Parmakları acıyor. Duman altı bir oda, iki sedir bir soba. Sedirler evin iki çocuğunun yatağı aynı zamanda. Hep gece yarısı gelir adam ve gelişini izleyen o on dakika, değiştirir odanın kokusunu. Halbuki daha bir saat önce mandalina kabukları koymuştu sobanın üzerine çocuk, ağzında hâlâ turunç tadı, unutmuş adamın birazdan geleceğini.Read More →

Bir buçuk günün kaç saat ettiğini hesaplamaya çalışıyor parmaklarıyla. Ayak parmaklarını da kullandı ama yetmeyince yerden çakıl taşları toplayıp, devam ediyor hesabına. Sonunda sonuca ulaşıyor, dayısının hediye ettiği tavşanlı saatine bakıyor, durmuş. Aslında otuz sekiz saattir buradalar. Yüzlerce araç, binlerce insan, onun daha önce hiç görmediği kadar geniş bir araziRead More →

Bir günah, bir ayıp gibi geçtim aranızdan. Görmediniz. Baktığınız olmadım çünkü hiç. Varlığım her birinizin utancının toplamıydı. Hiç kimse kendi payına düşen kadar eğmedi yere yüzünü. Oysa ben, bir kerecik bile dik görmedim başlarınızı. Eğilmiş olduğunuzu görmemenizin garantisiydim ben. Bütün varlığım görüş alanınızda kalmalıydı. Olmuştum bir kere, saklanmalıydım. Susmadınız üstelik.Read More →

Kendi adını ‘hayat’ koyup, adının kıyısında çoğala tükene gezinen kadın,   Kimsin şimdi? Gündelik telâşları çok gerilerde bırakmış, öylece oturmuş, ellerine bakıyor olmalısın. Artık eskisi kadar meşgul değiller ve gözlerin sık sık içi tıklım tıkış dolu torbaya kayıyor değil mi? Düşlerini kurutup kışa sakladığın torbaya… Tez canlı cümlelerini özlüyor musun?Read More →

Düş kuruları biriktirirsin. Daldaki tazeliğinde tadamayacağının kabulü önkoşuldur. Yoksa ne onları kurutacak güneşin olur göğünde, ne içinde saklayacağın “belki” torbası olur elinde… Erteleye erteleye farkında olmadan vazgeçmeyeşin, içindeki unutulmuşlar mezarlığında çürütmeyesin diye üzerine “umut” yazıp en güneş alan yere asman gerekir torbanı. Hatta öyle bir tahammül büyütmen gerekir ki, onlarıRead More →