Sen Sus, Gözlerin Konuşsun

 In Uncategorized

Bugün hiç konuşmamayı denedim.

Çok güç olmasa gerek, diye düşünüyordum, öyle de oldu hakikaten. Zaten bir insan (yani ben) ve dört kediydik evin içinde; orada sıkıntı yaşamadık hiç. Bakışarak anlaştık. Zaten siz artık bir ya da birden çok kedinin insanı olmayı öğrenmiş, iyi eğitilmiş biriyseniz, vazifelerinizi yerine getirir, üstünüze vazife olmayan işlere karışmazsınız ve onlar da sizin evi paylaşmanıza sesini çıkartmaz.

Derken bankamatikle randevu icap etti. O iş zor olacaktı işte! Hem benim müthiş teknofobim yüzünden, hem de tut, giyin kuşan şimdi, çık, git minibüse bin, in vesaire ayrıntıları yüzünden. Ama bunlar da sıkıntısız geçti. Minibüs yaklaştı. Şoförle kesiştik, durdu. Bindim, parayı verdim, aldı. Oturdum ve gittik. Şoför orta yaş üstü bir amca, radyoda bir Yunan kanalı; buzuki heyetini toplamışlar ve minibüsün tavanında dev bir Türk bayrağı var. Yolcuları da katınca işin içine zaten ortam egzotik anlayacağınız, konuşmayan ben bırakın konuşmadığım için ilgi odağı olmayı, var bile sayılamazdım orada.

Bankamatiğe gelince. Sevgili dostum benim! Bayılıyorum bu koca kutulara. Her yere pat diye konduruyorlar bunları. Yerin altından tünellerle bankalara bağlı olduklarını hayal ediyorum bazen. Aslında içinde bir memur oturuyor düşünsenize. “Ne, iki bin lira mı çekeceksin? Nah! N’apcan o kadar parayı şerrrefsiz! Biz bir ayda üç çocuk, bir karı geçiniyoruz o parayla. Yok. Vermiyorum. Çekemezsin!” Yok tabii içinde kimse. Ruhsuz tost makinesi. Sadece tepesinde bir kamera var. Ona bayılıyorum. Selamlaşıyoruz önce, sonra bir iki hareket çekiyorum falan. Ortam müsaitse dans edilebilir mesela, ya da içkinizi alıp dertleşebilirsiniz bankamatikle. Çok iyi bir dinleyicidir. “Wellhasılıkelam” bankamatikle de sıkıntı yaşamadık hiç. Ben de sustum o da. Fakat ya alışverişte ne yapacaktım?

İşte zurnanın zırt dediği yere geldik, dedim. İlla saçma sapan bir şey soracaklar şimdi. “Bunlar sizin mi?” “Yok, benim değil. Nereden çıkmış bunlar, aaa! İşe bak. Hem siz nereden çıkartıyorsunuz bunların benim olabileceğini? Ne münasebet! Ama dur bakayım, bence bunlar bizim üst komşu Refika Hanım’ın olabilir. İsterseniz bir koşu gidip çalayım zilini, ne dersiniz?”

Sormadı kasiyer çocuk. Suratıma bile bakmadan hoş geldiniz, beş gittiniz faslını geçiştirdi. Dıt bıt dıt bıt sonrası malum. Derken para ve üstü ve bitti. Oradan da minibüse yeniden. İlki gibi enteresan bir yolculuğun ardından, ineceğim yere yaklaşınca kalktım yerimden, kapıya yöneldim ve pıt, minibüs durdu, kapı açıldı. Oh. Hayır. Öyle olmadı. Şoför döndü, bana baktı. Ben de ona baktım. Herkes önce şoföre ve eminim sonra bana baktı. Ben onlara bakmadım, şoföre bakmaya devam ettim. “Açayım mı kapıyı?” diye sordu. Bakmaya devam ettim biraz daha büyüterek gözlerimi, hani eh yani aç tabii, der gibilerinden. Gülümsedi: “Bak açıyorum, ona göre!” dedi. Sanırım tek kaşım havalandı bunu işitince. “Eh peki, açtım madem,” diyerek açtı. Pısss. İndim. Minibüs hareket ederken müzik yükseldi: “Sen sus, gözlerin konuşsun!” “Geri zekalı!” dedim. İçimden. Hayır dışımdan. Yok, içimden dedim canım, sadece söylemişim gibime geldi, yoksa demedim. Dedim galiba. Denir ama! Geri zekalı!

Aslında inanıyorum ki bunlardan çok daha fazlasını yapabilirdim susarak. Otomatik. Üzerinde çalışacağım bu konunun. Bir günü bütünüyle dışarıda ve susarak ve olabildiğince çok şey yaparak geçirme çalışmaları.

Bir düşünün; zaten gerçekte ne konuşuyoruz ya da ne kadar konuşmak denebilir yaptığımıza aslında? Söylediklerimizi söylemediğimizde de sürmüyor mu hayat yani? Konuşmak, konuşabilmek çok büyük bir armağan fakat bununla ne yapıyoruz?

Nasıl sosyal mesaj kaygılıyım bugün of! Harika oldu, çok edebi yani, değil mi? Esen kalın sevgili izleyiciler.

Janset Karavin

Recommended Posts