Mini Mini Bir Kuş

Mini Mini Bir Kuş

Mini mini bir kuş donmuştu, pencereme konmuştu.
Aldım onu içeriye, cikcik cikcik ötsün diye.
Pırpır ederken canlandı, ellerim bomboş kaldı.”

Ne? Nasıl yani?”

Sanırım yüksek sesle söyledim bunu. Şarkıyı kendime bile duyurmayacak sesle mırıldanırken, böyle bağırıvermiş olmalıyım. Otuz metre önümde giden bey amca, trafiğin bunca gürültüsünde duymuş olmalı ki dönüp baktı ardımdaki deli kim diye. Olsun. El kadar bebecikken, dillenmenin hemen ertesinde her çocuğun ilk ezber malzemesidir bu şarkı. Düşünün nasıl kazınır belleğe. O kadarla kalsa iyi. O yaşta o kadar kalıcı yerleşen malzeme, kişiliğine sızmaz mı insanın? Sızmak da ne kelime! Neredeyse hepten biçimlendirir o kişiliği. Sonra, vay efendim bu çocuk nasıl bu kadar bencil oldu? Biz nerde yanlış yaptık? Ah canım, sakın şarkı öğrenmiş diye alkış kıyamet kahkahalar attığın için olabilir mi?

Yok yok olmayacak böyle. Hazır yakındayken dönüp, hoca hanım efendiye deyivereyim: “Olmaz hocam, ben bu şarkıyı şimdi programımdan çıkarıyorum, mümkün olursa hafızamdan da sileceğim. İnsan gibi iz bırakacak şarkı mı kalmadı? Hatta dilerdim ki bir daha hiçbir çocuğa öğretilmeyecek kadar unutulsun.”

Biliyorum, o da dillenmesinin akabinde ilk bunu öğrendi. Çocuğuna da ilk bunu öğretmişliğine iddiaya girerim. Soracak tabii nesi varmış şarkının diye. Daha nesi olsun! Şarkıdaki çocuk bir ruh hastası… Sen tut, canlılardan bir canlıyken, en özelleriymiş gibi her yana yayıl, sonra bir kuşcağız zor durumda kaldığında yardım et. Eh, canlılara yardım etmek hoş tabii. Ama desteğinle canlanıp yeniden uçabilir hale gelmiş kuşun, ellerini boş bırakıp gitmesine hayıflanmak da ne ola ki.

Ay pardon zamane evladıydı adı değil mi? İşte bu zamane evladı, anne-baba olduğunda, kendi kanadına güvenecek kadar büyüyüp de kendisini oluşturmak için yuvadan uçmaya kalkan, kendi hayatının sınırları içinde anasının babasının yerini ayrı tutan ama merkezini teslim etmeyen çocuğuna lanetler kusar elbette. Hain evlat falan der. Bin emekle büyüttü de, pır pır ederken canlanınca ellerini boş bıraktı. He canım, kuklandı senin.

Sonra, birinin yaşamına iyi bir şey katmaya görsün. O yaşamda bir şeylere hükmetme arzusu, hatta bunun en doğal hakkı olduğu inancı… Sonra bir de itiraz gördü mü, ‘or’da dur bakalım hele’ dendi mi, eyvahlar olsun! İnsanlar ne kadar nankör, nasıl da kıymet bilmez, nasıl da bencil, nasıl da bla bla bla… Kendi beklentisindeki hastalıklı yanı göremeyecek kadar körleştirir onu sonra karşıdakinden gördüğü direnç. Görebildiği, yalnızca karşıdakinin ‘orda dur’ deyişidir artık. İnsanlara iyilik yapmaya gelmiyor, yok, kimseye yardım etmeyeceksin, bugün işi bitene kadar yüzüne güler, sonra sırt dönerler işte…

Alkışla çocuğunu. Şarkı öğrenmiş. Aman da ilk ezberi… Ne de şirin! Bir şey başarmış. Alkışlıyorsun. Yüzünde bi’ gurur, bi’ sevinç… Daha ne istersin! Sonra da ona dostluğu, paylaşımı, yardımseverliği, iyiliği methet. Hem kör, hem kırgın… Hayıflanıyor bak: ‘Ellerim bomboş kaldı.’ Ne olacaktı? Uçmak için var olmuş, üstelik bunu yapmak için kendi kanatlarına sahip olan bir canlı, azıcık ısıttın, cik cik öttürdün diye avucunda mı kalacaktı?

Bir de bu çocuğun ebeveyn olmuşluğu! Eyvah!

Hocam, bunları anlattığımda, hiç düşünmeden bana deli diyecek. Ve programımı baştan yazmamı isteyebilir. Eyvah!”

Eyvah, bunu da sesli söyledim.”

Eyvah, bunu da…”

Bakma öyle hanım teyze. Deli değilim.’

Neyse ki bunu içimden söyledim.”

Eyvah, bunu da sesli söyledim.

Bade Kamböre
Görsel: Maïna aka Shimery –