Sonra…

Sonra…

Sonra… Gittiler, arkalarına bakmadan. Kutsalım “insan” diyenler kendi acılarını biricik sayıp, vicdanlarını kalp odacıklarına kilitlediler.

Yağmalandım. Öğretildim. Kalbinizi açıkta bırakmayınız!

Sonra… Babaannemin entarisini kanı durmuş tenime incitmeden sardım. Teneke kaplı çeyiz sandığının kokusu ve enfiye kutusunun eczasıyla onanmayı istedim. İnsanların gitgide soğuk nevaleye dönüştüğü şu ayaz zamanlarda tek geçer akçenin eskilerin bilgeliği olduğunu anladım. Kınalı, kızıl saçlarını örerken, “Kuzum, gülbeyazım, Fatma’nın tohumusun. Hızır yoldaşın olsun, ayağına taş, gözüne yaş değmesin, ellerin dert görmesin,” dediğini hatırlıyorum. Gözleri derin bakardı hep, sanki o gözlerin ardında yarası hiç okşanmamış eksik bir esir yatardı. Sevdiklerine sürekli, “Kurban olurum sana,” demesi bundandı.

Sonra… Babaannemin kıtlık döneminde çocukken, yabanda yiyecek toplama telaşını düşündüm. Öksüz kalbinin hayatta kalabilmek için nasıl da attığını. Evden bir boğaz eksilsin diye başka bir köye gelin verilişini. Açlığın ve yoksunluğun onu erkenden, hızla büyüttüğünü. Hiç “kadın” olamayışını…

Rahminde ölen, doğup hayata tutunamayan bebelerinin dışında, yazı yabanda çalışırken doğurduğu altı oğlanı. Göbek bağlarını kendi koparmış, ama ölene kadar ondan kopmamış oğullarını. Yazgısı analığa sıkıştırılmış tüm kadınları… Kırmızı papuçları… Ve bu yüzden toprağı bu kadar çok sevdiğimi…

Mina Persis
Görsel: Mina Persis | “Lekeler” -lavi tekniği-