Ölmek İçin Bir Gün Seç – II

Ölmek İçin Bir Gün Seç – II

Ülkenin birinde, bir köyde -ki zaten bir tek köy varmış bu ülkede sadece; küçük bir ülkeymiş bu- köylüler o kadar pintiymişler ki yatarken, eskimesin diye duvar saatlerini durdururlarmış. Bu yüzden hiç kimsenin zamanı, bir diğeriyle aynı olmaz, iki kişinin bir ucundan tutması gereken işler hep aksarmış. Bu arada, köylüler öldüklerinde de mezar taşlarına sadece adları yazılırmış çünkü doğum, ölüm tarihleri yazılmaya kalkılınca, tarihler konusunda çıkan tartışmalar kayıkçı kavgasına dönüşür, uzar gidermiş o iş. Bu ülke dediğim yer, elbette küçük bir adaymış; hep adalarda olur böyle tuhaflıklar zaten…

Bu hikâyeciği bir kitapta okumuş olacaktım, ama zaman içinde sahiplendim. Büyük olasılıkla kitapta okuduğum hali çok daha basit ve hatta yavandı. Hikâye hoşuma gidince, aklıma geldikçe tekrarladım, eklemeler yaptım ona. Ama okuduğum andan itibaren, zamanı duvara asan insanların, onu durdurmayı akıl edişlerine, eskime bahanesinden çok daha derin anlamlar yüklemeyi hep sevdim.

Bir ada, bir hapishanedir. Hepimiz kendi adalarımızda yaşarız aslında; kendi hapishanelerimizde. Bir insanı hapsetmenin amacı, onun dünyayla alışverişini en aza indirgemektir. Bir insanın kendini hapsetmesinin amacı da başka değildir nihayet ve hapishanelerde sesler bir geminin boş ambarındaymış gibi yankılanır. Onları soğuracak, örtecek bir şey yoktur. Orada sesler de tutkular gibi hiçbir gizliliğe sahip olamazlar. İşitmek için kulak kabartmanız kâfi gelir. Tünel kazmayı deneyebilirsiniz tıkıldığınız hapishaneden kaçmak için ama kendinizi tıktığınız hapishaneden tek kaçış yolunuz hikâyelerdir. İşte ben de böylece kaçıyorum hapishanemden. Buna kaçış demek de pek yakışıksız esasında çünkü düşlediğim, karaladığım hikâyelerde çıktığım yolculuklardan geri dönüşlerimde burada, hapishanemde gözümü açacağımı bilmenin verdiği güven hissini seviyorum.

Evet, yazıyorum…

Şu zeytin ağacını görüyor musunuz? Evin, bahçenin her yerinden görünsün için tam ortaya ektim onu. Üç adım önünde de bir insan boyu bir çukur var, bakın. Orası tam ortası bu arsanın, merkezi. Orası benim mezarım. Kendim kazdım. Ancak henüz ihtiyacım olmadığı ve yerim dar olduğu için, bir masa ve iskemle indirdim içine; orada yazıyorum. Orası benim “çalışma odam.”

Mezarıma iniyorum ve oturup yazıyorum. Yazdıklarımı bir zarfa koyup, büyük kapıdaki posta gözüne atıyorum. Yayıncıma gidiyor postalar. Bazen posta gözüne geri dönüyorlar kitap olarak. Hava sıcaksa, yaz ya da baharsa demek istiyorum, onları alıp arkadaki yamaca çıkıyorum. Çırılçıplak. Hani şu bahsettiğim su depolarının falan olduğu yere tırmanan bayır işte. Soyuna soyuna gidiyorum oraya, elimde kitap. Uzanıyorum güzelce güneşe ve okumaya koyuluyorum.

Kapaklara asla bakmıyorum. Çünkü kapaklarda resim mesim yok; istemiyorum koyulmasını. Sadece gereken şeyler yazıyor. Banaysa içi gerekiyor. Çok kere yazdıklarıma ben bile hayret ediyorum. Harikulade bulduğumdan değil, yazıp unuttuktan sonra okuyunca bambaşka geldiklerinden. Ben mi yazmışım bunları, diye düşünürken, “Vay canına!” ya da “Yok artık!” falan diye bağırarak, kahkahalarla gülerek, bazen gözlerim yaşarmış kendime küfür ederek.

Henüz kapağını kapatıp mezarıma uzanarak, “artık ölebilirim,” dediğim bir kitaba rast gelmedim. Ne güzel bir gün olurdu ölmek için!

Dün posta gözünde bir zarf buldum. Zarfın içinden bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafta küçük bir kız çocuğu vardı, sırtı dönük. Yürüyordu. Bir elini, sanki elinden tutup onunla yürüyen biri, kendisinden büyük, belki yetişkin bir varmış gibi boşluğa uzatmıştı, ama kimse yoktu. Saçları sapsarıydı. Tek örgü yapılmış. Kırmızı, kısa etekli bir elbise giymiş. Beyaz, dizine kadar çoraplar, gene kırmızı ayakkabılar. Taş döşenmiş bir yol yürüdüğü. Küçük, kare taşlar. Bir şehir meydanı belki çünkü fotoğraf sakin, ıssız ama etraftan yükselen insan sesleri, şehrin curcunasını işitiyorum. Yüksekten, belki uzun boylu bir insanın gözünden çekilmiş. Babası olabilir. Erkekler daha uzun boylu olurlar kadınlardan, ama annesi de olabilir. Belki de bir banka ya da duvar veya onun gibi bir yere tırmanmıştır çekmek için ya da uzun boyludur, çok uzun. Bilmiyorum. Ne işi var bu fotoğrafın benim posta gözümde! Üzerindeki adrese bakıyorum zarfın. Hiç tanıdık gelmiyor. Bir şey bir şey mahallesi, falanca sokak… gerisini okumuyorum.

Burayı satın aldığımda gençtim. Etrafta taş, toprak, otlar ve ağaçlardan başka hiçbir şey yoktu. Ne mahallesi, ne de sokağı umurumda değil! Görmezden geliyorum onları. Ama gözüm takılıyor zarfın sağ ortasına, okuyorum gene. Sayın… Bu benim! Benim adım bu!

Koşup, kitapları okuduktan sonra kaldırdığım rafa gidiyorum. Herhangi birini çekip alıyorum nefes nefese. Beyaz, kirli beyaz hepsi. Kapağa bakıyorum ilk kez. Evet, benim adım yazıyor. Fısıldıyorum: “Bu, benim adım…”

Janset Karavin
Fotoğraf: Antonia Bubastis – “A Clock”