Öykücülüğümüz Yükselişte Mi?

 In Pozisyon Hatası

Yazımın başlığındaki soruyu doğrusu mu ben, kendime sürekli soruyorum iyi bir okur ve aynı zamanda roman yazarı olarak. Son zamanlarda kulaktan kulağa fısıldanan bir rivayet bu: “Öykücülüğümüz yükselişte, öykü kitapları okunuyor; okur öykü seviyor.”
Okurun sevdiği, sevmeye başladığı bir tür olarak öykü ileri sürülüyor kanaatimce. Bu ileri sürülüşün sebepleriyse “genç” öykücülerin başarılarından ziyade ekonomik bana sorarsanız. Öykü kitaplarının okurca yeğlendiği falan yok, okura öykü kitabı öneriliyor.
Hep beraber bu önerinin (henüz dayatma denemez) makul gerekçelerine bir göz atalım mı? Malumunuz bir öykü kitabı 100 bilemediniz 150 sayfadır, hatta bu bile çoktur. Günümüzde yayıncılar bir romanın bile 150 sayfayı aşmasından pek haz etmezler gerek maliyet gerekse de satış kaygıları sebebiyle. Yani öykü kitabının yayıncı için maliyeti, göze alınabilir bir risktir.
Yayıncılar da farkına varmışlardır ki, okur diye nitelediğimiz insanlar da dâhil bütün “potansiyel müşteriler” uzun, ağır, ağdalı bir dille kaleme alınmış tek bir anlatıdan çok, daha kısa, birbirinden bağsız, dil bakımından daha hafif anlatıları istemektedirler. Bu durumu 80’den bu yana yaşanan kültürel yozlaşmaya da bağlayabiliriz fazla derinleşirsek gerekçeler aramakta ama en basit ifadesiyle görselliğin önlenemez yükselişinin yanında okuma eyleminin düştüğü durgunluk hali ve insanların her geçen gün vahşileşen kapitalizm karşısında, okuma alışkanlıkları olsa bile buna fazla zaman ayıramayışlarını öne sürebiliriz. Yani yayıncılar okura, okumaları gerekeni değil, okumayı talep ettiklerini sunmaya çabalamaktadırlar bu piyasa koşullarında.
Şimdiye dek söylediklerimden yayıncıları, okur kalitesini önemsememek ve yayıncılığın ana amaçlarından biri olduğu pek de söylenemeyecek olan sadece kapitalist piyasanın gereklerine uyan, aymaz tüccarlara dönüşmekle suçladığım kanısı doğacaktır. Doğrudur! Yayıncılığı sırf bu güdülenmeyle sürdürenler vardır maalesef, ancak son yıllarda da yayın hayatına adım atan irili ufaklı birçok yayınevi, bu tüccar yayıncılara karşı ayakta durabilmek çabasıyla, kendi arzuladıkları kitaplarla beraber çok satmasını umut ettiklerini de basmak zorunda kalmışlardır. Yayıncıları toptan suçlamak bir hata olduğu gibi, arada bir de olsa hakikaten kaynak sayılabilecek, okunduğunda dil, kurgu bakımından değeri aşikâr ya da Türkçeye kazandırılması önemli addedilebilecek kitapları da basan diğer gruptaki yayıncıları da suçlamak insaflı bir tutum olmaz.
İlla bir suçlu lazımsa, suçlu okurdur!
Edebiyat ve hayatın hatta tümden sanatın birbirinden koparıldığı 80 darbesi sonrası süreçte, kendilerine dayatılan seviyesizliği yaşamlarına yediren halk kitlelerinin dile getirdiklerim üzerine suçluluk duyması, düşünmeye koyulması ve eyleme geçmesi ne muhteşem bir ütopya! Elbette zaten okuma alışkanlığından tamamen koparılmış geniş kitlelerin hatta kütlelerin suçları çok daha büyüktür ancak kendisini samimiyetle, iyi bir okur olarak niteleyen herkes, hepimiz edebiyatımızdaki bu piyasacı zihniyetten ve masa-dirsek, kokteyl-göz, yatak-et teması aralıklı süren ödül trafiğinden sorumluyuz…
Geçenlerde bir öykü dergisi, geçen sene (2012) içinde okuyup beğendiğim 5 öyküyü ve yazarlarının kimler olduğunu sordu yaptıkları bir edebi soruşturma içeriğinde. Benim gibi belki de onlarca, yüzlerce yazara sormuşlardır. Onlar soruya hemen cevap verebildiler mi bilmem ama ben soruyla çarpışınca bir an duraladım, düşünmeye koyuldum. Altı üstü 5 öykü canım, dedim içimden, ne kadar güç olabilirdi ki beş isim zikretmek? Çok güç oldu. Geçen sene içinde okuduğum hatta tahammül edemeyip bir kenara fırlattığım bütün öykü kitaplarını, sene boyunca edindiğim öykü dergilerini karıştırmaya başladım. Öyle ya, okumuş olmalıydım beğendiğim 5 öykü. Bir hafta on gün sonra ancak üç isim verebildim cevaben…
Öykücülüğümüz yükselişte!
Şu ya da bu öykü, ya da öykü kitabıyla ilgili doğrudan bir eleştiri getirmeyeceğim ama genel olarak son 15 yıl içinde okuduğum öyküler arasında dil ve kurgu ve anlam hatta ifade bakımından anlatımızın yerinde saymamakla beraber ciddi bir mesafe almadığını gözlemlediğimi de dile getirmek isterim.
Çok şükür ki, özellikle dilde fazlaca özenli, sokağı, gündelik yaşamı, sıradan insanın iç dünyasını yansıtmakta oldukça kısır bir kuşak, TRT Türkçeleriyle beraber artık genç kuşaktan” kopmuş, gün geçtikçe uzaklaşmakta. Aynı kuşaktan bir Kaçan, Küçük İskender de çıktığını gene genellemelerin kaçınılmaz sonuyla yaftalanmamak için not düşmek gerekir mi bilmem?
Şimdi dil açısından pek daha açık görüşlü ve yenilikçi yazımlara, biçemlere açık bir kuşak var sahnede daha çok. Bu kuşağa getirilebilecek dil eleştirisinde anlatım bozuklukları ve yazım yanlışlarına takılıp kalan klasikleşmiş, şekilci eleştiriler olacaktır ancak bence dil eleştirisi yapılırken anlamın, yapı eleştirisinin önüne geçiş sebebinin resmi ideolojide dil ve dilin arzulanan kullanımıyla ilişkilendirildiği gerçekliğinin düşünülmesi gerekiyor. Elbette yazımı ve söylenişi arasında farklar olan bir dil Türkçe ama bugün hızla devinen edebiyatın da ihtiyacının, yazıyla yaşam arasında resmi ideolojinin açtığı uçuruma köprüler kurmak olduğunu söylersek yanılmış mı oluruz?
Misalse öykücülüğümüzün, öykücülerimizin önemli bir güdüklüğü de suskunlukları. Öykü karakterleri hep susuyor, anlatıcı hep anlatıyor. Oysa insan hayatın içinde hep konuşuyor, kendi kendisine konuşuyor, başkalarıyla konuşuyor, başkaları hakkında konuşuyor, konuşuyor da konuşuyor. “Genç” öykücüleri bu yüzden suçlamak kolaycılık olur sanıyorum. Dümdüz bir bakışla pekâlâ onları apolitikleşmekle itham edebilir ve bunun sonucu olarak da toplumdan, toplumsal gerçekliklerden uzak düşmüşlüklerini kulağından çiviyle tavana asabiliriz. Oysa burada olağan şüpheliler ne politik ya da politik sonuçlara yol açan askeri aktörler ne de buna maruz kalmış, yaşadıklarından bile haberdâr olmadıkları bir sarsıntıyı içselleştirememekle kendilerinden çalınmış geçmiş bilgisiyle yüzleşme hakkından mahrum kuşaklar. Olsa olsa şüpheliler bu yüzleşmeyi yapmış, yara bere içinde de olsa atlatmış ve kaleme sarılıp yazmak derdine düşenler değil mi? Karşılarında doğru dürüst bir örnek, çabaları karşılığında hak ettikleri düzgün ve derinlemesine eleştiriyi bulamayan “gençleri” ancak bizim adalet sistemimiz suçlu çıkarabilir!
Bunca lafazanlığın dibine şu sözleri edip sonlandırmak istiyorum bu yazıyı. Yükselişteki öykücülüğümüzde, edebiyatımızın bugününde, hatta zamanı falan da bırakın bir yana da “genç” edebiyatçı, romancı, öykücü, yazar, şair kimdir? Biri bunu bana açıklayabilir mi rica etsem?

Janset Karavin
31 ocak 2013

Görsel: Andrian Bekiarov ~ “Storyteller”

Recommended Posts