Mış Gibi Yap, Çaktırma, Burası Türkiye

 In Portakalı Soydum

 

Ailesinden, okulundan, büyüğünden, bücüğüne kadar kendi varlığını başkasının imhası, yokluğu üzerine kurmak temelinde eğitilmiş, eğitilmekte olan ağır hasta bir toplumuz. Böylesi bir toplumda edebiyat ve sanat, biz üretenleri -ilk akla gelenin aksine- bu durumdan muaf tutmuyor. Evde, sokakta, çarşıda ceza, hapis, işkence, linç, ölüm vb. olarak dışa vurulan toplumun temel hastalığı imha, edebiyat ve sanat ortamında görmezden gelme, hiçleştirme vandalizmi olarak karşımıza çıkıyor. Bununla kalmıyor içimize yerleşiyor. Siz yokmuşsunuz gibi davrananlara zamanla yokmuş gibi davranmaya başlıyorsunuz ve tersi. Şair Müslüm Yücel’in bir şiirinde geçen; “birbirimizi karşılıklı olarak reddedelim” noktasına geliyoruz hep beraber…

Ortam birbirini gizliden gizliye takip eden, birbirinin ne yaptığını iyi bilen ama varlığını hiçe sayan ya da hiçleştirmeye çalışan vandal kişi ve gruplarla dolu. Ve maalesef yeni yetme kalemler bir grup içinde ya da birinin yanında kendilerine yer açabilmek için bu vandallığın bir parçası haline geliyor. Bu vandallığın içinde nesnel bir eleştirinin ortaya çıkması imkânsız! Hal böyle olunca “iyi şeyler, bunu hak eden eserler, bir gün muhakkak gün yüzüne çıkar” söylemi haybeden bir teselli olmaktan öte bir şey ifade etmiyor. Olanımız yok, olmayanımız var gibi. Yani aslında hepimiz yokuz da “mış” gibi yapıyoruz.

Böyle bir girişle tartışmaya katılmış olayım.

 

-Peki bu hususta ilk taşı kim attı?

Bunun en temelinde iktidar duygusu var. Sonrasında kapitalizme bağlı olarak hayatın her alanına yayılan rekabet, hırs! Tabii bunlar tüm insanlığın sorunu. Ama elbette bizim ülkeyi bu konuda özel kılan şeyler var.
Aslında tek şey var; kurucu ideoloji. İlk taşı bize elmaya armut, armuda biber dedirten attı: yani aslında hem elma hem armut hem biberi hiçleştiren kurucu ideolojiden geliyor. Hangi sorunu ele alırsak alalım kafamız her seferinde ona ve yarattığı yanılsamalara çarpıyor.

Konuyu dağıtmamak adına özet geçeyim: Ortadoğu’dayız. Çok temel şeylerde Ortadoğu’nun çok gerisindeyiz. (Ortadoğu ile çok arasında “bile” yok! ) Batılılaşamıyoruz, Araplaşamıyoruz, İranlaşamıyoruz, “mış” gibi yapanlar ülkesi, Tuhafiye’deyiz.

-Yani?

Yani ailede, okulda, çevremizde ne, nasıl ve nerede olduğumuzla ilgili bize öğretilmiş birçok yalan yanlış şey var. Evet, bireysel olarak çok farklı şeyler okuyor, öğreniyoruz. Fakat kurucu ideolojinin yarattığı yanılsamalardan sıyrılıp kendimizi ve çevremizi nesnel bir şekilde yeniden tanımlamak, bireysel narsisizmimizin çok üstünde duran kolektif narsisizmin elverdiği ölçülerle sınırlı. Bu ölçüler içinde anarşist de olsak, kendimizi alıp en radikal tepelere de koysak “sokak” vb. konularla ilgili algımız “merkez”deki algıdan çok farklı olmuyor. Aynı sonuçlar doğuruyor sanatta, edebiyatta, siyasette!

Bu noktadan bakınca, 2+1 korunaklı mağaramızdan iki mahalle ötede iki tur atıp “ yeraltı edebiyatı yapıyorum” demek benim için “biz 1950’lerin Amerika’sından gelme turistleriz, bu sokakların yabancısıyız” demekle aynı anlama geliyor. (Hezeyan neydi? Pazar neydi?)

-Yani gerçekte bir yeraltı edebiyatı olabilir belki ama onu lümpen burjuva ve tabiri caizse Türk malı WASP yapamaz ve uygun profile ya da geçmişe sahip olup da yapanın da “sokak edebiyatı” değildir yaptığı zaten, onun hayatı, gerçekliği budur. Öyle mi?

1-Yaşadıkları hayattan,
2- Yazdıklarından
3- Yazdıklarını dolaşıma koyma, pazarlama biçimlerinden, bunun böyle olduğunu görüyor ve anlıyoruz.
Bazı istisnalar hariç, bu konuda görünür olan ya da olmaya çalışan, ama tüm maddi olanaklara rağmen bir türlü olamayan, olamadıkları için boş buldukları platformlarda kendilerini uzman olarak satma eğiliminde olan insanların yazdıklarını üç başlık altında toparlayabiliriz:

1- Chp yeraltı edebiyatı kolu.
2-Okan Bayülgen Anarşistliğini koruma mangası.
3-ABD mahalle muhtarlığı arzuhalcileri.

Tabi tüm bu yazdıklarım yazılanları değersiz olarak gördüğüm anlamına gelmesin. Elbette dolaylı ya da direkt yeraltı etiketi ile sunulanları okumaya engel olamaz bu durum. Böyle bir ülkede ele kalem almak bile benim nezdimde çok değerli bir şey. Bu “yazmasaydım katil olurdum” kafasından yüklediğim bir değer değil. Yazmak bazen annenizin, babanızın, belki en başta kendinizin ölümünü tetikler ki bu evren için hayırlara vesile olabilir. Olmasa da mesele değil, hepimiz bir şekilde katil olmak için geldik bu dünyaya.

Ama bazen keşke yeraltı yapma çabasına girmeseler diyorsun. Yani metnin içeriği ile etiketini uyumlu hale getirmek adına zorlamalar, kopmalar, boşluklar, zaman zaman komik duruma düşmeler…
Özellikle bu etiketle sunulmuş bazı şiir kitaplarını okurken merkezi dergilere fena okuyorum. Keşke ortamda büyük burunlardan yer kalmış olsaydı da bu çocuklar kendilerini bu imaja sokmaya çalışmasalardı. Yazık.

-Bir transın hayatını bir trans yazabilir ancak demeye kadar gider bunun ucu ama? Herhangi birinin değil de hasının çıkıp yazmasını mı bekleyeceğiz yani?

Bir transın hayatını yazmak için trans olmaya gerek yok. Ama mesela Cihangir’de yaşayan bir transı işlemeye çalışıyorsan bu transın yaşam alanı, bu alandaki insanlarla kurduğu iletişim vb. temel konularda az biraz da olsa bilgi sahibi olmak lazım. Bu transa örgüt mü kurdurtacaksın, cinayet mi işleteceksin ya da bu transı imana getirip Allah yoluna mı sokacaksın, bunlar salt kuru kitabi bilgi, hayal gücü ile ne kadar doğru işlenir? İşlenir dersen sözü açıldığında burun kaldırıp “hehehe” diye dalga geçtiğin Elif Şafak’la aynı duruma düşersin. Düşüyorsun zaten.

 

-Trans olmana gerek yok hakiki olabiliyorsan yani. Elif Shafuck mevzuuna başka zaman fırsat olunca laf sokacağım. 🙂 Cepte dursun.
Abi Nişantaşı’nda yeraltı yazılmaz mı ya? Taşra ne yapacak Tarlabaşı yoksa elinin altında?

Başka bir ülkede olsan transın hayatını hazır profiller üzerinden okuyabilir, işleyebilirsin belki. Çünkü birçok ülkede herkesin sahip olduğu belli haklar ve gerek hukuki gerek toplumsal anlamda birçok kabul ya da açık reddediş var. Sınırlar az çok belli yani. Bizim ülkede böyle bir şey yok. Mesela bir transın Diyarbakır’da kaçak sigara satarak geçimini idame edememesinin en baştaki nedeni kaçak sigaranın yasak olmasıyla ilgili değil. Ama Nişantaşı’nda bu işi yapamamasının belki de tek nedeni polis ve zabıtalardır.

Beşiktaş’taki canlı bomba patlamasında kaç polis öldü. Nişantaşı’nda oturan trans üzülmüştür bu olaya. Ben o gece Tarlabaşı’ndaydım. Onca genç çocuk öldü. Tarlabaşı’ndaki travesti ve transların yüzlerini görecektin! Çoğu da Türk, öyle bir partiye falan bağlı da değiller!

Bırak Nişantaşı’ndaki transı, Ömer Hayyam’da oturanla Aynalıçeşme Caddesindeki herhangi bir sokakta oturan bir transı aynı yerden işleyemezsin. “Arada bir cadde var, ne olacak?” dersin ama o iş öyle değil.
Sokaktaki biri okur “ya bi git” der, atar kitabını bir tarafa. Yazdığının sokaktaki karşılığı bu olur.
Yani bu kadar kırılmanın, parçalanmışlığın, bölünmüşlüğün olduğu bir ülkede özellikle sokakları hazır profiller, kalıplar üzerinden ele alarak bir sahicilik yakalamak zor. Az cesaret, az hareket lütfen! Hadi onu yapamıyorsun bari biraz yakına gel, kafandaki Orlando’dan kalem sallama öyle.

Taşradakilere gelince…
Bir kere taşra kaldı mı kalmadı mı, kaldıysa taşra oluşu hangi merkeze göre belirleniyor o başka bir tartışmanın konusu. Ülkenin yedi bölgesinin taşrasını gezdim. En son on yıl Konya, Cihanbeyli ve civarında kaldım. “Ölünüz Lütfen”, “Kaos Çocuk Parkı” dosyalarındaki şiirler şu an yaşadığım Tarlabaşı’ndan değil, oradan çıktı. Konya, Kulu ve taşra dediğimiz birçok yerin Tarlabaşı’ndan aşağı kalır yanı yok. Biraz gezmek, görmek lazım.

-Dille ilgili ne dersin peki? Yani marjinal hayatlara yahut (ortalamaya göre) uç karakterlere Türk WASP dışında diyelim, değineceksen sokakta konuşulan dili bileceksin, tamam, çünkü o “sokak dili” değil, yaşayan dil zaten. Ama yazarın bir sorumluluğu yok mu yazdığı dille ilgili?

Dil, sorumluluk ve yeraltı! Bu kelimeleri bir arada okumak bana itici geliyor. İsteyerek ya da istemeyerek: Çukura düşen dilini bulur.

İçine doğup büyüdüğün sokakların, o sokaklardaki açlığın, şiddetin, her gün gözlerinin önünde yaşanan parçalanmaların, işlenen cinayetlerin, savaşın, karnına saplanan bıçağın, avcunu delen merminin, bacağına saplanan şişin, tekmelerle kırılan sol omuz kemiğinin, polisten kaçarken ayaklarını parçalayan camların, kafanı haritaya çeviren sopaların, sırtında kırılan sandalyelerin, sol kulağından göğsüne kadar yırtan jiletin, defalarca atıldığın nezaretlerin, sabahlara kadar maruz kaldığın fiziki-psikolojik işkencenin, defalarca girdiğin çıktığın cezaevlerinin, o cezaevlerinde tanıdığın insanların, o insanlardan dinlediğin hikayelerin, her yıl birkaçı ölen arkadaşlarının, daha nelerin nelerin basıncı ile itildiğin saçma sapan aşkların, ihanetlerin, tuzakların, kalbin acısını alsın diye düştüğün yolların, sağa sola savrulmaların…

Her çukurun bir dili var, gelir sana yapışır göğsünde kitap, elinde kalem varsa.
Ve şu; kimse kolay kolay çukura düşmeyi istemez. Tavsiye etmem.

Ayrıca yazarın sorumluluğundan mı bahsediyoruz, yerlatı edebiyatçısının sorumluluğundan mı? Bir kere bunun ayrımını ortaya koymak gerek. Yeraltı edebiyatı yapan adamın böyle ince ince dertleri olmalı mı? Olmalı dersen ne kadar olmalı? Ne kadar yapmalı ne kadar yıkmalı?

 

Tut ki var, neyi yapmalı, neyi yıkmalı yazarak?

Sokağın öyle bütünlüklü bir dili yok. Dili paramparçadır. Belki bu dili toparlamak, bütünlüklü bir hale getirmek, zenginleştirmek gibi bir derdi olabilir. Zaten bunu yapmakla yıkımı başlatıyorsun.

Bu etiket meselesi iki ucu boklu değnek gibi; sen etiketlenmek istemesen de etiketleniyorsun, sen kendini etiketlemesen ya da tanımlamasan da diyelim, birileri tutup seni tanımlıyor, ki biz buna yaftalanmak diyoruz. Madem illa bir rafta duracak yazdığın, nerede duracak?

Tabii sokaktan aldığını toparlayıp, kendinden katıp, zenginleştirip sokağa geri iade etmiyorsan ya da sokakta dolaşımı için çalışmıyorsan senin kalbine bacağımı sokayım! Sokaktan aldığını sokağa atacaksın.

Yani bir yerde demeye çalıştığım o ki, piyasa denen bir halt var, piyasanın ekonomisi var falan, birileri senin sırtından zaten kazanacak, illa kazanacak, bu kazancın arta kalanını bir şekilde biz alsak fena mı olur, nasıl olacak, neden olmasın?

Birileri benim sırtımdan kazanmıyor. Birileri çok Amerikan filmi seyredip, Biiit Kuşağı okuyup, Alice Rock Star sahnesinde hayalleri kurup bir şeyler yazıyor. O yazdıklarında ben yokum. Ben niye üzerime alınayım. Bu yüzden diyorum ya benim içinde olmadığım şeyin tartışmasını niye yapayım. Kendi kafasındaki Amerika’da yaşıyor. Onlarla aynı sokakta, aynı mahallede, aynı ilde, aynı ülkede ve hatta aynı dünyada bile yaşamıyoruz uleyn!

 

Lokman Kurucu – Janset Karavin

Recommended Posts