Sen Benim Düşçürüğümsün

 In Pozisyon Hatası

‚sen benim düşçürüğümsün’ dedi ve ben yüzyıldır beni beni bekleyen mezara düştüm.

ikimiz de sabaha kadar uyumamıştık. samatya sahili’nde, elimizde marmara şarabıyla hiç konuşmadan yakamozlara bakmıştık. ne oluyordu ne de ölüyordu aşkımız. upuzun bir yazının içinde devrik bir cümle gibiydik, okuyanın garibine gidiyorduk. defalarca ayrılıp defalarce birleşmiştik. kavgalarımız, sevişmelerimiz, hasretlerimiz, kavuşmalarımız birer şarapnel parçası oluyordu ruhlarımızda. savaş alanlarında çürüyordu bedenlerimiz ve teşhis edilemiyorduk aşk tarafından.

‚sen benim düşçürüğümsün’ dedi ve ben yüzyıldır beni beni bekleyen mezara düştüm.

daha cep telefonlarının, internet hesaplarının, mesajların, yorumların, beğenilerin, kontörlerin ve şifrelerin olmadığı bir zamandaydık.coplandığım karakol bodrumlarında içimden sadece onun adını tekrarlıyordum. on kere, yüz kere, bin kere, on bin kere… duvara sıçrayan kanımda onun yüzü oluyordu. uzaktan duyulan kuş seslerinde onun selamı vardı. hasretimi sms’lere değil umutlarıma yazıyordum. o da gelmediğim gecelerde, bıkmadan usanmadan beni bekliyordu. kapının karşısındaki eskimiş koltukta oturup, kapının açılması ve benim içeri girip sıkı sıkı ona sarılmam için dua ediyordu. terörler mücadele’de, mahalle karakollarında beni soruyordu. fotoğrafım elinde, günlerce, aylarca izimi bulmaya çalışıyordu. ve ben köpekler gibi kaldırım köşelerine atıldığımda, kan revan içinde ona gidiyordum. ‚yaraları ancak yar sarar’ demişti ya bir şair. benim yaralarımı saran yar oluyordu.

‚sen benim düşçürüğümsün’ dedi ve ben yüzyıldır beni beni bekleyen mezara düştüm.

işsiz, güçsüz, parasız, yarınsız günlerin çoğaldığı takvim yapraklarındaydık. koparılıyorduk, kopuyorduk, azalmıyorduk. belki de birbirimize çok benzediğimiz için yürümüyordu aşkımız. bir eliyle kendine çekerken, diğer eliyle iten bir sevgilim vardı. her gidişim bir dönüşle son buluyordu. sevmek içi, göze almak’, aşk için ‚yüreğe almak’ gerekiyormuş. bilemedik…

‚sen benim düşçürüğümsün’ dedi ve ben yüzyıldır beni beni bekleyen mezara düştüm.

ruhları yıkılmış mabetlerin, evlerin, okulların, devlet dairelerinin, hastanelerin, kışlaların, fabrikaların ve insanların içinde bir avuç harabeydik. ben elimde olsun diye düşlerken, o ellere gitmek istiyordu. oysa ‚hoşçakal’ demenin ne çok anlamı varmış, o anda öğrendim. benim ‚hoşçakal’ın anlamında çocukluğum, gençliğim, ona verdiğim emeklerim ve bana bıraktığı kepaze yalnızlığım vardı. gitmeden sarıldı bana, dudaklarım dururken yanağımdan öptü. ‚kendine dikkat et’ dedi. bir cesede söylenecek en son sözü bu. ve gitti.

‚sen benim düşçürüğümsün’ dedi ve ben yüzyıldır beni beni bekleyen mezara düştüm.

Tamer Dursun
Fotoğraf: Burçin Keskin ~ “Discrepancy by Aslı Kolcu”

Recommended Posts