Nenem

 In Pozisyon Hatası

Vakt-i zamanda nenem: “Ceset güzel midir?” diye sormuştu, ben de, güzel olmadığını söylemiştim. Dedi ki: “İnsanı güzel yapan cemalindeki şem’idir; insan kendi şem’iyle yaşamayı bilirse, hep güzel kalır.” “Şem nedir, nasıl bir şeydir?” diye sorduğumda, önümüzde akan Fırat’ı göstererek: “Bak, bu suyun yanında oturmuşuz, ne güzel, dinlendik, serinlendik; ellerimizi suya mı soktuk, yok, ama bak suyun serinliğini aldık; işte bu serinlik suyun şem’i, hem bizi dinlendirdi hem de serinletti; işte her insanın da yüzünde bir şem’i vardır, güzel olan odur,” dedi…

Bazı dostlarım var -yakınımda ya da uzağımda- onların varlığı, varlığımı, ruhumu, düşüncemi, kimliğimi ve kişiliğimi, hem dinlendirirler, hem serinletirler, hem sevindirirler, hem de şenlendirirler; dost dediklerimizi bütün diğer insanlardan farklı yapan, onların varlıklarında, varoluşlarında duyumsadığımız o şey, nenemin dediği, “şem”…

Nenem demişti vakt-i zamanda: “İnsanın şem’i kendisinin üzerinde güzeldir. İnsana yakışan kendi şem’idir!..”

***

Nenem derin düşünceye daldığında, kederlendiğinde, kederiyle düşündüğünde, sanki kendi kendisini durulturmuşcasına, sakin ve sessizce dinlerdi; kendi kendini dinlermişcesine, elini sürdüğü taşı duyumsamaya çalışırdı; sonra, elini ya bir ağacın gövdesine verirdi ya da elini akan bir suya dokundurarak, içinde geçeni söylerdi; yani nenem hissederek düşünürdü. Onun düşüncesindeki bütün misaller, bütün emsaller, ellerinin dokunduğu, gözlerinin gördüğü, gönlünün hissettiği şeylerdi; bir kere bile, onun bir ezberden, bir kitaptan, bir inançtan konuştuğuna hiç tanık olmadım. Uzakta uçan bir kuşu, dağlarımızda gezinen geyikleri bile, canıyla severdi, canıyla kutsardı.

Hüseyin İnan’ı ve arkadaşlarını astıklarında nasıl üzüldüğünü, canının nasıl acı duyduğunu hiç unutamam. tanımadığı bu insanların ölümünü canında hissetmişti, onları haklı buluyordu çünkü. Belki de nenemin onları haklı bulan bu can’ı beni ilerleyen zamanlarda devrimcileştirdi. Şimdi düşününce, böyle hissediyorum. Onun “cogitosunda” hissettiklerinin aklı vardı, bir ağacın, bir taşın, bir suyun bilgeliği vardı.

Su gibi düşünürdü, bir ağaç gibi hissederdi. Ondan olsa gerek; kitaplardaki bilgilerden hiç etkilenmedi, bir ağacın adaletiyle, turnalardaki zarafetle, ceylanın ürkekliği ile, içindeki doğruları söyledi. Şimdi kendi kendime bakıyorum, bizdeki bilinç ne, bizdeki bilgelik ne?.. Kâğıttan okuduklarımız, kâğıttan okuduklarımızın bize hissettirdikleri, kelimelerin diyalektiği.

Doğrudur, nenemin hiçbir zaman bilmediği ya da bilmek istemediği o kadar çok şeyi biliyor olmamıza rağmen, en sıradan bir sıkıntımızın ne olduğunu ancak psikiyatristin kapısında ya da yine kâğıtlardan öğrenmeye çalışıyoruz. Nenemin böyle bir darlığı yaşadığına hiç şahit olmadım, çünkü o, en yakınındaki ağaçtan, taştan, sudan, esen rüzgârdan, içindeki daralmanın çözümünü bulabiliyordu. Diyelim ki bulamadı, bir kömbe vururdu, ziyaretlere giderdi, mum yakardı, sırtını bir taşa verirdi, elini toprağa sürerdi, ruhunu, bilincini, bedenini sağaltırdı. Bilmek için, kendi kendini duyumsamak, sağaltmak için kelimelerin aklına ihtiyaç duymazdı. O, kendi kendindeki düşünüşün bilgeliğiyle bakardı evrene. Bizse ya bir dizgenin penceresinden, ya bir filozofun aklıyla, ya da bir kitabın doğmalarıyla bu evrenin varlığının bilincine varmaya çalışıyoruz; bu yüzden çok kolay etkileniyoruz, çok kolay tahrik oluyoruz, çok kolay tahriş oluyoruz, çok kolay kışkırtılıyoruz. Bu yolla edindiğimiz en derin fikirlerde, tezlerde, ilkelerde ve en bilimsel doğrularda ve düşüncelerde bile, hep bir propaganda var, bir yermek var, ötelemek var. Propaganda, provoke eder, tahrik ve tahriş eder. Düşüncenin tahriş ve tahrik ettiğini insanlık yüz yıl uğraşsa onaramaz.

Nenemi hatırlıyorum; her gün yeniden düşünürdü, her gün yeniden bakardı ağacın bilgeliğine. İşte ondan, ondaki akıl, görüş, vicdan tahrik ve tahriş olmazdı…

Şimdi bir bayramı kutluyoruz; Ramazan Bayramı; inananlarına mübarek olsun, kutlu olsun, hayır getirsin. Ben isterdim ki, bir bayram, insan’ı ve insanlığımızı bu kadar tahrik ve tahriş etmemiş olsa, ne güzel olacaktı. Tahrik ve tahriş etmeyen bayramları Allah insanlığımıza nasip etsin…

Hüseyin Karataş
Fotoğraf: İbrahim Demir ~ “Nene”

Recommended Posts