Merhaba Dünyalı! Bak, Bu Necefli Maşrapa

 In Kıbrıs Defterleri, Pozisyon Hatası

Merhaba Dünyalı, ben “öteki.”

Taş lâzımsa, memleketinde ilk öğrendiğim iş “çaldırmamak” ve dahi “çıldırmamak” olduğu için, “birinci yarı”da taş çalmak üzerine keyifli bir çömezlik, çıraklık dönemi yaşadım. Artık “ustalık” çağım olan “ikinci yarı” başladı ve ceplerimde bol bol taş var, sen iste yeter. Demem o ki, sen içini ferah tut, çifte git, okeye dön, benim vaziyetim hep “Adana Çorum, tek taşa korum!”

“Bir “sikinti” mi var yeğenim?”

Beni bazı bazı çok sevecek, “İnsanın içine sokası geliyor!” diyeceksin dost sohbetlerinde hakkımda. Kimi zaman da söylediklerime öyle öfkeleneceksin ki, öfkenden ağzın köpürecek, kuduracaksın, mahalleliyi toplayıp elinizde meşaleler, canavar avına düşeceksin onlarla beraber: “Ya sev, ya terk et!” diye böğüre böğüre.

Olsun! Ben seni hep söveceğim. Hem sövecek, hem de terk “etmiyciğim”. Üstüne de inadına: “Ya sev, ya terk etmiyorum!” “diy’ciğim”. “Well”hasılı kelam, ben “öteki,” yani senin anlayacağın, en başta saçı uzun aklı kısa bir eksik etek, dahası cinsi cibilliyeti, soyu sopu, Allahı kitabı… hani ne idüğü belirsiz işte, anladın sen onu. Dış mihrakmış gibi ama aynı zamanda iç mihrakmış gibi de, anarşik midir, “gomünüst” müdür, “çapulcu” mudur, kimlerdendir, kime yâr olur, İstanbul’un neresindendir meçhul ve makul hem de şüpheli, bugünkü yazıma başlarken topunuzun geçmiş Ramazan-ı Şerifleriniz mübarek olsun diler, ama en çok da açılan Ramazan tarifesi bahane, vallaha altın kâsede mercimek çorbası bi’ şahane iftarlarında fink atar hacıya hocaya selam sarkıtırım. “Hocam beni değil, kesinlikle ben değilim yani. Bir arkadaşım. Namaz kılarken görmüş yeğeni, secdeye şey yapıyormuş yani tam o sıra… Genç delikanlı yani… Namazı yani şey oldu mu?” “Bakara makara”, tivide kukara, paracıklar cukka!

“Kasımpaşa Vi Gad a Pırablım!”

Ya bir şaka, ya da bir algı sorunu bütün olarak bu ülke. “Şeyleri” ele geçirmek üzerine kurulu bir “sistemsizlik”; hani hepiniz anımsarsınız kovboy filmlerinden; vahşi batı kasabalarında rüzgârla savrulan çalılar vardır, işte onlardan biri âdeta…

Herkes, her şeyi biliyor, herkes, her şeyi en iyi kendisinin yapacağını düşünüyor. “Kurumlaşma” diye bir kavram yok. Bir kurumu ele geçirdiğinde, o kurumun iyi çalıştığını sanıyor, sistemin düzeldiği hayaline kaptırıyor kendini.

Bütünü görme becerisi eksik. Ezberci eğitimin de katkısıyla; herkes kahraman, herkes başkahramanı hatta bu hikâyenin. Kimse hikâyenin emekçisi olmak, hikâyesinin işçisi olmak, mutlu bir son için basit bir insan olmak derdinde değil ve aslında insan olmak en zor kısmı işin. İnsan olmayı başarsa, görecek basit mantığını hayatın: Kahraman dediğin aslında sadece bir günah keçisi…

Gelin, o bütüne bakmaya çalışalım sandıktan çıkan babamız değilse de, ama eğri oturup, doğru bakalım, bir yamuk bakma olsun bu…

“Mişın Kompilişıd!”

Bir kuşağı nefretle tanıştırdı ve “misyonunu” tamamladı artık Akp.

Zamanın ruhu taraflaşmaya, bölünmeye, ayrışmaya akıyor. İletişim çağı dediğimiz aslında bir iletişimsizlik çağı; kimse kimseyi işitmiyor, hep bir ağızdan konuşuyor. Yokuş aşağı peygamber vitesi kaptırmış giden bir otomobile benzeyen gündemi artık algımızı yönetmek için bir “üst akıl”, medyayı kullanarak yaratıp, direksiyona sıkı sıkı yapışıyor. Başımız dönüyor. Ne olup bittiğini anlayıp, algılayıp, yorumlayıp, geçmişle karşılaştırıp, çözümleyip, geleceğe dönük bir eyleme geçme aşamasına varamıyoruz. Ne hafızamız, ne de zamanımız var bunlar için. Öyleyse hep beraber havlayalım! Ne farkımız kaldı sokağımızdaki sevimli karabaştan? Havlarsak başımızı okşar mı birileri? Havla, dediğine havlarsak belki sever bizi, besler, çok severse tasma bile takar belki, kim bilir!..

Özal, Demirel, Erbakan, Çiller, Mesut Yılmaz… Hiçbirinden tiksinmemiştik, “bunlardan” tiksindik. Nefret ettik, ediyoruz; nefret etmek deyince aklımıza böcek, yılan gelmiyor artık, “bağzı” insanlar geliyor; hırsızlıktan, hileden, yalandan dolandan nefret ediyoruz. Bu “nefret ettiğimiz” insanlar, işte bütün bu erdem yoksunluklarının canlı birer “fışkiyesi” oldular ve “birkaç ağaç”la başlayan Gezi’yi yaşadıktan sonra öğrendiğimiz bu tiksintiyi, bu nefret duygusunu doğru yönetebilirsek, “Mesele birkaç ağaç değil,” diyebilirsek hep bir ağızdan, güce dönüştürülebileceğini öğrendik bu öfkenin.

Bizim kuşağımızın yaşadığı, tanıştığı siyasetçilerle tanışmamış, toplumu kamplaştırarak safları sıklaştırıp, “taraf olmayanın bertaraf olacağını” hepimize, gaz fişeği, ilaçlı su sıka sıka, elinde sopa, pala ak gömlekle peşimize düşe düşe öğreten bu sürece doğmuş yeni kuşağa da nefretlerini yönetmeyi öğretmemiz elzem şimdi. Niçin mi? Çünkü sandıktan babam çıksa yerim dediğimiz, “Süleyman hep başbakan, başbakan hep Süleyman” dönemlerini çoktan atlatan demokrasi macerasında bu ülkenin, artık geldiği yol ayrımında, bu genç kuşağın azımsanamayacak bir kısmı sola döndü yüzünü. Barışa döndü. Kardeşliğe, emeğe, eşit ve hür bir geleceğe, büyük insanlığa döndü.

İşte böylelikle İslamcı siyasi hareketin çirkin, ama sosyolojik açıdan kaçınılmaz “konsolidasyon” misyonu tamamlanmış oldu. Bu süreçte de bizim de önceki kuşaklar gibi demokrasi, eşitlik ve özgürlük ve dahası barış uğruna verilmiş canlarımız, ödenmiş bedellerimiz birikti.

Dahası tüm bu insanlık değerleri için birçok başka toplumsal katmandan çok daha uzun zamandır ve çok daha ağır bedeller ödemiş Kürt hareketi barış, beraber varoluş, hatta bir hemhal oluş söylemi ve hatta inadıyla sosyalist, sosyal demokrat sol bir kitleyle ortak bir yolu yürümek kararlılığını sergiliyor. Bu hepimiz için, hatta yalnız bu ülke değil, bütün komşu coğrafyaların halkları için küçük, üzerine titrenmesi gereken, son nefesimiz bile olsa üfleyip koruna, diri tutmamız gereken ateştir, umuttur.

“Der iz no supuun!”

Tahminim o ki, şimdi önümüzde solda, ya da kendini solda tanımlayan kitleler içinde bir yüzleşme, hesaplaşma, ayrışma, keskinleşme, netleşme sürecini de yaşayacağız. Böylelikle ak koyun, kara koyun çıkacak meydana ve bu süreçte (ki ben, ulusalcı kesimlerin soldan ayıklanması olarak görüyorum bu süreci) öğrendiğimiz nefreti, “haklı” öfkemizi yönetebilmek, bu bilgiyi yeni kuşağa aktarabilmek her şeyden değerli. Yoksa nefret öldürür.

Yaptığınız, yapacağınız her şeye bir gerekçe üretebilirsiniz, ama aşka ve nefrete üretemezsiniz. Üretmeye çalışmayın da zaten, çünkü aşk da nefret de mantıklı değildir. Ama siz gene de sevin, her şeye rağmen sevin. Çünkü sevmek çoğaltır. Ama nefret etmeyin, çünkü nefret etmek öldürür.

Bu yazıyı 15 Temmuz’dan evvel, yanılmıyorsam 5 ila 6 ay evvel yazmışım. Aldım, olduğu gibi buraya koydum. Çok değil, üç vakit evvelin pek bir meşhur dergiciklerinden biri bu yazıyı reddetmişti. Yani reddetmek de demeyelim ona hadi, usturupluca geri çevirmişti yayın yönetmenleri, bu kadar doğrudan söylemesek bütün bunları gibi şeyler geveleyerek. Ben de tuttum, bu kadar doğrudan, hatta bodoslama buraya koydum. Hakeza bahsini ettiğim nefret yahut tiksinti hissi, yukarıda da bahsettiğim kimi erdem yoksunluklarının kendilerinde bedenleşmesi neticesi kişilere yönelen bir his ve bu hissin hoş olmadığını, doğru yönetilmesi gerektiğini, doğru yönetişimin demokratik yöntemlerde olduğunun da altını çiziyor. (Bu cümleyi hâkim amca için yazdım…)

Akıp geçen süreçte yer yer oldukça yerinde, yer yer de müneccim boku yemediğim için hedefi 12’den vuran tahminler yürütememiş olmanın haklı gururunu yaşadım yazıyla karşılaşınca. Ama üzüldüm. Gene üzüldüm. Türkiye dendiğinde içimden geçen hüznü bir türlü neşeye çeviremiyorum henüz. Bu henüzü de buraya umutsuzluğumu dağıtsın için koydum hâkim amca, yoksa biliyorum, tarafıma isnat edilecek herhangi suçlama Türkiye Cumhuriyeti devleti var olduğu müddetçe var olacaktır, yani ilelebet!

Ben ilelebet var olmamışım ne gam!

neceflimasrapaTRT çok bozdu. Bozdu bozdu ha bozdu, artık bozmaz, daha ne bozacak dedik, ama o gene bozdu.

Bir zamanlar, eski güzel günlerde, yani o zamanları mumla arayacacağımızı bilmediğimiz güzellikteki o günlerde TRT zurnanın zırt dediği yerde, çat diye yapıştırırdı bir manzara resmi: Manavgat Şelalesi, Pamukkale, ya da manzara mı bitti, necefli maşrapa. Tam zırt dediği yerdeyiz zurnanın. O necefli maşrapa her gözümü yumduğumda canlanıyor gözlerimin önünde artık. Arıza geçmek bilmiyor. Arıza kanun hükmünde kararnamelerle üç aylar üç aylar uzadıkça uzuyor. Uzun uzun kavaklar, uzun olur gemilerin direği ve hatta minareler süngümüz, ya Allah, bismillah, ah aah…

Janset Karavin

Recommended Posts