...

Portakallar

  • Yeraltı Edebiyatı

‘’Adlandırma, adlandırılan şeyin sürekli olarak adlandırılma uğruna harcanmasını gerektirir’’ diyor Sartre ‘’Edebiyat nedir’’ kitabında. Böylece yeni çağın vebasını başlatıyor. İsim düşmanlığı vebası. Bir üretim biçiminin, bir yeni çabanın adını koymak, ona iftira atmak, şanına leke sürmek anlamlarına geliyor otomatik bir hızla.

İsmin boşaltılan karşılığına marka, statü ve rakam konuluyor. ‘’Şu yayın evinin şu yazarının şu kadar satan kitabı.’’ Ama adlandırma yok. Bu toprakların edebiyatında gizli reklam uygulanmaktadır.

Adlandırma ise muhasebeciliğe ve reklamcılığa girişmeden ‘’neyse o’’ randımanıyla hareket etmeyi yeğliyor. Bu giydiğim kot pantolondur diyerek başlıyor giyinme serüvenine. Bu bir Lewis’dir deyip daha sonra ‘’ben giydiğim şeyi adlandırmıyorum sadece Lewis markası olduğunu bildiriyorum’’ diye avuntular öne sürmüyor. Hile yapmıyor.

Yeni Yeraltı edebiyatını ilk dillendirdiğim zamanlar ‘’Ne oldu, akım mı başlatıyorsun’’ şeklinde geri bildirimler gelmişti. Çok şükür. Basit bir şekilde kendi ürettiği edebiyatı tanımlayan, kendi hastalığına tanı koyan bir adamın akım başlatmaya bir ihtiyacı, bir enerjisi, bir çabası olmamıştı hiçbir zaman. Ama dediğim gibi isim düşmanlığı yaylım ateşi gibi tarıyor karşısına çıkan ne varsa. İsimsizler ormanında herkes kendi ağacını en meyveli, en köklü iddia edebiliyor çünkü. Bir isimleri olsa foyaları ortaya çıkacak belki. Ama isimsizsen, noksandan muafsındır.

“Direk” ya da “direkman” (özellikle böyle yazıyorum; buna değineceğim dile ilişkin ahkâmlar keserken, bir nevi kendime not demem o ki) itiraz ederek başlayayım istiyorum. Bir kere bir şeylere “yeni” dediğimiz anda bu şeyin bir eskisinin var olduğunu kabul etmiş oluyoruz. O halde “yer altı” (ben yeraltı yazıyorum, alet inatla ayırıyor yer ve altı sözcüklerini, çok manidar buldum bunu da) nedir? Yerin altında bir yerlerde üretilmiş edebiyattan bahsediyor herhalde, değil mi? İlk bakışta öyle yani. Ortalama zekâ kâfi bu kadarını kavramaya, gel gör ki o iş öyle değil. Yerin altına bakarken biz, onlar bildiğin kapılarında geleceğin kutsal devletleri holdinglerin bayrakları dalgalanan camdan kulelerde, “piar” çalışmaları yaparak aşırı marjinal yazarlar kurguluyorlar. Aa kuşa bak, demenin çağdaş hali adeta. Buralara çok girmeyeceğim çünkü akademisyen değilim ben. Akademisyenler alaka gösterir, araştırır, belgeler, tezler yazarlar bu mevzuda ileride. Yani umarım öyle olur. Umuyorum bir başıbozuk İngiliz akademisyenin çıkıp memleket edebiyatına sarmasına muhtaç olmayız.

Yeraltı. Sen Bim’e gitmiyor musun kardeş? Ben A101’e gidiyorum ekmek almaya. Yani hangi yerin altı yahu? Yeraltı edebiyatçısı marjinal ötesi, sikimsonik bir hayat mı sürmeli, sürüyor ya da ki, yazdıkları “normal” dışı. Toplumun ötelediği, yalnızlaştırılmış, terk edilmiş, edebiyatın konusu hiç olamamış insanları mı yazıyoruz oğlum biz?

Açıkçası bu konular üzerinde fazla akıl yürütmemiş olsam da grubun misyonu adına bir şeyler karalayacağım. Öyle olmalı şöyle olursa kötü gibi şeyler söyleyemem, çünkü derinlemesine düşünmedim bunları, tamamen kişisel tavırla alakalı olacak bu yüzden.

Edebiyat içerisinde ‘yeraltı’ mevzusunu bir jargon, bir anlatım biçimi olarak görüyorum. ‘Boktan’ bir yaşam yaşayıp ‘boktan’ yaşamları anlatma işinden ziyade, herhangi bir şeyi ‘yeraltı’ jargonunda anlatma olayı. Tabi yeraltı kategorisindeki eserlere baktığımda, benzer konumlardaki temaları görüyorum. Yeni yeraltı diye bir şey ortaya konulacaksa, jargonundan vazgeçilmesini imkansız gördüğüm için, temada özgürlük olması bir yenilik olabilir. (Ne anlattığın değil, nasıl anlattığın önemlidir, gibi.) Ya da başka bir şey ve ben olayı farklı algılıyorum.

Bugüne dek, yeraltı edebiyatıyla ilgili pek çok tanımlamayla karşılaştım. Sanırım Aytaç’ın kullandığı ‘yeni yeraltı’ ifadesi ve bu ifadenin altını doldurduğu çeşitli gerçeklikler, daha önceleri yapılan tanımlamaların en güncel ve en akla yatkın olanı. Birkaç yıl önce, Aytaç’ın tam da bu konuyla ilgili kısa bir videosunu izlemiştim. Aklıma en çok yer eden cümlelerden birinin -ki aslında meseleyi özetler nitelikte olan- ‘Manhattan değil, Mecidiyeköy edebiyatı’, olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyorum.
Bu cümle üzerine düşünmek beni şu soruyu sormaya itiyor: Chuck Palahniuk, Irvine Welsh, Ingvar Ambjörnsen, Philippe Djian, bu topraklarda yaşayan, cebindeki parayla sigara mı alsam, tavuk döner mi yesem diye düşünen birisi için ne kadar yeraltıdır? Bu soru üzerinden, yeraltı edebiyatının günden güne ticari bir etikete dönüştüğünü, yaşadığımız toplumun gerçekliklerinden uzaklaşarak yeniden kurgulandığını görüyorum. İşte tam bu nokta da Aytaç’ın ‘Manhattan değil, Mecidiyeköy edebiyatı’, cümlesi bir uyarı levhası gibi zihnimde beliriyor. Bu süreç sanırım sevgili Janset Karavin’in de ‘Eski Yeraltı’ adlı yazısında dikkat çektiği gibi, ‘Türkilizce’nin’ yaygınlaşmasına hız kazandırıyor.

...

Yeraltı edebiyatının günümüzde yalnızca Kadıköy sokaklarında, elinde şarap şişesiyle ağır ağır yürürken göze kestirilmiş olan hoş kadınlara yanaşıp Freud’dan dem vurmanın ötesine geçmiş (geçebilmiş) birçok yazar var ülkemizde.
Bu konuda fazlaca doluyum.
Yazdığım öyküleri inceleme fırsatı bulduğunuzda şunu göreceksiniz; vicdanımı rahatlatmaya çalışıyorum. Kendimi ifade ederken bu dili kullanıyor olmama rağmen yerin üzerine gözlerimi asla kapatamadım.
Ben kendime hâlâ yazar diyemiyorken insanların edebiyatı kendilerine amaçları uğruna araç olarak yapıştırmasını anlayamıyorum. Kaldı ki “yeni” başlığı altında böyle bir işe girişilmesi, garip. O halde ben de şunu eklemek istiyorum.
“Toplumcu Yerlatı Edebiyatı”

Bilindiği gibi yeraltı şeysi birkaç element üzerinden döner. Bunların en başatları alkol ve uyuşturucudur ve envai çeşit madde. Bize batının sunduğu ve batının şekillendirdiği edebiyat %90 budur. Dönelim Türkiye’ye.

Sen bir bok yaşamamışsın. Ne bir Reform ne bir Rönesans ne bir Sanayi Devrimi ne bir, en kötü bir Gotik edebiyat geleneği. Bir bokun yok. Sınıfsal bilincine varamamış bir topluluk. Hatta yazar-çizer. Hâlâ bedevi kanunları üzerinden dönen bir yürütme-yasama-yargı sistemi. Peki biz napcaz? Söyleyeyim. Türkiye’de yeraltı varoşlarda döner. Yani senin lümpen illegali iyi bilmen gerekli. Eğer bunu bilmiyorsan yazdığın yeraltı olmaz, yerüstü sokak, bar içmeleri hezeyanları olur. Şöyle çaktık junkı moruk, olayından bir adım ileri gidemezsin.

Türkiye’de, ne yeni ne eski, yeraltı edebiyatı yoktur. Çünkü bunu yapmaya çalışan kardeşlerim yeraltının varoş gayrimeşruda döndüğünü bilmezler. Onlara göre yeraltı içmek ve sıçmaktan ibarettir. Türkiye’de yeraltı var. Fakat bu yeraltı barda değil mahallede. Son dönem bu yavaş yavaş sinemaya ya da Youtube dizilerine yansımaya başladı. 01 dizisi ve Benim Varoş Hikâyem bunlara örnektir. Gerisi boş laftır. Yancının Aşkı kitabımın Mahalle bölümü dikkatle okunursa bu dediklerimin şiirsel olarak somutlaşmış halini de görmüş oluruz.

Ailesinden, okulundan, büyüğünden, bücüğüne kadar kendi varlığını başkasının imhası, yokluğu üzerine kurmak temelinde eğitilmiş, eğitilmekte olan ağır hasta bir toplumuz. Böylesi bir toplumda edebiyat ve sanat, biz üretenleri -ilk akla gelenin aksine- bu durumdan muaf tutmuyor. Evde, sokakta, çarşıda ceza, hapis, işkence, linç, ölüm vb. olarak dışa vurulan toplumun temel hastalığı imha, edebiyat ve sanat ortamında görmezden gelme, hiçleştirme vandalizmi olarak karşımıza çıkıyor. Bununla kalmıyor içimize yerleşiyor. Siz yokmuşsunuz gibi davrananlara zamanla yokmuş gibi davranmaya başlıyorsunuz ve tersi. Şair Müslüm Yücel’in bir şiirinde geçen; “birbirimizi karşılıklı olarak reddedelim” noktasına geliyoruz hep beraber…
Ortam birbirini gizliden gizliye takip eden, birbirinin ne yaptığını iyi bilen ama varlığını hiçe sayan ya da hiçleştirmeye çalışan vandal kişi ve gruplarla dolu. Ve maalesef yeni yetme kalemler bir grup içinde ya da birinin yanında kendilerine yer açabilmek için bu vandallığın bir parçası haline geliyor. Bu vandallığın içinde nesnel bir eleştirinin ortaya çıkması imkânsız! Hal böyle olunca “iyi şeyler, bunu hak eden eserler, bir gün muhakkak gün yüzüne çıkar” söylemi haybeden bir teselli olmaktan öte bir şey ifade etmiyor. Olanımız yok, olmayanımız var gibi. Yani aslında hepimiz yokuz da “mış” gibi yapıyoruz.

Açıkçası gerek yoğunluktan, gerekse de olabildiğince çok insanın fikir belirtmesini beklediğimden uzun soluklu bir cevabı geciktirdim. Şimdi artık zamanıdır sanıyorum.
En başta böyle bir tartışma zemini oluşturduğumuzda Düşülke’de iki handikapla karşılaştık ki bunlardan da sonuçlar çıkartmalıyız diye düşünüyorum.
Birincisi, aramızdaki kişisel çekişme, çekememezlik yahut düşmanlığa varan tavır takınma halleriydi. Ben omurgasız mıyım lan, diye sordum ister istemez kendime; neden herkesle aram “ılık” benim? Bu durumun ön yargılardan ibaret olduğu kanaatindeyim çünkü aslında ya birbirimizi okumamışız yahut da hiç yüz yüze gelmemişiz, ki bu büyük bir eksiklik. Korkarım hepinizi bir tek ben okudum! Laf sokma bacım, ben de okurum, diyen varsa yazsın bana, Düşülke’den çıkan bütün kitapları yollayabiliriz.
İkincisi, aslında ilkiyle ilintili; aslında yeraltı edebiyatını “sahiplenen” çevrelere duyduğumuz ortak öfkenin cevaplarımıza yansıması ve bu öfkeyle verilen cevaplardaki bazı ifadelerin doğrudan ya da dolaylı olarak bizi hedef aldığını düşünerek üstümüze alınmamızdı. Basitçe bu yargılama refleksinden vazgeçerek, birbirimizi sokakta, yatakta değil de düşüncelerimiz üzerinden değerlendirecek olursak sanıyorum bunları kolaylıkla aşabiliriz. Çocukluğun lüzumu yok özetle.

‘Çoğunluğunun psikotik ya da nevrotik davranışlar sergilediği, türlü-türlü ilaçlar kullandığı bu canım ülkede ‘’dengesizliği’’, ‘’dengesiz eylemleri’’ sürekli ( tercihen ya da değil) sistem dışı kalmış karakterler üzerinden işlemek sistemin bu insanlarla ilgili kara propagandasına alet olmaktan başka bir şey değildir. Bu anlamda, Türkiye’de ‘’yeraltı’’ ya da ‘’sokak’’ edebiyatı yaptığını iddia eden çoğu yazarın burjuva ahlakının, aile yapısının, toplum modelinin perdecisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz’

LOKMAN KURUCU
…………………………

Elbette ki konuyu Janset’in soğan koklaması üzerinden işlemeyeceğim ama bazı önemli noktalarda yazdıklarımı çarpıtmış olması ‘’acaba soğan koklayıp da mı okudu’’ düşüncesini yarattı bende. Neyse, geçelim!

Söyleşide özel olarak birinin yazdıkları üzerinden bir değerlendirme yapmadığımı belirtmek isterim. Genel olarak ‘’yeraltı piyasası’’ ile ilgili düşüncelerimi kısa-kısa aktarmaya çalıştım.
Bu yazıda da öyle olacak. ..

...