...

Janset Karavin

Janset Karavin

Yazar Karnesi

Kaç Kere Pozisyon Hatası'na Düşmüş
Ne Sıklıkla Yazıyor
Düşülke Kitaplığında Kaç Kitabı Var
Köşesi Var Mı Köşesi
Başka Neler Yazmış

Ohooo

POZİSYON HATASI'NA SON DÜŞEN

21 Temmuz ~ Janset Karavin

Erlend Loe’nun Dopller’i hakkında bir yazı yazmaya oturduğumda aklımda birçok soru işareti vardı. Bu soru işaretleri daha okurken belirmişti hatta.
Birincisi, yazdıkları tv dizisi falan olmuş, popüler kültüre bunca bulaşık bir Norveçlinin kitabı hakkında yazacaktım. İkincisi Doppler bir erkekti, hatta tabiri caizse ki bence caiz, “sapına kadar erkekti” yer yer kendisini tanımlayan bir nesne olarak sunduğu o koca aletiyle. Gerçi bununla gurur durmak şöyle dursun, bu durumun hayatını ne denli güçleştirdiğinden dem vuruyordu ama gene de illa bahsediyordu ki bu durumda, bu koca aletli Doppler hakkında yazmak bana mı kalmıştı? Üçüncüsü Doppler karakteri Thoreau’nun mezarında ters dönmesine sebep olacak kadar çelişkili değil miydi, söylemi ve eylemi bakımından.

 Neler Yazmış Neler

Şiir
25%
Öykü
0%
Deneme
15%
Alengirli Yazılar
60%

Meczup Münzevi

Kendileri pek ciddiye alınacak biri değildir. Altı üstü yazar işte. Pantomimci, kuklacı, grafik tasarımcı, editör, boyacı, sıvacı vesaire. Üstelik meczup ve münzevi.

Bu Hafta Pozisyona Girenler

Kimler Geldi, Kimler Geçti

Janset Karavin, Süleyman Berç Hacil, Tamer Dursun, Aytaç Ars, Altay Öktem, Hatice Kökoğlu, Müslüm Çizmeci, Onurhan Şahin, Orkun Atila, Arzu Lermioğlu, Ezgi Kutlar,  Lokman Kurucu, Mustafa Çatıkkaş, N. Toygar Ateş, Mazlum Çetinkaya, Gül Fulya Yüksel, Zeliha Demirel, Uğur Kocataş Menteş, Tuğba Dinçmen,  Erdi İnci, Baran Güzel, Mustafa Kasar, Ahmet Ergün, Deniz Başar, Sena Demirel, Derya Biçer, Kemal İster, Deniz Çağlar, Hüseyin Karataş, Ayşegül Özkan, Birican Güneri, Müge İplikçi, Halis Karabenli…

 Bak Bunlar Çok Okundu

 İnsanlığa İkea Marka Bir Vasiyet

Aytaç Ars

1300 Küsur kez okumuş...

 Maalesef Gol Oldu

Janset Karavin

1200 küsur kez okumuş...

 Allah’ım Pas Ver!

Birican Güneri

900 küsur kez okumuş...

Köşe Vuruşu

Kıbrıs Defterleri

Janset Karavin

KIBRIS DEFTERLERİ

Merhaba Dünyalı! Bak, Bu Necefli Maşrapa

TRT çok bozdu. Bozdu bozdu ha bozdu, artık bozmaz, daha ne bozacak dedik, ama o gene bozdu.

Bir zamanlar, eski güzel günlerde, yani o zamanları mumla arayacacağımızı bilmediğimiz güzellikteki o günlerde TRT zurnanın zırt dediği yerde, çat diye yapıştırırdı bir manzara resmi: Manavgat Şelalesi, Pamukkale, ya da manzara mı bitti, necefli maşrapa. Tam zırt dediği yerdeyiz zurnanın. O necefli maşrapa her gözümü yumduğumda canlanıyor gözlerimin önünde artık. Arıza geçmek bilmiyor. Arıza kanun hükmünde kararnamelerle üç aylar üç aylar uzadıkça uzuyor. Uzun uzun kavaklar, uzun olur gemilerin direği ve hatta minareler süngümüz, ya Allah, bismillah, ah aah…

KIBRIS DEFTERLERİ

Kırk Biir, Kırk İkii...

Bu mayıs 41’ime basacağım umuyorum. Kırkım çıkmış gibi hissetmeme bunun sebep olduğunu düşünmek istesem de ben, her gün olan biten “yeni” bir şey (gerçi yeni, sürekli tekrar etmez kendini, etmemeli, etmeyendir ya neyse) kırk yıldır doğru bildiklerimin eğri olduklarını yüzüme çarpa çarpa geçip gidiyor.
Yaşanmışlıklar gibi bir iz bırakıyor bunlar; keşke öyle su gibi akıp gitseler, ruhumda, vicdanımda iz bırakmak bir yana beni temizleseler. Öyle olmuyor yazık ki.

     Okuma yazmayı bir başıma söktüm, tarih kitaplarının ne mağluplarca, ne de meydanlarda ölerek birilerini galip kılanlarca yazılmamış olduğunu da kendim öğrendim.
Kavgadan kaçılmayacağını, ama kavgada bile insan kalmanın ne demek olduğunu gene o savaş meydanlarına kendi doğruları için başka insanların değil, önce kendi canlarını koyanların kaleminden okudum.
Ben de kendimce verdim hayatla kavgamı, daha bitmedi bu kavga; düştüm, kalktım, itilip kakıldım, yaralandım, hasta düştüm, mağlup oldum, irili ufaklı zaferler kazandığım da oldu ama ciğeri beş para etmez ikiyüzlü korkakların elinin eteğinin öpüldüğü bugünleri görünce fark ettim ki, kırk yıllık ömrümde hiçbir zaman bu denli eğri yolda yürüdüğüm hissine kapılmamıştım.

KIBRIS DEFTERLERİ

Umut Ateşi Nöbeti

Bir sabitin, çivinin başını gömer gibi tepesine sertçe vururcasına bir kez daha altını çizelim: Yıllardır söyleyegeldiğim, yazdığım gibi Gülen Cemaatine ve diğer tüm din temelli öbekleşmelere karşı oldum, olacağım. Cemaat önderleri denen şeyhler, hacılar hocalarla istişare eden Cumhurbaşkanı profiline karşı olduğum, olacağım gibi.

Bir insana dini inanışının sorulmasının bile çok büyük bir ayıp olduğu öğretilmişti bizlere yetiştirilirken. Selamın aleyküm, inşallah, maşallah, maazallah gibi lafların ancak dini bir ritüelin gerçekleştirildiği mekânlarda sakınmaksızın kullanılabileceği, hatta o an ve o mekânda kullanılmasının daha doğru olacağı, bunların gündelik hayatta kullanımının kırıcı, endişe yaratıcı hatta istenmese de ötekileştirici olabileceği öğretilmişti.

KIBRIS DEFTERLERİ

Mış Gibi

Bazen artık büyüdüğünü fark edersin ya hani, en çok da oyun oynayan çocukları seyrederken gelir başıma benim bu. İçimde çok eskiden kalma, ama kuvvetli bir his uyanır ki, sanki kabuk tutmuş bir yaranın kaşınıp yeniden kanatılması gibi bir hatırlama ânıdır bu: Cezalandırılmış, eve tıkılıp kalmışım ve arkadaşlarım sokakta oyunlar oynuyorlarmış…

Geçer gider sonra, uçar, uçuverir. Bir an kendimi küçücük zannederim. Annem şimdi görüp camın önünde somurtarak oturup, neşeli haykırışları kulaklarımızı gıdıklayan çocukların oyunlarını seyrettiğimi, dayanamayacak, bir bahane uydurup beni sokağa yollayacakmış gibi. Mış gibi işte. Sadece mış gibi. O “mış gibi,” gözünü kan bürümüş bir canavar, hırsından kudurmuş, küçük hesaplar peşinde koşmaktan yorulmayan bir insan acımasızlığıyla, bir anda büyütür beni. Ah zihnim, etim, düşlerim, uyandığım gün, ah! Ne zaman büyüdün çocuk…

KIBRIS DEFTERLERİ

Ben DeKalktım Kıbrıs'a Geldim...

Merhaba, ben Kemalist Cumhuriyetin Kemalist edemeden yetiştirdiği son kuşaktanım. Zaten ömrüm hep sonlara yahut ilklere tanıklıkla geçti. İlk kadın başabakandan tutun da memlekete kesin dönüş yapan Alamancılara, kasetlere, teyplere, telsizlere, harçlıklarımızı yatırdığımız video oyunları dükkânlarına, beta-vhs videolara, enflasyondan develüasyona, oradan koalisyona ve dahi konsolidasyona kadar… Ankesörlü telefonlara jeton sarkıttım, kartların manyetik şeritlerine oje sürdüm, polis telsizi kadar olan takoz Nokia cep telefonumda Aycell hat kullandım; kafa ayarı yaptım atariye tornavidayla, pc icat olunca telefon kablosunu modeme takıp, üzerine yastıkla bastırarak modemden gelen o ilahi internete bağlanma çığlıklarını sakladım annemden babamdan; televizyonda Anıtkabirde düzenlenen bayrak törenini izledim, bayrağın ne kadar kırmızı göründüğünü merak ettiğim için; beta, vhs kasetlere çizgi film kaydettim; yaz aylarında kaldırımlara dek sarkan ahşap direkler arasındaki elektrik tellerine uçurtmamı taktım; burnunda halka, göbek atan ayı, bozacı, macuncu, keten helvacı gördüm, mahalleye gelen portatif dönme dolaba bindim; “Var mı buz gibi soğuk sudan içen!” diye bağırarak pazarda su da satmışlığım var ki, o zamanlar su daha pet şişeye girmemişti, kamyona yükledikleri damacanalarla su satarlardı sucular, apartmanların mahalle çeşmelerini ezdiği semtlerde…

KIBRIS DEFTERLERİ

Bye Bye Panpa!

Yeryüzünü, görünmez kırmızı çizgilerle parçalayıp işgal eden, insanların diledikleri yerde yaşama, ölme hakkını gasp edenler “devletlerdir.” Hangi yönetim biçimi, bayrak ya da uydurulmuş kutsallara tutunuyor olursa olsun, hiçbir devlet yeryüzünün, insanlığın mecburiyeti olamaz…

Bu mecburiyet hissini, handiyse Anadolu kasabalarından bozma şehirlerindeki adları otomatik olarak Cumhuriyet olan ama aslında Mecburiyet Caddelerinden sonra, iliklerinize kadar hissedeceğiniz koca bir ada var pasta gibi ortasından ikiye bölünmüş: Kıbrıs…

Yeni bir işgalci yaratmak, yeni kutsallar kurgulamak, yeni mecburiyetler oluşturmak için de tetiğe bastıran her “yapı” insanlığa ihanet eder. Bu “yapı” var olan bir işgalci de olabilir ki, çoğu öyledir; yasaları koyanın, kendini “yasal” ilan edişi komedyasında uyuyan insanlık, uyan!

Alengirli Söyleşiler

Dünya Küçük

Söz Özgür Olmayınca Yitip Gideriz

Rafik Schami

Söyleşi: Meltem Demir Slonate

Rafik Schami, 1946’da Şam’da dünyaya geldi. 1971’de Almanya’ya göç etti. Heidelberg Üniversitesinde kimya okuyup 1979 yılında aynı üniversitede doktorasını yaptı. Günümüz Alman edebiyatının en önemli yazarlarından biridir. Kitapları 27 dilde yayınlanmış bir çok ödüle layık görülmüştür. Bunların arasında Hermann Hesse, Chamisso, Nelly.Sachs ve Unutmaya Karşı Demokrasi İçin ödülleri yer almaktadır. Rafik Schami 2002 yılından beri Bavyera Güzel Sanatlar Akademisi üyesidir. Yayınlanmış eserleri arasında Bir Avuç Yıldız (1987), Gece Masalcısı (1989), Dürüst Yalancı ( 1992), Sevginin Karanlık Yüzü (2004), Yüreklerdeki Şam (2006), Hattatın Sırrı (2008), Kocasını Bit Pazarında Satan Kadın (2011), Makarna Salatası Adında Bir Alman Tutkusu (2012), Cesaret, Onur ve Söz (2013), Mario Ustanın Yaramaz Kuklaları (2014), Widu’nun Kalbi (2014), Sofia, veya Tüm Öykülerin Başlangıcı (2015) bulunmaktadır.

Yıllar önce bavulu ve umutlarıyla geldiği ülkenin en önemli yazarlarından biri bugün Rafik Schami. Kendisiyle çocukluğundaki Şamı, öykü anlatıcı-larını, Türk edebiyatını, Suriye’yi, yeni kitabını, özgürlüğü konuştuk.

  • Sayın Schami, 44 yıldan beri Almanya’da sürgünde yaşıyor, öykülerinizde ise sürekli Şam’a geri dönüyorsunuz. Bu sizin bir parçanızın daima çocukluğunuzun Şam’ında yaşadığı duygusunu uyandırıyor. Harikulade bir şehir olan Şam sizin için ne ifade ediyor?

 

Gerçekten de öykü ve romanlarımın neredeyse hepsi Şam’da geçiyor. Bu tamamen duyduğum özlemle ilgili, çünkü 44 yıldan beri şehrime gidemiyorum. Kısacası kovulduktan sonra edebiyat vasıtasıyla şehre arka kapıdan girebilmek için yazıyorum. Fakat bu aynı zamanda şehri herkesten daha iyi tanımamla da ilgili. Zaman içinde şehirle ilgili belgelerden oluşan bir kütüphanem oluştu. Bu arşiv sayesinde ve özgür olmam nedeniyle Şam’da yasayan bir yazardan çok daha iyi araştırma yapabiliyorum.

 

 

  • Arap dünyasında geleneksel olarak bir sözlü anlatım kültürü vardır. Siz bizzat harikulade bir ‘öykü anlatıcısı’ olarak bu geleneksel anlatımla Batının yazılı anlatımı arasındaki dengeyi mükemmel bir ustalıkla kuruyorsunuz. Bu harmanlamayı yaparken hangi unsurları dikkate alıyorsunuz?

 

Sözlü anlatım sanatının unutulmaktan kurtarılarak 21. yüzyıla taşınması gerekmektedir. İnsan anlattığı süre boyunca umut besler. Sözle anlatmak, reşit olmak, cesur olmak, başkalarını bilinçli şekilde bilgilendirmek demektir. Özgürlük, reşit vatandaşlar talep eder. Ben ne prenseslerden ne de kimi halifelerden bahsetmek istiyorum. Kahramanlarım her sokakta, her köyde karşılaşılabilecek insanlardan oluşuyor. Bu sanatın Almanya’da kabul görmesi ise benim şansım oldu. Dün Tübingen’de gerçeklestirdiğim etkinliğe 1200 seyirci katıldı. Otuz yıldan beri bu sanat uğruna sabırla yürüttüğüm çabaların böyle meyveler vermesi beni çok mutlu ediyor.

Kulis Muhabbetleri

Baba Zula söyleşisi pek yakında!

Maksat Şöhret Değil Efsane Olmak – Flört

Söyleşi: Janset Karavin & Ezgi Kutlar

Çağatay Kehribar ve Ata Akdağ

Flört’le Kıbrıs konseri öncesinde, eski-yeni albümlerinden, teknolojiden, 70’lerden, 80’lerden tutun da paradan puldan, şandan şöhrete kadar nelerden nelerden lafladık…

“Türkiye’de zaten belli bir kararlılıkla devam etmek zorundasınız. Flört müziği gibi bir müzikten bahsediyoruz; onun geçmişinde Kim Bunlar, Bekârlar var. Düşünün bir, 1991 yılında ilk kez sahneye çıktık; 1991 neydi? “Bastın, faka bastın, beni fazla hafife aldın…” falandı yani, anlatabildim mi? Ya da Takmış takıştırmışlardı, Kıl Oldum Abi’lerdi ve biz müziğe daha yeni başlamıştık. Bizim yaptığımız müzik tarzı o zaman da böyle bir şeydi aslında. Artık tabi çok gelişmiş, bir şekilde olgunluğa erişmiş bir tarz ama çıkış noktamız bu yani aslında. Kendi kulvarımızı yarattık biz. İnsanlar bunu söylüyorlar bize, evet, biz kendi kulvarımızı yarattık. O yüzden de kendimize bir rakip görmüyoruz, kendimize özel bir hedef koymuyoruz, çünkü bizim nereye gideceğimiz belli olmaz. Burada da kalabiliriz, biraz daha ileri de gidebiliriz, ama belki efsane de olabiliriz.”

Ozan Kotra ve Timsah

Dünyalı Olmak Uzlaşmayı Bilmektir – Bülent Ortaçgil

Söyleşi: Ezgi Kutlar

 Mesela az evvel bahsettiğim hafif dünyalı olmanın -sanki bana öyle geliyor- getirdiği birtakım özelliklerden bir tanesi de uzlaşmayı bilmek. Başka egoları da kabullenmek, daha doğrusu kendi egonu iyi törpülemek gibi şeyler bana aşılamış olmalı ki, beraber çalışmaya çok yatkın biriyim.

Kütleyi Değil, Işığı Yontarız… – Mehmet Aksoy
“Böcek Ev”

Söyleşi: Zeliha Demirel

Gün boyu değişen ışığa göre ve ışığın açısına göre heykelin anlamı da değişir. Mesela bazen öyle olur ki, öğlen sıcağında kontrastlar inanılmaz çoğalır, siyah beyaz olur ve griler biter. Heykeltıraş bunu da düşünmek, konuya ve içeriğe göre ışık ayarlamasını yapmak zorundadır. Onun için heykel biraz da ışığı yontma sanatıdır, aslında kütleyi değil ışığı yontarız biz.

Algılamak ya da Algılamamak, İşte Bütün Mesele Bu! – Linda Fraim

“Ebenin Dantelli Donu”

Söyleşi: Janset Karavin & Ezgi Kutlar

Müşterileşmek Değil Müşterekleşmek Şart – Ömer Madra “94.9 Açık Radyo”

Ebenin Dantelli Donu kitabı üzerinden Yrd. Doç. Dr. Linda Fraim ile Aile Terapistliğini konuştuk…

Aile danışmanlığı hizmeti alan birinin özelikle ailesiyle bir sorunu vardır; bunu ailesine nasıl dile getireceğini bilemez. Onunla belki stratejiler geliştirilebilir veyahut da çözülemeyecek bir problem vardır ve var olan problemle nasıl baş edebileceğini gösteren beceriler öğretilebilir. Ya da madalyonun diğer yüzünde ailenin içinde bir üçgen varsa; özellikle boşanma evresinde olanlarda anne, baba, çocuk arasında gelişen bu üçgeni kırmak adına, anne-babayı ayrı, çocuğu ayrı tutarak bununla ilgili stratejilerin geliştirilmesi ve ailenin yaşam kalitesini arttırmak gerekiyor. Ama bizdeki anlayış böyle değil; kadın mesela gidiyor ya da aileyle beraber gidiyor doktora, ardından kayınvalide arıyor: “Benim kızla, damat sana gelmiş,” deyip bilgi almaya çalışıyor; kolektiflik dediğimiz olguyu burada da görüyorsun. “Bilmem, bana mı gelmişler?” diyorsun; hasta gizliliği denen bir şey var ve bu bilgi paylaşılmaz, paylaşamıyorsun. Bu sefer de: “Sen ne bilirsin ki!?” deyip, çat diye telefonu yüzüne kapatıyor. Bu sabah bir arkadaş şöyle dedi: “Doktora ben götürdüm onu, sonra da gidip sordum.” “Ee bilgi verdi mi peki doktor sana?” dedim, “Verdi,” dedi. Normalde vermemesi gerekiyor, yani danışanı sen götürdün diye bilgi alma hakkına sahip olmuyorsun. İşte bunun için bizdeki algı ne yazık ki çok negatif bu konuda. Elin kanadı vs. doktora gittin; bunda bir sıkıntı yok, tamam. Dertlerinden uzaklaşmak isteyenler direkt psikiyatra koşuyor; yüzleşmek istemiyorlar, böyle olunca da tabii, bizim imajımız adımız çıkmış ona, inmez dokuza hikâyesine dönüyor.

Kadını Bastıran Zihinler Sanata Da Karşıdır – Derya Alabora

Söyleşi: Tuğba Dinçmen

Balkon, Ay Tedirginliği, Donmuş, Oyunu Bozun, Sevim Burak’ın Yanık Saraylar’ından uyarlanan, Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse gibi, içimize işlemiş oyunlarda birbirinden başarılı karakterleri canlandıran; belki de birçoklarımızın, 90’lı yıllarda rol aldığı televizyon dizisi Şaşıfelek Çıkmazı’yla ya da birçok filmdeki başarılı performanslarıyla sevdiğimiz Derya Alabora’ya, Çukurcuma’da, Café Lumiere’de rastgeldik…

 “Üzerinde yaşadığımız dünyayı kurguluyoruz. Daha doğrusu birileri, bizim adımıza kurguluyorlar. Kurallar koyuyorlar, yasaklar getiriyorlar. Hem bizim devlet yapılanmamız, hem de başka devletler, halklar hakkında karar veriyorlar. Tabii ki bu durum, aynı zamanda, olması gereken bir şey. Yani insanları belli kurallarla, yönetmek. Ama burada yanlış olan şey, bizim hiç söz hakkımızın, hatta hiç hakkımızın olmaması. Bütün roller, onların istedikleri gibi dağılmış. Yasa koyucular, ahlâk savunucular, kendi çıkarları için, bizi istedikleri kalıba sokup, oturdukarı yerden rahatça yönetebiliyorlar. Ve bütün hayatımız bize biçilen rolleri oynamaya çalışmakla geçiyor. Bu rollerin içindeki en büyük rol, suçlu rolü. Günlerimiz, gecelerimiz, kendimizi temize çıkarmaya uğraşmakla geçiyor. Hatta Kafka’nın da söylediği gibi, suçlu olarak dünyaya gelip, hepimiz kendi suçumuzun ne olduğunu bulmaya çalışıyoruz.”

Dünyanın En Uzun 50 Metresi – Neşe Yaşın

Söyleşi: Ezgi Kutlar

...

80’li yıllarda Kıbrıs’ın bölünmesine karşı tepki olarak Lefkoşa’nın güneyinde yaşayan, kendi deyişiyle “dünyanın en uzun 50 metresi”ni barış için kat eden yazar Neşe Yaşın’la Kıbrıs’ı, edebiyatı, özgürlüğü konuştuk…

Bir yandan çok olabilecek bir şey bir yandan da zor bir şey. Bizi olumlu düşünmeye iten bir neden, insan potansiyeli. Kıbrıs’ın her iki tarafında bunu gerçekleştirebilecek insan potansiyeli var. Bir yandan da bu bölünmeden çıkar elde etmiş, bu bölünme sayesinde kimlik bulmuş ve de bölünme sonrasında uzmanlaşmış bir politik elit var… Ve bu bölünmeden ötürü ekonomik çıkar sağlayan bir kesim de var. Bunlar eğer Kıbrıs bir gün birleşse bundan çok fazla etkilenecekler, işlerini güçlerini kaybedecekler. Bu kesim bir biçimde birleşmeye engel oluyor. Sadece bu kesim engel olmuyor tabii ki çok daha karmaşık bir sorun bu sorun. Mesele Kıbrıslılar tarafından da çözülmesine izin verilmeyen uluslararası bir mesele. Türkiye işin içinde, Yunanistan şimdi biraz geri dursa bile işin içinde, İngiltere, Amerika işin içinde. Sinsi planlar olabilir. Diplomatik dilin iki yüzlülüğü söz konusu. Bu “görüşme masası” denen masa bir ülkeyi birleştirmek için kurulmuş bir masaya hiç benzemiyor. Sanki bir şirket birleştiriliyor ya da iki şirket birleştirilip yeni bir şirket kuruluyor gibi. Bu düzeyde tartışılıyor. Son derece steril ve halktan kopuk bir ortamda, herkesin unuttuğu bir yerde gerçekleşen görüşmeler… O masada bir anlaşma çok zor ama belki çıkacak.

Barış sokakta kurulur. Dünyanın her tarafında insanlar sokaklara çıkıp büyük gösteriler yapmadığı sürece değişme olmamış. Bütün değişimler böyle olmuş… O yüzden o masa o kadar kopuk ki insanlardan. O masa bir satranç odası, orada bir satranç oynanıyor, bir güç savaşı var o masada; bir barış masası değil. İşte belki bu değişecektir. Belki Akıncı’yla farklılaşabilecektir. Biraz umutluyuz ama zor, Akıncı’nın işi de zor.

Okur Çook Usta Bir Kalp Kırıcıdır

Söyleşi: Mine Genç

Mine Genç, Levent Karataş ile “Bir Dünyalı-nın Mesafesi” Bahtı Açık Olsun için söyleşmiş…

Okur, piyasa ve ödül konusunda bir algıda seçicilik tecavüzüne uğramıştır ve Prens Mişkin’in “Evlenin benimle Maria Philipovna,” tiradını bir budala gibi unutmuştur. Ve klişenin dışına çıktıkça mesafeleri olan ve uzaklaşan okur olmuştur. Artık usta bir hipermarket alışverişçisidir ve seçtiği konserveler, onun için hazırlanmış akıllı şefler tarafından yine mutfakta (emperyal dünyalıların izin verdiği kadar) barkodlu, ama adına “yeraltı” dedikleri bir üründür aslında. Şiirin ve okurun durumu budur! “Okur çook usta bir kalp kırıcıdır” çünkü bunları konuşur, bunları okur ve diğer edebiyatın zor dünyasının içine girmediği gibi, olmamış, dediği kitabı ya da şiiri sahaflara satar. Bu olmamış hırçınlığı uçar ve şairi bulur. Okur kolaylığı seçmiştir ve en zor denklem, dediği bir uç edebiyatla beslenir. Buzdolabındaki bir kedi mamasıdır aslında, okur onu ciğer ezmesi zanneder, ayrıştıramaz. Ona tanınan özgürlük hapishanesinden çıkamaz.

Bir Yazar Ki…

Malaussene Efsanesi – Daniel Pennac

Alengirli Mecmua

Orkun Atila

Hiçbir şeye neden olmadan her şeyden sorumlu olmanın Fransız hali…

İsa : İlk taşı günahsız olanınız atsın!

İnsanlık : La taş yok mu, taş?

Suçlanan hep ötekiydi.

Adem Havva’yı, Havva Şeytan’ı, Şeytan da Tanrı’yı suçladı. Hitler Yahudileri, Stalin Troçki’ yi suçladı. Yoko Ono Beatles’ ı yıkmakla, Lee Harvey Oswald Kennedy’i öldürmekle; Alfred Dreyfus hain, Agnes Sampson cadı, Sacco ve Vanzetti cinayet ile suçlandı…

Bizden başka herkesin suçlu olduğu kanlı bir oyun oynuyoruz Yaradılış’tan bu yana. Şahadet parmağımız her daim ötekini işaret ediyor: “Sen, ey günahkar!..” Kadim bir gelenektir: Günahlar istiap haddini aşınca iki keçi getirilir. Bir tanesi af dilenmek için Azazil’e kurban edilirken öteki de – İsrailoğulları’nın tüm günahını sırtlanmış bir halde – çöle salınır. Günah keçisi: Günah bizim dışımızda, günahkarlar bizden uzak olsun…

Biz böylesine bir işgüzarlık peşindeyken ezber bozan bir adam çıkıyor kaşımıza: Benjamin Malaussene. Çöle salınan talihsiz keçinin maaşa bağlanmış versiyonu. Bu profesyonel günah keçisinin görevi, büyük bir alışveriş mağazasında Kalite Kontrol Sorumlusu adı altında, kızgın müşterilerin tüm öfkesini üstüne çekip kendine acındırmak ve bu sayede mağazanın mümkün olan en az zararla vartayı atlatmasını sağlamaktır. Şikayetçi olmaya gelmiş müşterinin karşısında oynadığı mağduriyet oyunu sayesinde kızgınlık hissi acımaya dönüşür ve zarara uğramış müşteri herhangi bir tazminat istemez; yeter ki Bay Malaussene kendisi yüzünden zorda kalmasın. Hele de işini kaybetmek mi? Buna hiç gerek yok! Yarım düzine kardeşe, saralı bir köpeğe ve kimsesiz yaşlılara bakan bir adama bunu yapmak istemeyiz…

Birçok Kafka anlatısı gibi Dava’nın da yarım kaldığı söylenir hep. Oysa bence hiçbir hikâyesi yarım kalmış değildir Kafka’nın; hepsi, daha o yazıyorken çoktan bitmiştir.

Böylesi bir hal, yani benim ‘metnin intiharı,’ diye de tanımladığım; yazarının henüz hikâyesinin bitmediğini düşündüğü, yazacaklarıyla bütünlüğe erişeceğini varsaydığı bir ânındayken yaratım sürecinin, zamanın kırılarak, hikâyenin aslında kendisini çoktan bitirmiş olması hâli bir tür felakettir. Ancak, “o daha yazıyorken çoktan bitmiştir,” diyerek anlatmaya çalıştığım hal Kafka’da, eskilerin nevi şahsına münhasır dedikleri, özgün bir hikâye anlatıcılığı biçimidir sadece. Gündelik dilde hepimizin belki yanlış olduğunu bildiğimiz halde hep söyleyiverdiğimiz gibi: “Felaket güzel” bir haldir bu üstelik.

Biraz da Kafka’nın yaşamı sinmiştir bu yarım kalmışlık içindeki ‘aslında tamamlanmışlığa,’ çünkü onun bütün yaşamını, zamanın içinde eriyip gidecek olan ‘olup bitenden’ ayıracak, damıtacak olursak, elimizde, zamanda asılı kalan beklemek, ne kadar iyi, ne denli huzur verici bile olsa, hep, bulunduğu yerden bir başka yerde olmak beklentisi ve umudu; hep bir tamamlanmak uhdesi olacak. Hep orada olan. Hep gözlenen, ama zamanda hiçbir an, ‘içinde’ olunamayan, dâhil olunamayan, yalnızca izlenendir, “hep orada olan.” İşte Kafka, hep orada olandır. Tıpkı ondan geriye kalan hikâyeleri gibi.

Dava’dan bahsedeceksek edebiyat ve hukuk arasında bir bağ kurmamız, hiç değilse kurmaya çabalamamız şart tabii. Gelgelelim Dava için, Kafka’nın bir hukukçu olduğunu da göz önünde bulundurarak ‘edebi hukuk’ olarak mı, yoksa ‘edebiyatta hukuk’ olarak mı bir üst başlık atacağımıza karar vermek bugünün Türkiye’sinde epey güç! Kuşkusuz okuduğumuz-okuyacağımız bu metin edebi bir metindir ve edebi metnin hayatla kuracağı bağ gerek yazarı, gerekse de okuru üzerinden sonsuz çeşitlilikte var edecektir kendisini, ancak metne edebilik kıvamını veren hayatın içinde -pratikte- gerçekliğe dönüşümünün süregidiyor, hatta yineleniyor oluşu değil, daha ziyade okur olarak bizlerin algı evrenimizde bıraktığı tortudur.

Bir Kitap Ki…

Kafka Tozu – Franz Kafka

Alengirli Mecmua

Janset Karavin

İnce}leştiri

Barbarın Kahkahası – Sema Kaygusuz

Alengirli Mecmua

Berat Doğan Özkabadayı

Hemen hemen herkesin bildiği bir hikâye vardır. Bir seyyah, çölde karşılaştığı yırtıcı hayvanlardan kurtulmak için susuz bir kuyuya atar kendini. Orada, kuyunun dibinde bir ejderha görür. Bizim seyyahı yutmak için ağzını açmıştır. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmamak için yukarıya çıkmaya cesaret edemezken ejderha tarafından da yutulmamak için aşağıya atlayamayan bu arkadaş, kuyunun duvar taşları arasındaki bir dalı yakalar ve ona sımsıkı tutunur. Elleri uyuşur ve az sonra, her iki tarafta bekleyen felaketin kucağına düşeceğini hisseder, ama hâlâ sımsıkı yapışıp durmaktadır dala. O sırada biri beyaz biri kara iki farenin onun tutunduğu dalın çevresinde dolaşıp dalı kemirmekte olduklarını görür. Ve birkaç dakikası vardır. Dal kopacak ve o da canavarın midesine doğru iştah açıcı bir yolculuğa düşecektir. Seyyah, kurtulma şansının olmadığını bilir ve havada debelendiği sürece çevresine bakınmaktadır…

Karakter analizini ustaca yapan ve okuru etkisi altına almayı başaran Kaygusuz, ilk olarak aile daha sonra ise birey olarak motel ahalisinin geçmişlerine yolculuk yapıyor. Bu insanları bir arada tutan toplumsal sebepler ele alınırken şahsi hesaplaşmalar hikâyeye damga vuruyor. Motel çalışanları ve elinde cep telefonu ile işletmecisi, kesinlikle uyumsuz çiftler, çok uyumlu aileler, sahildeki şezlonglarda farklı bir hayat sürdüren eşcinseller, elinde termosu ile ortalıkta dolaşanlar, çocuklar ve işeyenler… Hepsi ama hepsi en sıradan insanın bile kolayca sezebileceği bir şekilde öldürülmüş bir umudun ta kendisiydi. Bazılarını doğurdular bazılarını dünyaya tükürdüler.

Erlend Loe’nun Dopller’i hakkında bir yazı yazmaya oturduğumda aklımda birçok soru işareti vardı. Bu soru işaretleri daha okurken belirmişti hatta.

Birincisi, yazdıkları tv dizisi falan olmuş, popüler kültüre bunca bulaşık bir Norveçlinin kitabı hakkında yazacaktım. İkincisi Doppler bir erkekti, hatta tabiri caizse ki bence caiz, “sapına kadar erkekti” yer yer kendisini tanımlayan bir nesne olarak sunduğu o koca aletiyle. Gerçi bununla gurur durmak şöyle dursun, bu durumun hayatını ne denli güçleştirdiğinden dem vuruyordu ama gene de illa bahsediyordu ki bu durumda, bu koca aletli Doppler hakkında yazmak bana mı kalmıştı? Üçüncüsü Doppler karakteri Thoreau’nun mezarında ters dönmesine sebep olacak kadar çelişkili değil miydi, söylemi ve eylemi bakımından. Dahası bu çelişki karakterden mi yoksa yazarın beceriksizliğinden yahut şöyle söyleyeyim, yazarın aslında yazmak istediği karakterle ve hikâyeyle, o hikâyenin felsefesiyle, kendi yaşamı arasında düştüğü ikilemlerden mi kaynaklanıyordu; bu pek belirsizdi. Ki bu noktada Loe’nun “t24’te” Kaan Kurt’la yaptığı söyleşide söylediği şu sözleri paylaşmak isterim: ” diğer insanlar gibi yaşıyorum. Tek farkım, ulaşımımı tüm yıl boyunca bisikletle sağlıyor olmam. 40 cm kar varken ve hava eksi 15 dereceyken bile bunu yapıyorum. Bu benim küçük protestom. Bir bakıma, ata binmek ve diğerlerine  hareket çekmek gibi. Her zaman yeni kıyafetler almamaya çalışıyorum ve haftada birkaç kez aileme ekmek pişiriyorum. Ama bunun dışında, çevre için diğer herkes kadar zararlıyım. Çocuklarıma bir şeyler almayı seviyorum. Aile olarak, ebeveynlerimin benim büyüdüğüm zamanlarda yaptığından çok daha fazla harcama yapıyoruz. Frank Zappa’nın “Komünizm uygulanabilir bir ideoloji değildir çünkü insanlar bir şeylere sahip olmak ister.” sözü iyi bir alıntı.” Söyleşinin tamamını okumak için şuraya bakabilirsiniz.

Okudum Ve…

Doppler: Bir Tuhaf Kaçamakçı – Erlend Loe

Alengirli Mecmua

Janset Karavin

Diğer Okudum Ve... Yazıları

Poetikal

Eşyanın Kötü Tadı ve Gerçek Hayat

Alengirli Mecmua

Cemal Süreya

Polemik

Dünya Mutluluk Diktatörlüğü

Alengirli Mecmua

Hakan Akdoğan

Yu Ken’t Taç Diz

Bunlar Hep Osmanlıca

Alengirli Mecmua

Septifelzen

Yeni Latin Amerika edebiyatının geçmişi çok eskilere gitmiyor, çok çok elli yıl gerilere götürebiliriz bu edebiyatı. Bağımsızlık savaşının birinci aşamasında Avrupa egemenliğinden kurtulduktan sonradır ki bu ülkelerde bir sanat ve edebiyat özgünlüğünün başladığına tanık olabiliyoruz. Yine de olup bitmiş değildir bu. Bir oluşum süreci içinde sürüp gitmektedir. Hakçası, Latin Amerikalı yazar, bugün de büyük ölçüde Avrupa kültürünün ve edebiyatının değerleriyle beslenmektedir. Şöyle diyelim: Latin Amerikalı yazar bugün bu kültür ve edebiyatı yerel değerlerle kaynaştırma aşaması içindedir…

Gezegenimizi kaplayan büyük şemsiye: Dünya Mutluluk Diktatörlüğü.

Şirketler, iktidarlar ve bu ikisinin pazarlama uzmanı olan medya insanlara mutlu olma zorunluluğunu dayatıyor. Özünü tamamlamaya çalışan öznelerden, tüketen nesnelere dönüştürülüyoruz. Hazza boğulurken farkındalığımızı da baskılıyoruz kendi ellerimizle. “Her seçiş bir vazgeçiştir” klişesinin sonucunda ulaştığımız nokta bizim için seçilenler arasından seçtiklerimizin toplamında vazgeçtiğimiz kendimiz oluyor. Bizden istenen mutluluk için tüketmemiz. Tüketirken köleleşmemiz.

Eskiden buralar hep dedelerimizindi, 623 sene bu toprakta kimse bilmez ne zeytin ağaçları yetiştirildiydi. Ne olduysa son yüzyıl içinde oldu. Cumhuriyet diye diktacı bir yönetim biçimi boy gösterdi. Kadın haklarından söz eder olduk, sendika filan gibi şeylerin aslı sanayi devriminin ardından geliştirilen komünist bir ütopyanın ağzı olsa da cumhuriyet döneminde topraklarımızda bir veba gibi yayıldı. Hey gidi şu eskiden…

Âsımın nesli epey değişti. Dedelerimizin mezar taşları başında haktan rahmet, ruhuna Fatiha, Neyzen’den hiciv perçemi okuyamaz olduk. Felsefe dahi yapılmaz bir dil bulduk. Cehape döneminin diktacı …

Diğer Poetikal Yazıları

Efendimiz Acemilik | Turgut Uyar

Diğer Polemik Yazıları

Medya, Hipergerçeklik ve 2010’ların Türkiye’si | Hakan Akdoğan

Biletler Yandı

Bir Bacak Arası Problematiği – Woody Allen

Alengirli Mecmua

Tijen Olcay

 Woody Allen, 1918 İsveç doğumlu oyun yazarı ve film yönetmeni Ingmar Bergman’dan paradoksal bir düzeyde en çok etkilenen ve itinayla onun izinde yürümek istemiş olan film yapımcısıdır.

Anlatım stili ve sinematografi tarzı Bergman’ı her anlamda yansıtsa da, Woody Allen İsveçli yönetmenin ana konularından sadece ölüm ve inanç dünyasına yönelmiştir. Ölüm korkusu ve yaşamın sonsuz olmayışından dolayı bir şekilde hazmedilmesi gereken, ama hem idrakı, hem kabulü zor o büyük boşluğun yanı sıra, her tür suçluluk hissini ve bu bağlamda pişmanlıkla ilintili birbirinden farklı tüm duyguları en uç noktalarına kadar araştırmıstır. Suçluluk konusunda Allen’da en çok dikkati çeken, bir başka kişiyi inciltmiş veya işleyen bir düzeni bozmuş olmaksızın, şahsın tamamen öznel bir algı çerçevesinde kendini suçlu bulmasına yönelik detaylardır. Genel olarak, Woody Allen’ın sineması, her şeyden önce ölüm olmak üzere kendi korkularını ve endişelerini dile getirmek, suçluluk duygusundan arınmak istemenin gizli çabasıyla başlıbaşına kendisi için kurulmuş karmaşık ama, kusursuz işleyen tek bir mekanizmadır.

Bir tuhaf terapi The One I Love. Filmin adını Türkçeleştirirken de gene bir tuhaflıklar yapmışlar, olmuş sana Tek Aşkım. Kim karar veriyor bu filmin adı şu olsun, diye çok merak ediyorum ben doğrusu!

Bağımsız sinemanın üç önemli ismi Mark Duplass, Elisabeth Moss ve Ted Danson’ı buluşturan film, Amerikan Film Enstitüsü’nün yönetmenlik programından mezun olan ve öğrenciliği boyuncu birçok kısa filmin senaryosunu yazıp yönetmiş olan Charlie McDowell‘ın 2014’te çektiği, prömiyerini Sundance Film Festivalinde yapmış ilk uzun metraj filmi. Uzun lafın kısası sevabıyla günahıyla izlenir işte, denebilir belki bu kıvamda düşününce.

Seyir Defteri

Bir Tuhaf Terapi – The One I Love

Alengirli Mecmua

Zeynep Ceren Şensoy

Seks ve Tabu - Master of Sex | Ezgi Kutlar

“İşte bunlar hep seks!” demek isterdim ama bu dizi, “işte bunlar hep bilim!” dedirtiyor…

Dr. William Masters (Michael Sheen) ile asistanı Virginia Johnson (Lizzy Caplan) insanların kafasındaki cinsel davranışlarla ilgili olan katı düşünceleri değiştirmeye çalışıyor bir nevi. Gerçek hayatta nasıllardı bilinmez ama dizide buz gibi bir Dr. William Masters ile zeki, gözü pek, taş gibi bir Virginia Johnson sizi bekliyor.

Şimdi diziden biraz ispiyonlamak gerekirse Dr. Masters, Libby (Caitlin FitzGerald) ile evli ve başarılı bir doğum uzmanı. Cinsel ilişki sırasında vücudun ne reaksiyon gösterdiğini, bir kadının ilişki sırasında neden orgazm taklidi yaptığını merak ediyor ilk bölümlerde. Bunların neden olduğunu bulmak isteyen Masters ilk olarak yanına bir yardımcı alıyor. Virginia’yı… Dr. Masters, ağır eleştirilere hedef olan çalışmasını cinsel sorunu olan insanların tedavisi için yapsa da kendisinin de cinsel sorunları var. Düşük sperm sorunundan çocuğu olamıyor. Lâkin ilerleyen bölümlerde minicik sürprizler sizi bekliyor… Zaten karısıyla da duygusal ilişkilerinde pek bir seviyeli. Neticede 1950’ler Amerikasının, iyi bir kariyer için olmazsa olmazı mutlu bir aile ya da tablosu… Tablo kısmında çok başarılılar. Libby için tek şey söyleyebilirim; o, o öpücüğü hak ediyor… Virginia Johnson, tam da Masters gibi bu tür olaylara azımsanmayacak bir merakta olup kendisini geliştiren birisi. Genç yaşına rağmen iki çocuk annesi ve erkekler konusunda acayip tecrübeli. Erkekleri parmağında oynatıyor sanıyoruz ilk esnalarda, onları ihtiyaçlarına göre kullandığını düşünüyoruz ama durum hiç de öyle değil.

Vatan yahut Afrodit

Selma Tözüm

Bölünmüş bir masal adası: Kıbrıs

Bu ilk yazımda size “on dönüm bostan, yan gel yat Osman, stayl” tatil önerilerinin dışında bir seçenek sunmak istedim. Üşenmedim, atladım Kıbrıs’a gittim, gezdim tozdum, yedim içtim, oh sefam olsun! Ama endişeye mahal yok, hepsini siz Mecmua okurları için yaptım bittabi.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Kıbrıs’a, 1 ila 3 ay için, özel bir izinle, vizesiz, pasaportsuz giriş yapabiliyorlar. Havaalanında pasaport memuru size bir kâğıt verecek damgalayıp, yeter ki tuhaf hareketler yapmayın, şüphe uyandırıcı mimiklere falan kaptırmayın, sakin olun. Kağıdınızı alın ve iyi saklayın. Kaybederseniz, bir olaya karıştınız mı sınır dışı edilirsiniz. Gerçi biliyorum; “olaylara karışmazsınız” siz. Zaten karışılacak pek bir olay da yok sakin, huzur dolu Kıbrıs’ta.

Bu kâğıtla adanın kuzeyine girebilirsiniz elbette, oradan güneye geçmeniz olanaksız. Gelin görün ki, Kuzey Kıbrıs da gerek cebinizi yakmayacak, gerek doğal güzellikleriyle (deniz, kum, güneş hariç değil) ruhunuzu okşayacak, birbirinden ilginç ve leziz yöresel yemekleriyle tadı damağınızda kalacak bir tatil vaat ediyor…

...