yazarın evi dildir…  Memleketim Türkçe. Gerisi de edebiyat işte!

Her dilin bir tınısı var, kulağımızda bıraktığı bir iz. Türkçe yazıyoruz, Türkçe düşünüyoruz… Ben senin Türkçe’nde o tınıyı yakaladığımı hissediyorum. Türkçe yazmaya devam edeceksin, değil mi?

O sesler ah, o sesler. Türkçe’nin içimize yerleşmiş olan güzelliği… Kitaba adını veren öyküde, bir Kürt kızının Türkçe öğrenirken yaşadıklarına dair bazı şeyler yazmıştım. Bir süre yurtdışında yaşadıktan sonra buraya dönmenin en güzel yanı o sesleri, o müziği duymaktır. Yazarın evi dildir çünkü. Tabii ki Türkçe yazmaya devam edeceğim. Hem Türkçeye hem de yazmaya… Onlardan başka çıkışım yok çünkü. Yazabilecek kadar iyi bildiğim tek dil Türkçe. Yazmak benim için dert anlatmanın en iyi yolu. Anlatmak istediğim derdi, bu yüzden en iyi Türkçe ile anlatabilirim. Memleketim Türkçe. Gerisi de edebiyat işte!

Bilinç akışı bilinçli bir tercih mi? Bununla bağıntılı olarak sormak istediğim aslında şu; edebiyat bir teknikten mi ibaret, yoksa açıklaması biraz daha mı güç, daha mı karmaşık?

Kitabın bir yerinde bilinç akışı yerine bilerek bilinç nakışı diyorum. Tam da böyle; bir nakış gibi işlemek. Bu anlamda tabii ki edebiyat sadece teknik değildir, nasıl olsun. Öyle olsa birçok teknik konuda ders veren binlerce edebiyat profesörü büyük yazarlar olarak arz-ı endam ederdi karşımızda. Bak şöyle şiiri var Karac’oğlan’ın, bu adam ümmi büyük ihtimal, teknik taktik bir şey bilmesi sözkonusu değil ama yazmış bak: “Aladır gözlerin, hilaldir kaşın / Aradım dünyayı bulunmaz eşin / Yaylanın karından ak beyaz döşün / Uzanıp yanına ölesim gelir.” Bunu yazmış. Teknik de değil, cevher de değil. İkisinin tuhaf bir karışımı, hayat belki, ışık belki de bilemiyorum. Ama bir şey biliyorum. Bu ışık, bu kumaş, neyse o, sizde ya doğuştan vardır ya da hiç yoktur. Sonradan kazanılan bir şey değil yani… Kurslarda, okullarda öğretilen falan bir şey değil. Varlığı da yokluğu da ayrı derttir üstelik.

Nasıl yazıyorsun sen? Demek istediğim “Herkes Yalnız” biraz da ‘kendini arayan’ bir büyük öykü gibi geldi bana, yanılıyor muyum? Bilinç akışı beni aldatmış olabilir mi?

Yazarken kendimle yeniden tanıştığım oluyor. Bu anlamda, Herakleitos’un “kendimi aradım” demesine benzer, yazdığım kelimelerin arasında zaman zaman kendime rastlama umudu besliyorum. Bendeki bir sürü beni de böylece keşfettiğim söylenebilir. Bilinç akışı seni aldatmamıştır Janset, büyük bir öykü mü bilmiyorum ama inşası üzerinde oldukça çalışılmış bir metin oldu Herkes Yalnız. Üç genç kız ve bir ölü sahaf üzerinden bir dönemin onca kaybını vermeye çalıştım, büyük bir hava sezdiysen başarmış sayarım kendimi…

herkesyalniz-son-kapak

Kırmızı Kedi / Öykü 168 sayfa 2015 14 TL ISBN : 9786059908856

Herkes Yalnız’da karakterler hepimiz kadar yalnızlar hiç değilse, tamam ama bir hal seziyorum senin karakterlerinde, sorgu hep var, ama kendi içsesleri ötesinde bir “göksel vicdanı” da sorguluyorlar, niçin?

Öyle bir vicdan olmadığı için belki de. Bir de karakterlerinle aranda gelişen ilişkiyi kontrol altına alamıyorsun bazen. Onlar çıkıp kendi başına davranmaya başlıyor. Karakterlerin… Bir de tabii bunda son yazdığım romandaki dört ana kişiden birinin gittikçe o göksel vicdandan, dinden kopuşu da etkili. İnsanın içinde olup da dışarı vurmayan bir şey yoktur Janset. Bir de trajik şeyler yazdığımı düşünüyorum ben, trajedinin çekirdeği de sorgulayan birey, yani çatışma. Çatışmanın olmadığı yerden sanat, edebiyat çıkmıyor doğal olarak.

Yer yer gülümsetiyor düşündürdüğü kadar öykülerin… Hepimizin zaman zaman düştüğü çelişkiler, filmlerdeki alt ses gibi içseslerimiz… O içsesleri duyabiliyor olmayı ister miydin? Yoksa seninki sana yetiyor mu?

Böyle bir öykü kuruyorum bir süredir. Normalde biliyorsun insan gözünün ve kulağının duyabildiği bir frekans aralığı var. Fakat bir karakter düşünelim ki o frekansın dışında da duyup görüyor. Havada, boşlukta dalga dalga dolaşan sesleri, mesajları, uzak konuşmaları dinleyip duyabiliyor. Neler duyar acaba düşün! İç sesimiz de böyle bir şey. O frekans aralığına tıkalı kulaklar duyamaz onu. Biliyorsun bizde kendini dinleme kültürü gelişmemiştir pek. Birçok insanın ses olsun diye sürekli hiç dinlemediği radyoları açtığı bir ülke burası. Duymak… Hissetmenin bir anlamının da duymak olması tuhaf değil mi!

Kendini arayan öyküler âdeta demiştim ya hani, Bay Alkolü Takdimim öyküsünde yazım sürecini de paylaşmışsın okurla, ilk halini de vererek öykünün… Yazmak belirsiz bir süreci mi kapsıyor? Başlayan bir öykü, kâğıtta değil aklında mı başlıyor ve nasıl emin olabiliyorsun bittiğine?

Yazım süreci, bana göre metnin içinde gizliden var olan bir şey zaten. Biraz da Borges’in bir cümlesinden yola çıkarak değişik bir şey yapmak istedim: “Geçmişin bütün edebiyatı bir gelenektir ve biz belki yazılmış olanların olsa olsa bazı ufak tefek, son derece mütevazı çeşitlemelerini deneyebiliriz. Anlatmamız gereken öykü aynıdır, ancak biraz farklı olarak belki tonunu hafifçe değiştirerek, o kadar. Yine de üzülmenin gereği yok.” Böyle diyor Borges. Yazmak, anlatmak tamam da zaten anlatılmadık şey kalmadı neredeyse ama halen anlaşılmadık ya da farklı bir biçimde anlatılmayan şeyler var. Yazma sürecinin hikâyenin içine dahil edilmesi okurla metin arasında ilişkiyi güçlendirmek bir yana bir de hikâyeye başka türlü bakış ayarları yapmaya sağlayacak diye düşündüm. Hele bir de bu yazım sürecinin kurgu olduğunu da düşünmeye başlasak! Düşünsene… Yazılmayan şey olmamıştır diyen boşa mı demiş!

Ali İsmail Korkmaz, Berkin Elvan ve Ethem Sarısülük’e ithaf ettiğin bir seri öykü var: Polis. En sevdiklerimden biri oldu kitapta. Nasıl diyeyim, hem sert, hem naif buldum. Üzüldüm de sonra, çünkü şu geçti aklımdan… Bizim ‘Şeri’ kitap okumuştu polise Gezi’de, (pek meşhur fotoğraflardan biri oldu bu medyada) okur mu dersin bu öyküleri “devletin güvenlik şeysi Kadri” bu kitabı?

Okumaz tabii. Benimki sadece okursa ne olur diye düşünmek. O fotoğrafı hatırlıyorum evet, o zaman konuşulmuştu epeyce. Güzel hareketti üstelik. İşte aslında Kadri tam o fotoğraftaki polistir. Jean Genet’in bir cümlesi var diyor ki: “Polisler hiçbir zaman insan olmadı ve insan oldukları gün artık polis olmayacaklar.” İşte ben de bu çatışmayı yazmak istedim. Bu kitabı o güvenlik şeysi Kadri tabii ki okumayacak. Adını bile duymayacak. Berkin’in annesini yuhalayan (cahil değil, cahil demiyorum bak dikkat, cahil başka kötü başkadır) kötü insanlar da okumayacak. Okusa da anlamayacak, okumak bir dayanışma, bir katılım, bir komündür, herkesin becerememesine şaşmamak gerekir. Gelgelelim bu kişilerden birinin tesadüfen eline geçerse bir şey olacak. Usta şair Mahmud Derviş, “…şiir bir uçağı düşüremez ama pilotun kafasını karıştırabilir,” demişti. Öyle bir şey olacak. İyi ki de olacak.

Bunca sorudan-cevaptan sonra, içinde şiirler de bulunmasına rağmen (“Şiire benzemeyen niçin yazılacaktı ki?”) Herkes Yalnız, (bütüne bakınca) bir öykü kitabıdır diyebilir miyiz?

Türleri ayırmıyorum ben… Hele artık bu devirde… Herkes Yalnız, içinde “şiir”ler olan, biraz daha derin kazılsa “roman”a varacak, bir şeyleri “deneme”ye çalışan, okura “mektup” olarak gönderilmiş bir “hikâye” kitabı diyelim de tam olsun. Ya da belki bir yalnızlık kitabı… Neden olmasın.

 

Okusak okusak ne okusak?

Pervaneyle Yaren
2013, Tekin Yayınevi, 144 sf.

Behçet Aysan Şiir Ödülü,
Bedri Rahmi Eyüboğlu Şiir Ödülü

&

Gökyüzü Sineması – İki Film Birden
2012 – İletişim, 243 sf.

Recommended Posts