Sevgili Günlük

Sevgili Günlük

“Sevgili günlük…”
Hadi oradan kerkenez! Önce sevgili de zavallı günlüğe, sonra içindeki bütün cerahati, pisliği, kıskançlığı, sefilliği, çaresizliğini, ikiyüzlülüğünü, herkesten sakladığın rezilliklerini, nasıl olsa kimse görmüyor diye rahatça aklından geçirdiğin iğrençlikleri yaz dök. Sonra neymiş; sevgili günlük… Oldu canım! Günlüğün suçu ne? Bırak o defteri! Bırak rafa. Bırak da Cahit Bey Amca alsın, alsın da ayın sonunu nasıl getireceğinin hesabını yapsın. Bırak da Füsun’un annesi alsın, Füsun fişleri yazsın: Bir sayfa: “Ali bak bu top!” Yarım sayfa: “Top Ali, top!” Bir sayfa: “Ali topa vur.” Öf ya da bilmiyorum! Al tamam, sen al da günlük tut. Beni bulaştırma da o işlere. Ben günlük tutacak kadar romantik değilim sanırım ve tabii bir de hiç o kadar çok vaktim olmadı; hep çalışmak zorundaydım yaşamak için.
Bir zamanlar internet yoktu. Sonra oldu, oluverdi ve bloglar, blog yazmak furyası başladı. Bu furyaya da katılamadım vakitsizlikten. Furya dediğime bakmayın; şimdiki halinden çok daha kaliteli bir içeriği vardı internetin. Evet dar, ama kaliteli.
Nereden çıktı şimdi bu, diyeceksiniz belki. Söyleyeyim…
Kaç zamandır böyle küçük kırıntılar buluyorum etrafımda durup dururken; bunlar beni geçmişe götürüyor. Öyle filmlerdeki gibi falan olmuyor, onu söyleyeyim. Parlama falan yok yani. Zaten hayat filmlerdeki gibi değil, yeterince uzun sıkılmak için ama yeterince de kısa telaşlanmak için. Hayatın filmlerle tek alakası hakikaten ölürken hayatınızın film şeridi gibi gözünüzün önünden geçmesi. Ben öldüm, hem de birkaç kez, demeyi çok isterdim. Harika bir deneyim olurdu! Ama istemekle olmuyor her şey. Ölür gibi oldum ama. Gittim geldim, hani tabiri caizse direkten döndüm birkaç kez. Filelerin havalanışını hepimiz bir tek kez göreceğiz malum. Aa bak ışık, görüyor musun? diyecek biri olsa da yanımızda, o göremeyecek.
 
Ulan, dedim ölmeyince, ulan ben ne öküzmüşüm be! Sözüm meclisten dışarı. İnsan hiç mi pişmanlık duymaz, hiç mi hesabı yarım kalmış birileri olmaz geride; hiç mi düşünmez o ancıkta? Vicdan denen yük var bir kere, nasıl böyle oyun finali gelmiş, ekranda game over yazısı yanıp sönüyormuş gibi ya da jenerik akacak ve dibinin dibine kadar okumak zorunda bırakılacağım şimdi endişesiyle ölür? Ekran ne hem! Ölüyordun sen, ölüyordun, farkında mısın? Ne demiş şair:
“Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                       bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                                                    yani bütün işin gücün yaşamak olacak.”
 
Velhasıl çok düşündüm neden böyleyim diye. Sanırım sırf şu hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçti, lafı yüzünden geldi başıma bütün bunlar. Türkçe işte! Ne bilsin kefere bu lafı. Bilmediği için de film şeridi falan görmüyor giderken. Anasını, ebesini, alacaklısını, sevdiceğini falan görüyor belki. Son anda kavrıyor belki yediği bazı herzeleri, pişmanlık duyuyor ama nafile. Çok düşündüm. Aylarca, yıllarca düşündüm.
Bir gün gene düşünüyorum, birden, pattadanak böyle, ölmeme ramak kaldı! Gene o babasının şarap çanağına ettiğimin film şeridi geldi. Hay ben seni icat edenin, dedim. Perdede çocukluğum. Ben yani. Bacak kadarım. Saçlar sapsarı. “Ağzına sıştımın!” dedi bana pis pis bakmaya çalışarak. Bir kahkaha tufanıyla irkildim. “Ebeniminki!” diye bağırdı ardından avazı çıktığı kadar; bir kahkaha tufanı daha. “Ananın mı!” diye bağırdığında artık küçük bir canavara dönüşerek, babamın, babamın sesleri yükseldi kahkahalarla beraber.
Çat, bende film koptu. Gözümü açtım; beyaz tavan. Bilge beyaz tavan. Can dostum. Aralık pencereden sesler ilişti kulağıma: “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım!..”
Trink! Jeton düştü bende.

Janset Karavin
Görsel: Amandine Van Ray – “Old Games”