Seri Katilliğin Kısa Tarihi

Bu yazı geceler boyu “çapraz izleme” yapan ben deli tarafından birkaç dakikada yazılmıştır. Başlıkta “kısa” dedim ama belki de “bilinen” demeliydim en başında da çünkü bir şeyin tarihçesi ancak o şey tanımlandıktan sonra tutulmaya başlanır insanlar tarafından. Ah biz insanlık!

İşte dizilerimiz…

Mindhunter

Dizi Ekim 2017’de Netflix’te yayınlanmaya başlamış. Fight Club, Zodiac, Seven, Gone Girl gibi filmlerin yönetmeni David Fincher daha adını görür görmez içimde havai fişekler patlamaya başladı benim.

Gelgelelim ilk dört bölüm yönetmen koltuğunda oturan David Fincher, sonraki ikişer bölümü sırasıyla Andrew Douglas, Asif Kapadia ve Tobias Lindholm’a devretmiş.

Birçok diziden tanıdık isimler de var oyuncu kadrosunda: Jonathan Groff (Looking), Holt McCallany (Sully), Anna Torv (Fringe) ve Hannah Gross’un (Unless) ama izlediğinizde Cameron Britton’u apayrı bir yere koyacaksınız bence. Ünlü seri katil Ed Kemper’i canlandırmış. Bu arada dizinin yapımcısı Charlize Theron.

Mindhunter, eski FBI ajanı John Douglas ve Mark Olshaker’in 1996 yayınlanan “Mind Hunter: Inside the FBI’s Elite Serial Crime Unit” kitabından uyarlanmış gerçek bir hikâye. Hikâye olmaktan çıkmış yani aslen, bildiğiniz olmuş bitmiş bir olay.

1979’da, Quantico’da eğitmenlik yapan aklıevvel bir FBI ajanı verdiği eğitimlerin yetersizliğinden rahatsızlık duyuyor ve başlıyor kaşınmaya. Birkaç eğitimde ufak tefek değişiklikleri yönetime kabul ettirtebilse de, dönem için devrim niteliğinde yenileme önerileriyle üstlerine gittiğinde elbette tersleniyor. Bu aklıevvelimizin adı Ford, Holden Ford. Aklına düşen soruysa şöyle: İnsan niçin bu kadar acımasızca öldürür? Evet, insan cinayet işler ancak bunu neden yapar ve ne kadar acımasız olabilir cinayet işlerken? Yani bu kadar hunharca işlenmiş bir cinayeti işleyen insanların akıllarına girebilmek, onları anlayabilmek mümkün olsaydı, belki de başka cinayetleri, henüz işlenmeden engellemek mümkün olamaz mıydı?

Bunu başarabilmek için de zaten bu cinayetleri işlediklerini itiraf etmiş yahut yakalanmış katillerle görüşmek iyi bir fikir olabilir mi?

Ford bu konuda Davranış Bilimi üzerine çalışan FBI ajanı Bill Tench’in de yardımıyla nihayet üstlerinden onay alıyor ve FBI’ın meşhur bodrum katına gönderiliyor. İşin içine evvelce FBI’a yardımcı olmuş bir psikiyatr olan Dr. Wendy Carr da karışınca olaylar gelişiyor, fonlar akmaya, katillerle hapisanelerde görüşmeler yapılmaya başlanıyor.

Bu süreç FBI’ın ilk kez “seri katil” tanımını yaptığı ve “suçlu profili” çıkartma yöntemlerini bilimsel olarak geliştirdiği tarihi anlara sürüklüyor bizi.

Dizi üzerine kısaca başarılı kurgusu, muhteşem ötesi oyuncu performanslarıyla harikulade demek istiyorum izninizle. Ed Kemper dedim başlangıçta misal; Türkiye’de de bir dönem epey merak sarılan bir konu olduğundan adli psikoloji ve hatta seminerler veren kimi tartışmalı psikologlar türediğinden, dahası seri katillere ilişkin kitaplar falan yayınlandığından bilenler bilir kimdir. Ed Kemper ve ajanların görüşme yaptıkları diğer seri katilleri canlandıracak oyuncular öyle sallama seçilmemişler.

Görünümlerine, hal ve tavırlarına, mimiklerine kadar incelenmiş, çalışılmışlar. Ed Kemper’ı canlandıran Cameron Britton mesela Oscar verilmese de gönüllerin Oscar’ını alacak eminim.

Şuraya “trailerını” koyalım:

Ayrıca dizinin giriş teması ve soundtrackleri de gerçekten dinlemeye değer.

Gelelim çapraz izleme maceramın başladığı noktaya. Ben dizileri izlemeye karar verirken muhakkak ığdığını dığdığını araştırırım. Kim yönetmiş, kim oynamış, olay ne vs. Ama bazen bu araştırmalar internette sörfü bile aşar, kitaplar sipariş etmelere falan uzar gider. Bu hastalıktan kurtulmaya da pek niyetim yok doğrusu. O kadar abartmadım bu kez ama şu aşağıya alıntılayacağım paragrafı okuyunca…

“Modern kriminal profil uzmanlığı, 1940’lı ve 1950’li yıllarda, New York şehrinin farklı noktalarına düzinelerce bomba yerleştiren ve 16 yıl boyunca yakalanamayan “Çılgın Bombacı” adlı suçlunun peşine düşüldüğünde başladı. Polis, akla gelen tüm yöntemleri uyguladıktan sonra, son çare olarak James Brussel adlı bir psikiyatriste danıştı.”

… işte bu soru takıldı aklıma: “Ama ya 19. yüzyılda başlasaydı polis, psikologlara danışmaya?”

 

The Alienist

Dizinin adını ilk gördüğümde şöyle düşündüm: “Oha, tam bana göre! Uzaylılar falan var kesin.” Hiç alakası yokmuş tabii.

Dizi adını 19. yüzyılda akıl hastalarının benliklerinden uzaklaştıkları düşünüldüğü ve onları inceleyen uzmanlara da bu nedenle, bir çeşit “yabancılaşma” yaşayan bu insanlardan yola çıkarak yani “Alienist” denmesinden alıyor. Bu tabir bir parça aşağılama da içeriyor belli ki. Psikologların doktordan sayılmadıkları bir süreçten bahsediyoruz.

The Alienist, Calep Carr’ın aynı isimli polisiye gerilim romanından uyarlanmış. Edebiyattan ekrana taşınan dizilere bayılıyorum. Dizinin mutfağında Hossein Amini, Eric Max Frye, Gina Gionfriddo ve Cary Fukunaga var. Kadro sağlam. Tam mutfakta biri mi var, dedirtecek cinsten. ilk True Detective sezonunun yapımcı ve yönetmeniydi Cary Fukunaga, biliyorsunuz ve umutlanıyorsunuz. Dahası Black Mirror’da yönetmenlik yapan James Hawes ve Game of Thrones’ta yönetmenlik koltuğunda oturan David Petrarca da yönetmen koltuğunda boy gösterecek. Umutlarınız boşa değil. Vallahi bak. Korkmadan başlayabilirsiniz izlemeye.

Olaylar 1890’ların Nev York’unda geçiyor. Fragmanımızı şuraya bırakalım…

Dediğimiz gibi olaylar 1890’ların Amerika’sında geçmekte. Nev York’ta işlenmeye başlanan tuhaf cinayetlerin tek bir katil tarafından işlendiğine dair bir izlenime kapılarak davayla ilgilenmeye başlayan bir adli psikolog (Alienist), onun yakın dostu olan bir ressam ve şehrin polis merkezinde çalışan ilk kadın memurunun başından geçenler konu ediliyor.

İşin güzel tarafı bırakın “adli psikoloğu” daha psikolog nedir konusunda hiçbir fikri bulunmayan insanların yaşadıkları bu dönemde, polis merkezinde ancak bir “sekreter parçası” olarak görülen ilk kadın polis memuru ve işi gücü, tek becerisi fotoğraf gibi resim çizebilmek olan bir ressam müsveddesinin sosyal alanlarda da yaşadıkları güçlüklerin gayet başarılı bir şekilde ele alınmış olması.

Adli psikolojinin doğuşuna tanıklık etmeye davet ediyor dizi bizi. Dizi için yaratılan atmosfer, kostümler ve mekân seçimleri oldukça başarılı. Birkaç dakikada alıştıktan sonra kendinizi 1890’larda buluvereceksiniz. Ayrıca belirtmeliyim ki karakterler arası ilişkiler, olay akışının içine oldukça başarılı bir şekilde yedirilmiş ki zaten edebiyattan uyarlanınca, hani kadın eli değmiş ev gibi deyim yerindeyse, bir güzelleşiveriyor bu bakımlardan diziler.

Dizide gördüğüm, daha doğrusu mu “Mindhunter” ile çapraz izlediğim için çok fazla gözüme batan ve beni rahatsız eden tek şey, hikâyemizdeki katile sanki çok doğalmış gibi, ilk çağlardan bu yana zaten bu tanım kullanılageliyormuşçasına “seri katil” denmesi. Oysa bahsettiğim üzere, “seri katil” tanımlaması FBI vesilesiyle, ancak 1950’li yıllarda girdi hayatmıza. Hayatımıza girmesi daha geç oldu gerçi, Dedektif Kolombo zamanında yokmuş böyle şeyler, ama “literatüre” diyelim ancak 20. yüzyılın ortalarında girebildi.

Basit ve anlaşılır bir özet geçmem gerekirse akılda bıraktığı tat üzerine bu çapraz izlemenin. Galiba bu dizi olayını abartmaya başladım ve iyi kötü, adli psikolojinin tarihçesi ve daha birçok mesele üzerine bir fikir edinmemi sağladığı gibi bana şunu da öğretti; zamanın, hayatın akışını değiştiren aslında öyle sandığımız gibi herkesin bildiği büyük olaylar olmayabiliyor çok kere. Sıradan ama inatçı, yenilikçi, belki birkaç tahtası eksik yahut hayalperest insanlar geleceği bilmeyerek de olsa şekillendirebiliyorlar.

 

Ali Konar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir