Ölmek İçin Bir Gün Seç – I

Ölmek İçin Bir Gün Seç – I

Burayı satın aldığımda gençtim. Gençtim diyorum ama o sıralarda çok eski bir arkadaşımla buluşmuş, şarap içip sohbet ederken sanki çok şey biliyormuşuz gibi yaşlılık hakkında epeyce konuşmuştuk. Kendimizi yaşlı sanıyormuşuz. Bundan kırk ya da elli yıl önceydi bu. O zamanlar yaşlı olsaydım, şimdiye çoktan çürümüş olmam gerekirdi. Gençtim. Gençtim ve yaşlı olduğumu düşünüyordum. Yaşlı olmak hakkında konuşabileceğim birini bulmuş olduğum için memnundum. Gerçi ben bulmamıştım onu, o beni bulmuştu. Ne diye aramıştı öyle yana yakıla bilmiyorum ya da hatırlamıyorum artık. Bulmuştu ama. İyi de olmuştu. Galiba bir zamanlar bana âşıktı ya da ben ona âşıktım. Hatırlamıyorum. Hiçbir önemi de yok zaten artık.

Dediğim gibi oturup yaşlılığı, yaşlı olmanın iyi yönleri de olduğunu falan konuşmuştuk, hatırlıyorum. Ne safsata ama! Yaşlılığın iyi yönleriymiş. Bugün 100 yaşında falan olmalıyım ya da belki daha gencimdir, bilmiyorum, ama yaşlılıkta iyi bir yön falan bulamıyorum. Çürümenin neresi iyi? Gözleriniz işe yaramaz oluyor yavaş yavaş, düpedüz köreliyor, kulaklarınız duymuyor, burnunuz koku alamıyor, elleriniz titremeye, dizleriniz tutmamaya başlıyor; köreliyorsunuz günbegün. Neresi iyi bunun? Neyse, bu elli yıl falan önceydi. Şimdi artık çoktan çürüdüm. Belki daha çürümenin ne demek olduğu hakkında hiçbir fikrim yok, tıpkı yaşlı olduğumu düşündüğüm o zamanlar gibi. Ama zamanın aktığı yön bu; bunu biliyorum. Bunu bilgelikten falan saymıyorum. Bir şeyleri bilmek için çürümek gerekmez.

Burayı aldığımda genceciktim ve etrafta taş, toprak, otlar ve ağaçlardan başka hiçbir şey yoktu. Şimdi çevrem evlerle dolu. Üç katlı, beş katlı çirkin binalar. Bazılarının çatılarını görebiliyorum bahçe duvarlarının üzerinden. Görmezden geliyorum. Satın almak istediğimi söylediğimde emlakçı, iş yapmaya gelen ustalar falan hepsi, burası kuş uçmaz, kervan geçmez bir yer, ne elektrik var ne de su şebekesi, deseler de onları da duymazdan gelmiştim zaten. İlk iş zeminin de sağladığı imkânları kullanıp arsanın tepeye doğru uzanan yamacına bir istinat duvarı yaptırdım. Sonra da tüm arsayı da çepeçevre saran yüksek bir duvar. En az iki insan boyu. Çift kanatlı, demir bir kapı; kale kapısı gibi. Zaten ailemden kalan paranın neredeyse yarısı bunlara gitti. Önemsemedim. Onlar da beni önemsememişlerdi zaten hayattayken. Sonra öldüler. Zamanın aktığı yön budur.

Duvarlar tamamlandıktan sonra istinat duvarının ardındaki düzlüğe devasa bir su deposu, ardından da güneş enerjisi panelleriyle kapalı devre elektrik tertibatı kurdurttum. Paranın kalan yarısı da buraya gitti sanırım. Öyle zengin insanlar değillermiş annemle babam. Ben evden ayrıldığımda neredeyse çocuktum. Ama ben  daha da çocukken hep beraber yaşardık; o zamanlardan biliyorum öyle ahım şahım varlıklı olmadıklarını. Fakir de değildik belki ama, orta halli diyelim. Devlet okullarında okudum hep, özel kolejlere verecek paraları yoktu. Evimiz sıradan bir apartman dairesiydi. Kiracıydık zaten. Annem de babam da çalışırdı ve ayın sonunu zor getirirlerdi. Demek ben ayrıldıktan sonra para biriktirmeyi başarmışlar ve bir ev almışlar. İyi olmuş, kiradan kurtulmuş, yaşlılıklarında biraz gün yüzü görmüşler belki. İyi oldu. Ben de sattım evi, burayı aldım.

Hiç gitmedim o eve. Hiçbir bağım yoktu onunla, onlarla. Cenaze işlemleri için bir miktar para verdim avukata, her şeyi o halletti. Yan yana gömdük, mezar taşları da yarın öbür gün gelir; onları da diktirteceğim, dedi. Teşekkür ettim. Eşyaları istemedim. Onları da sattı evle beraber; zaten o parayla gördü bütün bu işleri. Hiç sormadım hepsi kaç para etti falan diye. Hiç güçlük çıkartmadım avukata. Yüzüne bile bakmadım. Bugün düşününce yüzünü gözlerimin önüne getirmem olanaksız oldu böylece. Avukatlardan hoşlanmam çünkü. Bir tek fotoğraf albümlerini aldım. İki büyük, eski albüm. Avukat da şaşkındı. Artık fotoğrafları böyle karta bastırtmıyor insanlar, biliyorsunuz, dedi. Biliyorum, dedim, aldım. Onları açıp bakmadım henüz hiç. Şurada, yaptığım büyük dolaptaki en üst rafta duruyorlar. Muhtemelen içlerinde benim çocuk halim de var. Onu görmek istemiyorum. Hatırlamayacağımdan korkuyorum galiba. Kendime bir yabancı gibi bakmaktan hoşlanmayacağımı düşünüyorum. Sırf bu yüzden burada hiç ayna yok ya da görüntümü yansıtacak herhangi bir şey.

Buradaki her şeyi kendim yaptım. Ellerimle. Bu evi, bu bahçeyi… Bahçedeki ağaçları çekirdekten çimlendirerek ben diktim, yetiştirdim, aşıladım. Şu küçük serayı da gene ben yaptım. Bir küçük tarlacığım da var şurada. Kümesim ve küçük bir ağıl; o da şu tarafta bakın, gördünüz mü? Bunları yapmak için çok vaktim oldu. Bana yüzyıllar gibi geldi ama beni arayıp bulan eski arkadaşımla elli yıl kadar önce yaşlılık hakkında atıp tutmuş olsak, aşağı yukarı kırk, kırk beş yıl falan olmalı bütün bu süre. Kırk beş yıl önce bir bahar günü kapattım, sürgülerini çektim ve o gün bugündür yaptırdığım büyük, demir kapıyı hiç açmadım.

Zaman çatırtılarla yarılarak içimde gürlüyor gene. Bahar ortasında hem de. Acımak nedir bilmiyor. Bıkmadan, usanmadan saldırıyor o, bense bu kapıyı kapattığım güne dek biriktirdiklerimle karşı koyuyorum ona ve son bir gayretle ayağa kalkıp adımı fısıldıyorum; hesap doğruysa kırk beş yıldır hiç kimseden duymadığım adımı. Unutmadım, unutmayacağım, diyorum içimden. Çatırtılarla yarılarak parçalanıyor. Tik takları, gümbürtülere dönüşerek kaçabildiğince uzağa kaçıyor benden o zaman. Bu duvarların içinden bir tek o geçebiliyor. Kim bilir belki yüz, belki de bin yaşımdayımdır bu yüzden.

Janset Karavin
Fotoğraf: Irina Mainli – “Save Your Secret”