Önce Yağmur Geldi

Nereden başlamam gerektiğini düşünerek çok zaman kaybettim. Önce bu kayıp zamanlar için üzüldüm, bir an evvel harekete geçmenin en iyisi olacağını düşündüm. Sonra bunu da sadece düşündüğümü, harekete falan geçmediğimi farkettim. İşte o zaman anladım ki, zamanı kaybedemez insan, zamanda kaybolur ancak. Dehşete kapılmama sebep oldu bu da; demek ki kaybolmuştum!

Bulmalıydım kendimi. Hayır, onu bulmalıydım. Hayır, önce kendimi bulmalıydım. Kendimi kaybetmişken, kimi bulursam bulayım, bu ne işime yarardı ki? Diyelim buldum onu, bunu, kendimi bulup haber etmeli, ne yapmak gerektiğini falan öğrenip, iyice bir ezber çekip, geri dönüp falan filan. Zor işti bu. Üstelik yorucuydu da. Hiç ben ona gitmemiştim ki, hep o bana gelmişti. Eh sonra da doğal olarak benden gitmişti tabii. Bunu düşünemeyecek kadar aptal olduğuma inanamıyordum şimdi.

Aptal! Aptal! Aptal! diye içimden saydırarak yürüyordum sokakta. Birden karşıma çıktı. Beraber yürümeye başladık. Yan yana. “N’apıyorsun?” diye sordum kafamı çevirip. “Yürüyorum,” dedi. “Nereye?” “Öyle yürüyorum sadece.” Onu sevdim. Ufak tefekti. Belirgim bir özelliği yoktu onu bir bakışta tanımlayacak. Tuhaf bir çekiciliği vardı buna rağmen. Köpük gibiydi; uçucu. Uçuyordu. Süzülüyordu boşlukta. Hafifti. Yüksüz. İçimdeki boşlukta süzülebilir, diye düşündüm birden. Yürüdük. Geniş bir cadde yolumuzu kesince, kararı ona bıraktım. Ne zarar gelebilirdi ki ondan bana. Sadece yürümek istemişti benimle. Yürüdü de. Ona güvenebilirdim artık. Karşıya geçtik. Hava kararmaya başlamış, sokaklar boşalmış, sokak lambaları ve evlerin ışıkları çoktan yanmıştı. Ara sokaklara daldık. Yokuşlar indik, çıktık. Hiç konuşmadık. Birkaç kez göz göze geldik. Gülümsedi. Ben de gülümsedim. Yürüdük.

Derken sıkış tepiş binalarla kuşatılmış bir sokakta, kapısından ancak bir insan geçebilecek bir binanın önünde durdu. Durdum. Kafamı kaldırıp binaya baktım; her katta bir pencere vardı ve bina göğü delene dek uzanıyordu. İçeri girdik, geniş, mermer merdivenler tam karşımızdaydı. Dönüp kapıya bir daha baktım o an; nasıl geçebildiğime şaştım bir kez daha. Merdivenler, kapının hiç değilse beş katı genişlikteydi. “İçerisi,” dedim, “dışarıdan daha geniş.” Gülümsedi. “Üstelik sıcaktır da,” diyerek aşağı inmeye başladı. Onu takip ettim. Yedi kat indik. Merdivenler bitti. Çantasını karıştırarak bir anahtar çıkarttı, önümüzde dikilen kapının kilitlerini bir bir çözdü. Trikk! Trak tak! Tık! Kapı gıcırdayarak aralandı itince. Girdik. Karanlık bir holdeydik. Hole açılan beş kapı saydım açık kapıdan içeriye dökülen apartmanın otomatı sönene dek. Pıt! Derken gene o sesler: Trikk! Trak tak! Tık! Neden korkmaya başlamıştım bir anlam veremiyordum. “Hey!” diye seslendim. Sesim, ürkütücü büyüklükte ve boş bir mekândaymışız gibi yankılandı. “Şşt!” dedi sadece. Ayak seslerini duydum, uzaklaşan. Ve pıt. Odalardan birinin ışığını yaktı. Işık içimden geçiyordu sanki. Gölgemi aradım etrafımda dönerek. Yoktu. Açık bıraktığı kapıdan odanın içine baktım olduğum yerden. Kocaman bir yatak ve pencereyle yatak arasına sıkıştırılmış bir masa gördüm. Birden geldi ve yatağın üzerine çıkıp bağdaş kurdu. Gülümsedi bana bakarak. Yanına gittim. Fakat kaç adımda vardım bilmiyorum. Üç, beş? Bin, bin iki yüz? İşin orası biraz karışıktı. Kopuklukları seziyordum ama kavrayamıyordum. Karşısında oturdum bağdaş kurarak. Arkasındaki geniş pencereden güneş vuruyordu masanın yüzeyine şimdi.

Parlamalar. Sevişiyoruz. Dilini hissediyorum. Yağmur sesi. Karanlık. Seçemiyorum yüzünü. Islak. İçindeyim. Hayır, içimde. Yumuşak. Tadı zencefili anıştırıyor. “Ben yürüyordum,” diyor, “Anlıyor musun?” Tuzlu. Yanaklarımı okşuyor. “Sadece kahve içerim, bir şey yemem sabahları,” diyorum. Göbek deliği titriyor. “Onunla çok güzel zaman geçirdik. Yemekler yaptık falan, çok güzeldi,” diyor. Ne yaparsa yapsın iğrenç olamaz, diye geçiriyorum içimden. Keskin bir bıçakla içini açıp organlarının tadına bakmak istiyorum, bir kalbi varsa onu koklamak. Soluğu yüzüme çarpıyor. Bir daha bir daha bir daha, git gide hızlanarak. “Ben senin kızın olayım mı?” diye soruyor, “lütfen…” Dududaklarımı dudaklarında gezdiriyorum, ıslanıyorlar. “Ben ekmek almaya gidiyorum, bir şey ister misin başka?” Telaş içinde yazıyorum bir saman kâğıda. Kalemin ucu kırılıyor. “Bana mı?” diye soruyor. Titriyorum. Okuyor: “Önce yağmur geldi. Senden, benden, bizden önce.”

Bir şeyler söylüyorum ona. Kızıyor. Şaşırıyorum. Önemsemiyorum da aslında o an, ama sonra üzülüyorum. Ona değil, kendime. Küsüyor bana. Onu bir daha görmüyorum.

Yolda birkaç kez daha çıkıyor karşıma. Beni tanımıyor ama. Ben onu tanıyorum. Bir iki kere yeniden tanışıyoruz. Yanılmıyorsam bir kez daha sevişiyoruz. Duş alıyoruz, çekip gidiyor sonra.

Parmakları çok çirkin. Duşta fark ediyorum. Elinin parmakları ama. Ayak parmakları tam aksine çok güzeller. Her biri yani, ayrı ayrı. Sevemem, hayır, böyle bir kadına âşık olamam, diye düşünüyorum. Yıldızlarla, burçlarla falan ya da öyle bir şeyle bozmuş aklını zaten. Ben inanmıyorum. Hiçbir şeye inanmıyorum. Kendime bile. Ona da inanmıyorum dolayısıyla.
Saçları ıslakken çıkıp gidiyor. Ben de giyinip çıkıyorum arkasından. Saçlarından süzülen damlaları takip ederek epey bir zaman yürüyorum. Yokuşlar inip çıkıyorum. Arada bir gözümün ucuyla sağıma, soluma bakıyorum. Belki sadece yürüyordur, diye. Yok. Saçlarından süzülen damlaları takip ederek yürüyorum. Derken, yağmur sesi.

 

Janset Karavin
Giorgiana Poletano – “Solstizio Violento”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir