Okur Çook Usta Bir Kalp Kırıcıdır

 In Alengirli Mecmua, Bahtı Açık Olsun, Pozisyon Hatası

Okur, piyasa ve ödül konusunda bir algıda seçicilik tecavüzüne uğramıştır ve Prens Mişkin’in “Evlenin benimle Maria Philipovna,” tiradını bir budala gibi unutmuştur. Ve klişenin dışına çıktıkça mesafeleri olan ve uzaklaşan okur olmuştur. Artık usta bir hipermarket alışverişçisidir ve seçtiği konserveler, onun için hazırlanmış akıllı şefler tarafından yine mutfakta (emperyal dünyalıların izin verdiği kadar) barkodlu, ama adına “yeraltı” dedikleri bir üründür aslında. Şiirin ve okurun durumu budur! “Okur çook usta bir kalp kırıcıdır” çünkü bunları konuşur, bunları okur ve diğer edebiyatın zor dünyasının içine girmediği gibi, olmamış, dediği kitabı ya da şiiri sahaflara satar. Bu olmamış hırçınlığı uçar ve şairi bulur. Okur kolaylığı seçmiştir ve en zor denklem, dediği bir uç edebiyatla beslenir. Buzdolabındaki bir kedi mamasıdır aslında, okur onu ciğer ezmesi zanneder, ayrıştıramaz. Ona tanınan özgürlük hapishanesinden çıkamaz.

 

“Her şeyi bilenler mutfakta, hiçbir şey bilmeyenler salonda…” bir dünyalı-nın mesafesi kitabınızda en dikkat çeken şiirlerden  “Mutfak” bu aforizmaya da öndeyişle başlıyor. Peki siz bu önermede neredesiniz? Şair hep mutfakta mıdır? Mutfak neresidir ve nedir?

Evet! ben de mutfaktaydım ve mutfaktan sıkıldım çünkü salondan eğlenti sesleri geliyordu. Şair metaforları ve yaşamsal edinimleri edinmek için mutfaktan çıkmak zorunda kaldı. Eskiden mutfaktaydık, şimdi dışarısı, dediğimiz hokkabazların sirkine biz de dahil olduk. Yürüyoruz; Halaskargazi Caddesinden Rumeli Caddesine geçip vitrinlerin boşluğuna baka baka kapitalizmin kişisel gelişim kitaplarında yazdığı gibi gülümseyip ve geçerek, şimdi Teşvikiye Caddesindeyiz ve bir cenaze kalkıyor. İşte tam da orası mutfağın ve salonun içimizde bombardıman olduğu yerdir.

Şair kendi mutfağındadır ve yaşıyor numarası yaparak salonda ona çarpıp geçenlere gülümsemektedir. Belki benimle aynı çağı, aynı patronun pis bakışını yaşayan okur da benimle aynı trajedidir. Bunu seçilmiş insanlar olduğumuz için söylemiyorum, ama seçilmiş insan için mutfak iş alanıdır ve en iyi felsefe çalışarak yapılır. Mutfak ve Salon metaforu sistemi burnumuzun önüne getirilmiştir.

İyi bir kuramcı şunu sormuş kendine: “Sanatçı ne zaman çalışır?” Ve yine kendi yanıtlamış: “Her zaman.”

Salon ise seçilmiş insanın boşluklar, diye baktığı vitrindir. Çok mu gereklidir? Bazı iyi misafirleri ağırlamak için. “Evet.” Bu cümle her ne kadar vizyonun içinde miyiz paranoyası taşısa da kurarken bile, mutfakta duran, hep mutfakta durmuş şairin harakirisidir. Şair o vitrinlere bakarken cadde ve caddeler boyunca kan kaybetse de o kan, ona mürekkep olur. İmgemizin yalnızlığı da budur. Şairi eksik kılan da budur.

En güzel elbiselerimizle salonda gülümseyerek belireceğiz ve şöyle diyeceğiz: “Havalar soğudu mu ne?”

Ve 80 şiirini yazmış kuşağın hep daha entelektüel bir kuşak olduğunu düşünmüşümdür. Onların ardından okur öldü mü ne?

Bir Dünyalı-nın Mesafesi “Çook usta bir kalp kırıcısın sen- uzak okur,”  diye kendi kendinizden bir alıntıyla başlıyor…

birdunyalininmesafesiEskiden ne güzel okurlar vardı. Eskiden, diyorum çünkü ağabeyim çook usta bir okurdu. Her şeyi başlattığı için o kadar mutluyum ki… Evlerde dostları ile birbirlerini Rus roman kahramanları gibi karşılardı. İlk gençliğimde Hasan diye bir arkadaşını Bach ile karşılamak için nasıl çaba sarf ettiğini bilirim. Kucaklaşırken onunla: “Dinle dinle, en sevdiğin şey, Bach’la karşılandın!” dediğini hatırlarım.

Ve 80 şiirini yazmış kuşağın hep daha entelektüel bir kuşak olduğunu düşünmüşümdür. Onların ardından okur öldü mü ne?

Bunu yalnızca, bu coğrafyada yazılan, yazılı edebiyat için söylemiyorum. Dünya için böyle… Şimdilerde bizim dışımızdaki coğrafyalarda yazılan, yazılı edebiyatı çok iyi izlediğim için değil, sinemayla da, onun diliyle de yazılan edebiyatı, müzikle de yazılan edebiyatı az çok kestirdiğim için söylüyorum.

Uzak okur artık birbirini izlek alarak seçmek ve izlemek zorunda bırakılmış okurdur. Şiirdeki bütünsel izlek. Bu nedenle zordur. Bunu kırmaya çalışmak, bunu ustalıkla kırmaya çalışmak işte tam da ben buna “sanat” diyorum. Bütünsel izlek, klişede olmayabilir ama kolektif bir bilinç, kolektif bir bilinçaltı, kolektif bir bilinç üstü, kolektif bir harf bilincidir; ben buna “anten” diyorum. Ve hatta Cihangir anteni. Okur, yazarı bekler, yazar, onun söylemek istediklerini söyler, tam da dilinin ucundakini. Bu yüzden Perihan Mağden okumuyorum. Perihan Mağden, evet bir zamanlar yazmıştır fakat gazete yazıları biraz da edebiyatta işlerin nasıl gittiğine ilişkin hiç veri vermez mi? Ama iyi gazete yazıları diye düzeltmeliyim. Şunu itiraf etmeliyim ki, artık gazete okumuyorum. Okur, piyasa ve ödül konusunda bir algıda seçicilik tecavüzüne uğramıştır ve Prens Mişkin’in “Evlenin benimle Maria Philipovna,” tiradını bir budala gibi unutmuştur. Ve klişenin dışına çıktıkça mesafeleri olan ve uzaklaşan okur olmuştur.

leventkaratas3-copy

Artık usta bir hipermarket alışverişçisidir ve seçtiği konserveler, onun için hazırlanmış akıllı şefler tarafından yine mutfakta (emperyal dünyalıların izin verdiği kadar) barkodlu, ama adına “yeraltı” dedikleri bir üründür aslında. Şiirin ve okurun durumu budur! “Okur çook usta bir kalp kırıcıdır” çünkü bunları konuşur, bunları okur ve diğer edebiyatın zor dünyasının içine girmediği gibi, olmamış, dediği kitabı ya da şiiri sahaflara satar. Bu olmamış hırçınlığı uçar ve şairi bulur. Okur kolaylığı seçmiştir ve en zor denklem, dediği bir uç edebiyatla beslenir. Buzdolabındaki bir kedi mamasıdır aslında, okur onu ciğer ezmesi zanneder, ayrıştıramaz. Ona tanınan özgürlük hapishanesinden çıkamaz.

Aynadan bir labirentte kaybolmuştur ve ikizi olan cücesini aramaktadır. Cücesi, kendisinin aksidir aslında. “Çook usta bir kalp kırıcıdır” artık, çünkü cennetten cehennemi ayırt etmiştir. Aynayı kırar sistemden çıkacağını düşünerek; eksilttiği kendisidir ve ondan daha girişken kafalarca tasarlanmış bir zaman kaybını yaşamaktadır. İşte o girişken okur, ancak o aynayı kırınca duymaya başlayacaktır. Uyandığında çok geç olacaktır. Ve annesini aramaya başlayacaktır. Yani masumiyetini.

Sistem hüp diye onu tüketmiştir artık. O bir hipermarkette (bilinçli tüketici istatistiklerde bir sayıdır artık) market arabasıyla her şeye yabancılaşıp şöyle diyecektir: “Tanrım, çıkış yok!”

Rock, Jazz ve Hicaz sanki ortak bir dille yazılmış şiirler. Hikâyeleri ya da hikâyesi nedir bu şiirlerin?

Annesi, liseden bir arkadaşıma tatile çıkarken şunları bunları yapmalısından oluşan uzun bir liste hazırlamıştı. Mektup şöyle bitiyordu: “Yere in…”

Bunu, bana da hayatımda, dolaylı olarak da arkadaşlarım ve annem de söylemişti. Şiire bakışımı bu “yere in,” mektubundan sonra bütünüyle değiştirmek zorunda kaldım ve yalınlaşmak istedim. Sanıyorum bunu beceremedim de. Motorsikletimi anlatırken bile mistik bir imgeyi nasıl yerleştiririm, diye düşünmekten kurtulamadım. Bu aptalca çaba, aptalca diyorum, çünkü benden önce denemiş kılavuzlar gördüm. Aptal olan bendim. Şiir uğraşıcısıydım ve durmadan “bu pis bayrak kirletiyor manzarayı,” dizesindeki sosyal nefretle bakıyordum asılı tüm bayraklara. Biri geldi, dedi ki: “Bağırma, bunları biliyoruz” ve Kohen de dedi ki: “İşler böyle gider…”

İşte tam da o zaman orangutan karizmasının karizma olmadığını anladım. Eğer yapabilirsek hepimiz arkamıza yaslanıp  King Crimson, Epitaph, “ben yarın ağlıyor olacağım,” şiirinin bana hatırlattığı için (bana gösterdiği için ona da buradan bir selam çakmalıyım…)

Darmaduman edici şiirini kendi mutfağıma içselleştirmek için aldığımda, gerçekten çaresiz olduğumu hissettim. O da Kohen’le benzer bir şey söylemişti: “Görüyorum; insanların kaderi aptalların elinde.”

Yere düştüm, burnum kanadı ama büyüdüğümü hissettim. Çocuktum çünkü, devrimin şarjör boşaltılmadan yapılamayacağına inanıyordum. Büyüyünce “sağlı sollu, hepiniz ortaksınız,” diye bağırırken buldum kendimi. İşte bir rock konserinin bana öğrettikleri aslında bir “aşk ganimeti” gördüğüm ve kalbimle hissettiğim bu görgü, geçmişe yanlış baktığımı öğretti bana. Öğretti, evet öğretti. Onunla konuşurken bir yolculuktaymış hissiyle eskiden yaptığım gibi geçmişe geri geri adımlarla değil, ileri adımlarla ve tedirgin olmadan yürümemi sağladı.

Harbiden Mick Jagger kırklarındaydı ve biz onunla dosttuk.

Hicaz yaşamsal.

Aslında şöyle bir Şener Şen esprisi: “Efendim biz denizciler biraz içeriz.” Ben de lumbar ağzında nöbet tutmuş bir bahriyeli olarak, gezindiğim İstanbul’da daha çok rakı ve kültürüne ilişkin çok şey topladım. Küçük İskender: “Yüzyıllık rakının adı, Yeni Rakı,” demişti. Ben de sohbet esnasında söylenmiş bu söze şöyle bir dünya kurdum. “Bekri’nin Atatürk Sosyalizminin rakısı.”

Veys Fm çalan, at yarışı ve alaturka yayınları yapan bu radyodan hem jokeylerin atlarını, hem de gönlümün (kalbimin değil gönlümün) sevdiği çok şarkı öğrendim. Kaptan kadar makamları bilemem ama içimi güftesiyle okuyan içil şarkıları kendim için seçmesini bilirim. Hicaz şiiri, Hamiyet Yüceses’in “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini,” diye biter. Biz bu hicaz eseri, sevgili abim Seyhan Erözçelik ile Emirgan’daki evinde uzun uzun, enine boyuna konuştuk. Deteyalı konuştuk, ama çok basit; ikimiz de görmemiştik ömrümüzün asude geçen bir demini bu başkasının gök kubbesinde.

Jazz şiirini bir cümleyle şiirin içinden dizelerle şöyle anlatabilirim.

“Şimdi hiçbir ritimde kalmadan ritimsizliği ritmederek

Bap bap bap…”

leventkaratas1-copy

Süpermen şiirinde bir yeraltı öyküsü var. Süpermen dediğin Birkan A’bi ve çocukluk kahramanımız Süpermen’i  özdeşdeştirmişsiniz….

90’ların başları İstanbuluydu, en iyi araba markası bildiğim kadarıyla Renault 9’du. Yani Reno 9’u olan birine zengin gözüyle bakabilirdik. Çoğunlukla kış günleri gittiğimiz Kadıköy Körler Sokağı’nda bir meyhaneydi. Tekaüt, asıl adı Deniz Meyhanesidir. Oraya Tekaüt ismini koyanın da kim olduğu başka bir şehir efsanesi.

Yusuf Atılgan’ın meyhanenin kırmızı güleç yüzlü sakilerinden Yaşar Abi tarafından ağırlandığı söylenir. Yaşar Abi, her gidişimde farklı bir cümleyle: “Buraya Yusuf Atılgan gelirdi,” diye anlatırdı.

Dönemin genç mürekkep çırağı olan ben de o meyhanenin müdavimleri arasındaydım. Kimler mi vardı? Ersin Tezcan, Doğan Ergül, Sefa Fersal ve benim konuğum olarak o zamanlar konservatuvar öğrencisi olan şimdilerin Mor ve Ötesi’nin jilet zekalı basçısı Burak Güven ve daha ismini pıt diye aklıma getiremeyeceğim yazıcılar, çiziciler.

Sabah, Yaşar Abi gelmeden, kuşluk vaktinde meyhanenin önünde birikilirdi. Tekaütler, meyhane açtırırlardı. Müdavimleri. Kimler kimler mi? Samsun Lisesi eski müdürü, Cümbüşçü Neco, Taksici Savaş Abi (efendiliğine inandığım) ve efendiliğime inanmış Birkan Abi.

Öyküdeki herkes gerçektir. Her şey de gerçektir. Süpermen Birkan Abi uçmuştur. Şimdi bur’da yoktur. Gerisini okura bırakıyorum.

Ha Tekaüt mü? Durak Büfe olmuştur. Tekaüt’e, diye yola çıktığım milenyum geyiğinin dolaştığı o günü hatırlıyorum. Akif Kurtuluş’a, Akif Abiye…  akıl almaz kitabının adı için ne demeliyim bilmiyorum.

“Herkes gitmişti.”

“Herkes gitmiş.”

Kitapta bütünün dışında duran ‘Seni Seviyorum Gerisi Patlıcan’ ve ‘Biz Fakiriz’ isimli şiirlerin var. Şaka mı bu, yoksa aşk mı?

Şaka imgesini seviyorum. Borges bir söyleşisinde körlüğü ile ilgili bir soruya şöyle cevap veriyor: “Tanrı ile aramızda bir şaka bu.” Aşk da böyle inceltince Tanrı’nın en nüktedan bir armağanı.

Bu söyleşiyi ve kitabı okumamışlara iki şiir de sürpriz olsun.

“Çocuk” şiirinde jenarasyon farkınız olduğu halde yeni kuşak çocuklarının şiirini yazmışsınız?

Çocuk, çocuktan gelen doğaçlama. Kodları seviyorum. Çocuğun doğası budur şımarıktır. Nevzat Çelik’in şiiriyle: Bizim memlekette acıları / çabuk bitiyor çocukları, dediğine.

Bu dize doğru mudur? Evet, doğrudur. Yalnız, o acıların çabuk büyüttüğü çocuk büyür, çocukluğunu çocuklarına saklar ve onun oyuncaklarıyla oynar. Anadolu çocuğu içinde yaşayan bir iç uygarlık çocuğudur. Şiir onda büyür. Ama ben, bu şiirde uzun süredir traktörlü köylere gidemediğim için kentlerin altın zekalı şimdiki çocuğunu, krizini yazdım. Malzeme buydu. Parka bakan bir pencere.

Kitabın başlangıcı kadar son dizesi de önemlidir düşüncesiyle şunu sormak istiyorum; bir konuşma imlasıyla bitiyor kitap: “Kır kırlangıçları mı onlar?” Neden?

Anlamışsınız, o soru yalnız “Küçük Asker” şiirindeki Küçük Askere değil, bizi böcekleştiren, ufalayan, taşıdığımız elbiselerini giydiğimiz bütün küçük askerciklere.

Sorunuza bir lütfen ile soru sormak istesem: “Kır kırlangıçları mı onlar?”

 

Mine Genç

Recommended Posts