Onun kan çanağı gözlerinde hakikate çağıran ürkek, içten ve masum bir bakış vardı. O gün Kabataş vapur iskelesinden fünikülere doğru yol alırken göz göze geldik, sanki bir an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Durdum. Arkamı döndüm. Kalçalarını anca kapatan mini kot şortunun son bulduğu yerde dizinin eklem yerlerine kadar uzananRead More →

boşluğa asılı bu yuvarlak meyhanede bir şeyler içimde ilerlerken dönüşsüzlüğe, siz, sabrın çürüttüğü bir masa eskisinde biz, yer-yer sancılı ve sizin kadar pis çünkü sularımız aynı sular aynı cehennemden etimiz gerekirse el ele verip yer değiştiririz siz yer-yer sancılı bizse bir masa eskisinde bense hem çürük hem sancılı ikiden birRead More →

“Gökyüzüne doğru…” diyerek başlar, “Özgürlük Kampı”. Bu ifade bir yanıyla gerçek bir yolculuğa çıkış, diğer yanıyla düşsel bir yolculuk, bir diğer yanıyla gerçeğin peşine düşmek ve en vurgulayıcı ve kavrayıcı alegorisi ile de tanrılaştırılan sözde – sentetik – kahramanların gökten geldiği yanılgısına gönderme… “Dikizlemenin ilk aşamasıdır gözlemek. Daha ötesi denetlemeye,Read More →

Fikret Kızılok’un bir şarkısı var. İsmi “Ama Babacım”. Ben bu şarkıyı dinlediğim zamanlar çok hüzünleniyorum. Ölmüş gibi oluyorum. Babamı 12 yaşımdayken kaybettim ben. Aslında alıştım artık bu duruma. Ona en ihtiyaç duyduğum zamanlarda yoktu yanımda sadece. Benim de bunu yaşamam gerekiyormuş diyorum kendime. İlkokul ve lise zamanlarında öğretmen tarafından ”baban neRead More →

Su kullanmaya üşendiğim için rakıyı sek, çayı demli içerim. Ben; saçları hastane kokan kadın, Efla. Soğuk ve sessizlik kokan bir odam, dört kedim, biraz şarabım, biraz biram, soğuk ellerim ve soğuk ayaklarım var. Ben iki çorabım aynı renk olmayacak kadar dağınık bir kadınım. Su kullanmaya üşendiğim için rakıyı sek, çayıRead More →