Saydam Kravatlar, Sentetik Tanrılar ve Özgürlük Kampı

 In Pozisyon Hatası

“Gökyüzüne doğru…”

diyerek başlar, “Özgürlük Kampı”. Bu ifade bir yanıyla gerçek bir yolculuğa çıkış, diğer yanıyla düşsel bir yolculuk, bir diğer yanıyla gerçeğin peşine düşmek ve en vurgulayıcı ve kavrayıcı alegorisi ile de tanrılaştırılan sözde – sentetik – kahramanların gökten geldiği yanılgısına gönderme…

“Dikizlemenin ilk aşamasıdır gözlemek. Daha ötesi denetlemeye, yönlendirmeye, hatta istediğini yaptırmaya kadar uzanır.” S77

Hepimizin ayrı ayrı hikayeleri olması gerekirken anılarımızın, duygulanım durumlarımızın, ruhsal iklimlerimizin aynı olmasının dayatıldığı, benliğimizin yok edildiği çağın içinden geçiyoruz. Farklı olmak, ruhsal olanla ilgilenmek, iç sesimizin ve güdülerimizin götürdüğü yolda ilerlemek, düşünmek, zihin yürütmek, bireysel akılla hareket etmek,… hastalık gibi. Bu çağda üstel artışla değişen koşullar tanrıları da insanları da biçimlendiriyor. İnsan sahip olduğu bütün insani değerlerinden yine egemen güçlerin gözboyayan oyunlarıyla sözde arındırılıyor.. Bu arındırma eş zamanlı olarak değerleri yok edişi de içinde barındırıyor.

Ferhan Şaylıman’ın “Özgürlük Kampı”; Yevgeni Zamyetin’in “Biz” adlı distopyasıyla ve George Orwell’ın “1984” üyle birlikte okunması gereken bir distopya aslında. Zamyatin’in “Biz” adlı distopyasında, Velinimet, Orwell’in “1984”ünde Big Brother, Özgürlük Kampı’nda yaratıcılığına ve kendine tapınan Kadir Çuhacı.

Zamyatin’in “Biz”inde insanların isimleri yoktur, birer numaraları vardır –şimdiki zamanda olduğu gibi artık hepimizin kimlik numaraları var – ve saydam cam duvarlar arasında yaşayan insanların her dakikası ‘tek devlet’çe belirlenmekte ve denetlenmektedir. Erkek ve dişi numaralar yalnızca, izin belgeleriyle önceden belirlenmiş sevişme saatlerinde birbirlerini ziyaret ettikleri zaman perdeleri indirme hakkına sahiptirler. Orwell’ın “1984”ünde “Tele Ekran” hem alıcı hem verici olarak kullanılan bir alettir. Düşünce Polisi ve Sevgi Bakanlığı gibi adlandırması ters ama doğrudan hamle yapan kurumlar vardır. Ferhan Şaylıman’ın Özgürlük Kampı’nda gözlenen, gözleyen, gözlettiren, sunulanı izleyen, izlediklerinden yola çıkarak olumlu olumsuz kanaatler belirten, yorumlayan, yazan, çizen, suçlayan, yargılayan, hiç fark etmez, toplu halde bir kirlenmeyle, kıyım vardır.

Bu üç distopyada her şey saydamdır, ve sorgulamalar başlar, gerçeklik sorgulanır, benlik sorgulanır, körleşme sorgulanır, gözleme gözetleme, gözlenme, gözetlenme sorgulanır, … Aslında edebiyat her dönemde gerçeği arar… Oscar Wilde’ın dediği gibi “edebiyat gerçekten daha gerçektir” …

“Özgürlük Kampı”nda, Yazıevi’ndeki sanrılarında yazar, iç sesiyle çarpışır ve gerçeği sorgulamak için şiddetli bir arınmadan ve sınavdan geçmek durumundadır. Bir oyunun içine çekilmiştir öncesinde ve oyun o kadar gözboyayıcı vaadler sunmaktadır ki gerçeği perdeleyen duvarı kaldırmasına engeldir bu vaadler. Yazıevi’nde iç ses ile hesaplaşmasında;

“Özgürlüğün ne olduğunu bilmiyorsunuz ya da unuttunuz. Siz çalıştığınız süre boyunca ruhu ve aklı elinden alınmış bir köleydiniz yalnızca. Onları teslim etmemek için verdiğiniz mücadelenin tanığıyım; ama yazık ki başaramadınız. Çevrenizdeki kuşatma ve onu sürekli kışkırtan zayıf yanlarınız daha baskın çıktı. Hep ikilemlerle boğuşmak zorunda kaldınız. Bu da oyunun parçası konumuna itilmekten kurtulmanın hiç de kolay olmadığını gösteriyor.” S 129

“Ne oyunuymuş bu?”

“Gerçeği eğip, bükme, çarpıtıp başkalaştırma, onu asıl boyutlarının ötesine taşıma oyunu. Böylelikle yaratılan düzmece bir dünyada, düzmece güneşlerin aydınlığında, seslerin, bilgilerin, olayların, ilişkilerin, doğruluğuna inanarak yaşamak. Sunulanın önünde diz çökmek. Sunulanın giyotininde güle oynaya boynunu vurdurmak. Niye inandığını bilmeden algı alanına giren her şeye göz kırpıp peşine düşenlerin oluşturduğu bir panayırdasınız. Şimdi soruyorum : Acaba hangi güneş daha gerçek? Sizin hayatınızı aydınlatan mı, yoksa şu tepenizdeki mi?” s 130

Ve içsesin sorgulaması devam eder…

“…İnsanların gözünde yarı tanrıydınız. Dizginlenmesi ne olanaksız bir duygudur o. Elde tutulan güç denetlenmekten kurtulmayı başarırsa, sahibini hırslarının kölesi “

Zamyatin’in “Biz’”inde ise Tanrılardan ve sis den;

“Sis… çok yoğun…”

“Sisi seviyor musun?”

Bunu söylerken “sen” demenin o kadim, uzundur unutulmuş biçimiyle hitap etmişti bana, efendilerin diliyle bir köleye… Bu hitap yavaşça içime işledi., keskin bir şekilde…Evet ben bir köleydim ve bu da – diğer her şey gibi- gerekliydi, bu iyiydi.

“Evet iyi” dedim kendi kendime yüksek sesle, sonra da ona dönüp, “sisten nefret ediyorum” dedim., “sis beni korkutur.”

“Öyleyse onu seviyorsun”, dedi, “ondan korkuyorsun, çünkü o senden güçlü; ondan nefret ediyorsun, çünkü ondan korkuyorsun; onu seviyorsun, çünkü onu kendi iraden altına alamıyorsun, ona hükmedemiyorsun. Sadece hükmedilemeyenler sevilebilirler.” s 64

“Özgürlük Kampı”, bir diğer yandan Tunç, Berna ve Sedef aşk üçgeninde de ilerleyen hikayesinde, insana ve aşka dair pek çok şeyi sorgularken, insana dair en özel bu hali ele geçirmesini de sorguluyor yeni cam dünyanın.

Bağımlılık ve  bağlılık aşkta sorgulanırken, içine düştüğü oyundan ayrılamayışıyla da alegori kuruluyor.

“Bağımlılığın, bağlılıktan farkı, bencil ve kırıp döken yanının ağır basmasıydı” s 211

“Biz” de Zamyatin; aşkı sorgularken aynı zamanda cam dünyaya başkaldırının ipuçlarını da veriyor.

“Gözümde denkleme kazara süzülüvermiş ve çarpanlarına ayrılamayan irrasyonel bir terim kadar huzur bozucuydu bu kadın” s9

“1984”te George Orwell ise, bağlılık ve bağımlılığın düşünmekten uzaklaştırması, dolayısıyla düşünmeyen insanın başkaldırmayacağı düşüncesi yerleşik olarak yer alıyor.

“Partiye bağlılık, düşünmemek, düşünce gereksinimi duymamaktır. Partiye bağlılık, bilinçsizlik demektir. Bilinçleninceye dek başkaldırmayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler.”

Körleşen göz benliğe dönmede sıklıkla kapısını çalar kahramanların… Ve başkaldıran zehir yavaş yavaş vücuda yayılmaya başlar.

“Biz”de D503, “ Kalın bir camın ardında eksi birin (-1) karekökünü gördüğümü hayal ettim: Hem sonsuz büyüklükte hem sonsuz küçüklükteydi, saklı ama her daim bilinen eksi işaretli iğnesiyle akrep şeklinde…” s109

Her üç kitapta da günlük vardır.

“Özgürlük Kampı”nda kahramanın benliğine dönmesi için arınması gerekir. Ancak o zaman sözcüklerine kavuşacak ve günlüğüne devam edebilecektir.

“Tunç Bey, sözcükler onları gerçekten isteyenlerin, titreşimlerini duyanların dillerine bırakırlar tatlarını. Sözcükler ağaç kabuklarına benzerler. Dıştan bakıldığında bir kabuktur yalnızca. Dokunmak yetmez duymak gerekir. Duyulduğunu hissederse yırtılır kabuk. O zaman çıkar alttaki öz. Duymak böyle bir şey işte. Yazdıklarınıza gelince…” s 132

Arınma tüm hızıyla devam eder, Özgürlük Kampı’nda, Yazıevi’nde …

“… Sizi konuşturmama gibi bir niyetim kesinlikle olamaz. İşin gerçeği aslında konuşacak durumda değilsiniz. Sözcükleriniz yok çünkü. O nedenle çöplerinizi boşaltıyorum şu anda…

….İşte gözeneklerinize sinmiş kiri, ruhunuza, düşüncelerinize işlemiş kokuyu, yüreğinize korku salan şu fırtına dışında başka hiçbir şeyle temizleyemezdik. Yağmurlarla yıkıyoruz yüzünüzü. Kudurmuş denizlerin kucaklarında taşıdıkları karlarla ovup, bulutlara yatırıyoruz gövdenizi….” s 138

“Biz”de ise D503’ün benliğine dönmesi hastalıkla ilişkilendirilir…

“Kendimi duyumsuyorum. Ama sadece içine kirpik kaçan göz şişmiş parmak veya çürük diş kendini duyumsar, bireysel varlığının bilincine varır. Sağlıklı göz veya parmak ya da diş varlarmış gibi görünmezler. Yani gayet açık, değil mi? Kendi kendinin bilincine varmak, hastalıktır. “ s 136

D503’ün ameliyat ile aklı çıkarılır tek devlet tarafından. Fakat aklın ameliyatla çıkarılması pek işe yaramaz.Daha farklı bir D-503 görürüz. O artık; Tek Devlet’e körü körüne bağlı, onu ve yasalarını hayatının merkezine yerleştirmiş bir D-503 değil; aksine TekDevlet’in bir an önce yıkılması arzusuyla dolu, tamamen karşıt görüşlü D-503tür…

“1984” te Julia ve Winston korkularına yenik düşüp birbirlerine ihanet ederler ve

 geçen her gün, Parti ve Büyük Birader’e olan bağlılıkları artarak yaşamaya devam ederler.

Sormadan edemiyoruz : ” Özgürlüksüzlük içgüdüsü kuşaktan kuşağa geçen bir şey mi?” ve “Gerçeği en çıplak haliyle görmeye hazır mısınız?”

Zeliha Demirel

Recommended Posts