Sağlık Ocağında Sağlık Bozan Diyaloglar

 In Pozisyon Hatası

Sağlık Ocağı demek hastaneye gelip, kalabalık yapmayın ve burada fazla kafa ütütlemeyin, demek. O nedenle öncelikle sağlık ocağına yönlendiriyorlar.

Sağlık ocağının iyi tarafları da var elbette. Ulaşımı kolay, pek sıra olmuyor, basit rahatsızlıklarda hızlı çözüm falan filan ama, sağlık ocağında sıra beklemek tam bir zulüm. Yok, bu zulmü, doktor, hemşire vs. yapmıyor. Hastalar birbirine yapıyor.
Aynı mahallede oturduğumuz için sanki dostmuşuz gibi bir pskiloji baş gösteriyor. Ardından aynı doktora geldiğimiz için, sanki aynı hastalığı taşıyormuşuz gibi bir psikoloji daha… Ardından: “Sen filanının oğlu musun?” ya da: “Sen filanın babası mısın?” gibi gereksiz soru yağmuru başlıyor.
Aslında hiç konuşulmasa, kimin kim olduğu öğrenilmese daha huzurlu olacakken, bir ton saçma sapan sorular geliyor. Ve asıl şenlik, kayıt yaptırıp, doktorun odasını önüne gelince başlıyor. Sanki çok önemli bir işi varmış gibi acele eden teyzeler, amcalar, dayılar, yengeler utanmasa aynı anda içeri girip, aynı anda çıkacaklar.
Ama sistem çağ atladığı için kapının üstündeki 15 inç(!) dijital ekranına bakıyor gözler. Bilgisayar programı öyle basit bir dille yazılmış ki, sanki Word programıyla dergi çizmişler…
“Benden önce 5 kişi var,” “Bundan sonra sıra bizde,” “Ben küçük bir şey sorup, çıkacağım,” sesleri birbirine karışıyor.
Bu karmaşada sürekli sümüklerini çeken şişko bir teyze geldi yanıma oturdu ve henüz tam olarak, kıçını küçük koltuğa sığdıramadan bana dönüp: “Sırada kaç kişi var?” diye sordu.
“Hangi sırada?” dedim. Şaşırdı. Sanki ben orada ona sırada kaç kişi var, onu söylemek için bekliyormuşum gibi bir hava yaratıp: “Hastayım evladım. Dün akşam bir antibyotik yuttum. Ellerim kızardı. Bugün doktora gelmeyecektim. Aysel telefon etti, “Kalk, sen bugün bir doktora git,” dedi. Ben de kalktım, geldim.” dedi.
“Hangi Aysel?” dedim. Teyze sanki ben Aysel’i kırk yıldır, kendisini altmış yıldır tanıyormuşum gibi: “Bizim gelinin ablası. Tanımıyor musun sen onu?” diye sordu.
“Yok, çıkaramadım Aysel yengeyi,” dedim.
“Yabancı değil,” dedi.
O sırada cep telefonu çaldı. Zar zor telefonunu çantasından çıkardı ve yine bana dönerek: “Saadet mi arıyor?” diye sordu, “Gözlerim tam görmüyor…” Uzattı telefonu suratıma doğru.
“Saadet arıyor,” dedim.
“Ben konuşamayacağım, rahatsızım evladım,” dedi.
“Maşallah, sabahtan beri konuşuyorsun ya teyze,” dedim.
“Telefonda konuşamayacağım yavrum,” dedi, “Şu telefonu açıver…..”
“Saadet kim Teyze?” diye sordum, telefon hâlâ çalarken,
“Tanımıyor musun?” dedi.
“Tanıdığım bir kaç Saadet var da, karıştırmayayım diye sordum,” dedim.
“Saadet ablan evladım. Benim büyük kız ya…”
Aldım telefonu, açtım.
“Aloo anne, naptın gittin mi doktora? Akşam Gizem’in verdiği antibiyotiği yuttuğunu da söyle. Bizimki içti, ona bi’ şey olmadı. Bana niye oldu, de… Ellerim kızardı, de. Ben daha önce de böyle rahatsızlanmıştım ama ellerim böyle olmamıştı, de. Ama o zaman Saadet bana başka bir antibiyotik vermişti, de… Bu antibiyotk mi dokundu, de…Oradan çıkınca eve git… Ben de çocukları okula yollayınca geleceğim senin yanına… Gelince limon kaynatırım sana, rahatlarsın…”
“Olur,” dedim.
“Ay ben yanlış mı aradım? Ben annemi şeyedecektim de…”
“Yok, doğru aradınız da anneniz rahatsız, konuşamadı, bana verdi telefonu…”
“Siz kimsiniz?”
“Mustafa ben…”
“Hangi Mustafa?”
“Yahu ne farkeder hangi Mustafa olduğum… Anneniz konuşamadı, telefonu bana verdi. Sen cevap ver, diye rica etti…”
“Doktora gidecekti…. Doktor musunuz siz?”
“Değilim. Ben tıp okumak istemedim. Kan görünce dayanamıyorum. Turizm okudum.”
“Nasıl?”
“Kan görünce rahatsız oluyorum. O yüzden bari Turizm okuyayım, hem hayatımı yaşar, hem kafama göre takılırım, diye turizm okudum Antalya’da…”
“Hangi Antalya’da?”
“Normal Antalya’da…Akdeniz’de ya…”
“Annem doktora gidecekti. Doktorda değil mi?”
“Değil. Sıra bekliyoruz.”
“Ner’de sıra bekliyorsunuz?”
“Doktorun kapısının önünde…”
“Hangi doktorun?”
“Orhan Bey’in…”
“Orhan Bey doktor mu?”
“Kapıda öyle yazıyor.”
“Nasıl, kapıda öyle yazıyor?”
“Doktor Orhan yazıyor…”
“Hangi hastanedesiniz ki?”
“Hastanede değiliz…”
“Annem doktora gidecekti…”
“Doktora geldi, ama burası hastane değil…”
“Neresi orası?”
“Sağlık ocağı…”
“Haaa tamam, anladım. Anneme söyler misiniz, doktora akşam Gizem’in verdiği antibiyotiği yuttuğunu da söylesin. Bizimki içti, ona bi’ şey olmadı. Bana niye oldu, desin… Ellerim kızardı da, desin. Ben daha önce de böyle rahatsızlanmıştım, ama ellerim böyle olmamıştı, desin. Ama o zaman Saadet bana başka bir antibiyotik vermişti, desin… Bu antibiyotk mi dokundu, diye de sorsun… Oradan çıkınca eve gitsin… Ben de çocukları okula yollayınca geleceğim onun yanına… Gelince limon kaynatacağım ona…”
“Olur,” dedim.
“Ay çok sağ olun. Oldu, iyi günler size.”
“Size de…”
Telefonu kapattım, teyzeye uzattım. Teyze telefonu eline aldı, kapandı mı diye iyice baktıktan sonra, çantasına koydu ve bana dönerek:
“Ne dedi?”
“Kim?”
“Saadet…”
“Hangi Saadet?”
“Bizim Saadet… Tanımıyor musun?”

Mustafa Çatıkkaş

Recommended Posts