Silik

 In Pozisyon Hatası

Yattığı yerden yalnızca beyaz tavanı izliyor, bir yandan da kafasını kaldırmadan sigarasını içmeye çalışıyordu. Bulunduğu oda duman altıydı. Rahatlıkla nefes alıp veremediğini fark etti. Uzaklardan ağlayan bir köpek sesi duydu. Daha sonra bu ses, yağmur damlalarına karışıp, herhangi bir rögar kapağında son bulan acıklı bir intihar şeklini aldı. Bir saniyeliğine bile olsa göz kapaklarını kırpmadı. İntiharı düşündü. Acısız, sessiz ve huzurlu bir ölümü… “Huzurlu olduktan sonra her ölüm acısızdır,” diye geçirdi içinden. Bu cümleyi bir yerlerden hatırlar gibiydi, fakat nereden ve kimden olduğunu düşünemeyecek kadar da yorgun.

Kafasını kaldırmadan yeni bir sigara daha yaktı. Hâlâ rahatça nefes alıp veremiyordu. Başının tam yanındaki kusmuk birikintisiyse burun deliklerinde bir bayrak gibi dalgalanıyor, oradan da midesine sızıp tüm iç organlarını teker teker tavaf ediyordu. Nefesi neredeyse kesilecek gibi oldu, ama bu durum umurunda bile değildi. O, yalnızca yattığı yerden büyük bir dikkatle beyaz tavanı izliyordu. Hatta öyle ki, az biraz daha dikkat kesilebilse tavanın bir sis bulutu eşliğinde ağır ağır ortadan kalkacağını, gökyüzündeki tüm yıldızları teker teker görebileceğini, dışarıda yağan yağmurun kendi bedeninin üstüne yağıp onu ödüllendirebileceğini düşünüyor, biraz daha dikkat kesilemediği için kendi kendine kızıyordu.

Derken büyük bir gök gürültüsüyle beraber bir anda aklına o geldi. Tüm düşünceler ansızın zihnini terk edip boşluğa, karanlığa karıştılar. Kalp atışları ne kadar hızlandıysa nefesi de bir o kadar daralmaya, kesilmeye başladı. Aklında yalnızca o vardı artık. Acaba ne yapıyordu şimdi? Uyuyor muydu? Evde miydi? Belki de başka biriyle beraberdi. Gerçi bu zamana kadar ondan başka biriyle beraber hiç olmamıştı. En azından o, böyle söylemişti.

Gözü birden duvardaki saate kaydı. Oradan da takvime… Saat gece yarısı 02.09’du. Ayınsa 27’si. “Hayır hayır, 27 değil, 28,” diye düzeltti sonra içinden, “Ocak’ın 28’i” Tam beş ay olmuştu onu görmeyeli. Tamı tamına koca beş ay. Daha önceden de uzun süreler görüşmedikleri olmuştu ama hiç bu kadar da uzun olmamıştı. Mutlaka onu görmeliydi. Büyük bir hızla ayağa kalktı. Yatağının üzerindeki siyah paltosunu alıp üzerine geçirdi. Sigara paketini ve cüzdanını da alarak çok kısa bir süre içinde evden çıktı.

Dışarıda muhteşem bir yağmur yağıyor, sarı sokak lambaları yolunu aydınlatıyordu. Ellerini paltosunun ceplerine soktu. Başını omuzlarına doğru iyice çekip paltosuna gömülmektense, isyankâr bir tavırla daha çok dışarı çıkarttı. Adımlarını hızlandırdı. “Gece” aklına her geldiğinde adımları biraz daha hızlandı. Acaba evde miydi? Onu görünce ne yapacaktı acaba? Sevinir miydi? Belki onu içeri bile davet etmezdi. Belki de şu anda yatağında yabancı biri vardı. Ama bu düşüncelerin hiçbiri önemli değildi “Soğuk” için. Ne olursa olsun muhakkak Gece’yi görmeliydi.

Soğuk, gittikçe hızlanmaya başladı. Ne yağan yağmur, ne basıp çıktığı su birikintileri, ne önüne çıkan arabalar, ne de başıboş çöp tenekeleri Soğuk’un hızına mani olamadı. O yalnızca bir an önce Gece’nin yanına varmak istiyordu. Soğuk, Gece’nin evine tam yaklaşmıştı ki, açık bir tekel bayii görüp içeri daldı. Gece’nin en sevdiği şaraptan iki şişe alarak dışarı çıkıp, hızla yürümeye devam etti. Apartmanın önüne geldiği zaman, dış kapının açık olduğunu fark etti. Bunu bir işaret olarak algıladı. Gece muhakkak evdeydi.

Soğuk, apartmanın içine girip, hızla merdivenleri çıkmaya başladı. Gece’nin kapısının önüne geldiği zaman nefesinin iyice tıkandığını fark etti. “Belki de bunlar son nefeslerim,” diye düşündü. Gece’nin kapısını çalmadan önce kafasını istemsizce geldiği yöne doğru çevirerek, teker teker çıktığı merdiven basamaklarına baktı. Kendi ıslak ayak izlerini gördü. Son basamaktakilerin biraz daha canlı gözükmesine rağmen diğerlerinin de yavaş yavaş buhar olup silindiğini ânında fark etti. “İşte böyle,” dedi, “Ne zaman Gece’ye gelmeye kalksam, ben de aynı bu ayak izleri gibi her adımda biraz daha atmosfere karışıyor, biraz daha ölüyorum. Ve bu, bu şekilde sürüp gidecek, ta ki ben bu yeryüzünden tamamen silininceye dek.”

Son ayak izi de yavaş yavaş kurumaya başlayınca, içine derin bir nefes çekmeye çalışarak kapıyı çaldı. Geçen her saniye yüzü biraz daha siliniyor, gözlerinin akına kan kızılı denizler boşanıyordu. İçinden saymaya başladı: “1, 2, 3, 4 ve 5.” Gece kapıyı hafifçe araladı. Elinde kara bir torbayla duran ve yağmurdan sırılsıklam olmuş adama baktı. Adamın yüzü o kadar silikti ki, kim olduğunu çıkartamadı. En az ceset kadar bembeyaz bir suratı vardı bu adamın. Gece içinden ağır ağır saymaya başladı: “1, 2, 3…” Gece, her bir rakamı atladığında adamın yüzü de biraz daha siliniyordu sanki. “4” Gece bu silik yüzü bir yerlerden tanır gibi oldu. Ve “5” Gece’nin nefesi kesildi. Tüm hücreleri bir anda irkildi ve bu cesetten bozma silik yüzü tanıdı. Bu Soğuk’tu. Gece’nin boğazında gemiler düğümlendi. Kasıklarındaki sancı arttı. Zor da olsa yutkunabildi: “Islanmışsın,” dedi. “İçeri gel, haydi…”

Soğuk, bir sis gibi süzülerek içeri daldı. Çorapları ve iç çamaşırları dâhil üzerinde ne varsa hepsini çıkardı. Şişelerden birini açıp, sessizce bir sigara yaktı. İçeri geçip mutfaktaki kanepeye oturdu. Yüzünü mutfak penceresine döndü. İçeride neredeyse hiç ışık yoktu. Yalnızca apartmanın önünde duran ve neredeyse Gece’nin mutfak camından içeri girecekmiş gibi olan sarı ışıklı sokak lambası aydınlatıyordu odayı.

Gece, usul usu Soğuk’un yanına oturdu. Sessizce bir sigara da o yaktı. Bakışlarını sokak lambasının sarılığıyla bezenmiş Soğuk’un yüzüne çevirdi. “Sanki yüzü gittikçe siliniyor, eriyor,” diye düşündü. Belki de ışıktan bu şekilde görünüyordu fakat durumun gerçekte böyle olmadığını kendi de farkındaydı. İyi misin? diye sormak istedi Gece, fakat yersiz bir soru olacağını düşünüp vazgeçti. “Yorgunsundur,” dedi sonra, “İstersen dön, biraz omuzlarını ovayım,” Soğuk, şişeden derin bir yudum aldıktan sonra şişeyi Gece’ye verdi. Gece de en az Soğuk kadar sağlam ve derin bir yudum aldı şaraptan. Soğuk, sırtını Gece’ye doğru döndü. Artık yüzü tamamen sokak lambasının içeri bir hırsız edasıyla giren sarı ışığıyla baş başaydı. Gece, tırnaklarını yavaşça Soğuk’un etine batırıp omuzlarını ovmaya başladı. Soğuğun sırtı ve omuzları derin bir jilet yarasına benzeyen yarıklarla kaplıydı. Kıpkırmızı, yer yer mor olan harita gibi derin yarıklar… Gece, hiçbir şey demedi. Yalnızca Soğuk’un omuzlarını ovmaya devam etti.

Soğuk, sigarasından derin bir nefes çekti. Sanki bu şekilde biraz daha rahat nefes alabiliyor gibiydi. İçine çektiği dumanı burnundan ağır ağır odanın atmosferine vermeye başladı. İçeri giren sarı ışık, sigara dumanı ve Soğuk’un yüzü birbirine karıştı. Yüzü biraz daha silinip, sırtındaki yarıklar biraz daha çoğalmaya başladı. Kafasını hiç geri çevirmeden olduğu yerde tutarak, “Sormayacak mısın?” diye sordu Gece’ye.

“Neyi?” diye karşılık verdi Gece.

“Bu zamana kadar nerede olduğumu,” dedi Soğuk. Sesi de silinmeye başlamıştı sanki.

“Hayır,” dedi Gece. “Bu zamana kadar bu soruyu hiç sormadım ki sana. Şimdi de sormuyorum. Açıklama yapmak zorunda değilsin…” Gece, şaraptan derin bir yudum daha çektikten sonra devam etti, “Ama… Ama korkuyorum Soğuk. Sana bir şey olacak diye korkuyorum. Buraya her geldiğinde bir öncekinden daha farklı biri olarak geliyorsun. Tanıyamıyorum artık seni. Söylesene bana, neler yapıyorlar orada sana? Her seferinde aramızdaki mesafe biraz daha çoğalıyor. Daha önce hiç bu kadar geç kalmamıştın. Bu gece tam 5 ay oldu Soğuk. Tamı tamına koskoca 5 ay!”

“Evet,” dedi Soğuk. Sesi neredeyse tamamen silinmişti. “Tamı tamına koskoca 5 ay.” Yeni bir sigara daha yaktı. Yüzü biraz daha silindi. Ve artık neredeyse tamamen silinmeye yüz tutmuş olan sesiyle devam etti, “Biliyor musun?” dedi, “Bu gece, buraya gelmeden önce ölümü düşündüm. Acısız, sessiz, huzurlu bir ölümü… Belki de bu sefer beni bu düşünce itti buralara kadar”

“Sen hep demez miydin?” dedi Gece, “Huzurlu olduktan sonra her ölüm acısızdır, diye.”

“Tabii ya,” dedi Soğuk, “Haklısın. Ben hep öyle derdim, değil mi?”

Soğuk, son sigarasını da bitirdikten sonra sırt üstü kendini Gece’nin kucağına bıraktı. Artık yüzü tamamen bu dünyadan silinmişti. Gözleri, ağzı, burnu, kaşları her şey ortadan kalkmıştı. Yalnızca bir duvar gibi dümdüz ve en az morgda yatan bir ceset kadar bembeyaz bir et parçası kalmıştı. Yalnızca dudakları silinmemişti. Onun da birazdan tamamen silineceğini biliyordu Soğuk. Kafasını, Gece’nin gözlerinin bulunduğu açıyı tahmin ederek hafifçe kaldırdı. Ve var olan son sesiyle: “Haklısın,” dedi, “Ben hep öyle derdim, değil mi?”

Gece’nin gözyaşları Soğuk’un kaybolmaya başlayan dudaklarına birer kar tanesi gibi son kez döküldü. Dışarıda bir köpek öldü. Bir rögar kapağı şehrin sokaklarına kustu. Tüm sarı sokak lambaları bir anda söndü.

Ve Soğuk, gizlice pencere pervazından sızıp, gecenin mahremiyetine karıştı.

Onurhan Şahin
Görsel: Norvz Austria

Recommended Posts