Teoride Travesti, Pratikte Pinokyo: “Şük”

 In Pozisyon Hatası

Yumuşak Giriş

Türkiye’de LGBTİ edebiyatı, edebiyatımızda LGBTİ karakterler üzerine düşünmeye başladım. İşte kaygılandığım da, bir an için aklıma düşen de tam bu aşamasıydı yazmanın. Nasıl bir tablo çizmek olanağı vardı bu konuda; pembe bir tablo olabilir miydi bu? Yazık ki, 80’lerden bu yana “bırakınız yapsınlar, bırakınız alsınlar satsınlar” aşısını, “netekim paşadan” darbe yemiş, “Mesut Bahtiyar ya da namı diğer Müren Paşa’dan” şarkılar dinlemeye dalıp gitmiş toplumun kaba etine maharetle batıran Turgut Özal’ın başlattığı modaya ayak uydurarak, çağdan çağa atlaya atlaya bir hal olan Türkiye’de, LGBTİ bireylerin yaşam hakları, hukuki hakları, sosyal yaşamda; aile içinde, sokakta, iş yerinde, hastalıkta sağlıkta ve dahası ölüm bizi ayırıncaya dek nerelere atlamıştı ki, edebiyatımızda bir yere varmış olsundu?

 

Yer-altı mı Piyasa-altı mı?

Caner Karavit’in: “Değişimlere gebe bir dönemdi 1980’ler. Üstelik bu değişim sadece Türkiye’ye özgü değildi. Dünyada da farklılıklar yaşanıyordu, bazen dünyadaki değişimler Türkiye ile paralellik gösteriyordu. Ama biz Türkiye’de aynı zamanda çok ağır bir süreçten geçiyorduk. Geleceğe dair düşlerin kaybolmaya başladığı, gelecek tasarılarının yapılamadığı bir süreçti bu ve bütün bunlar bir tepkiyi de beraberinde getiriyordu…” diyerek tanımladığı 80’li yılları henüz atlatmıştık ki 90’lar çıkageldi. 90’lı yılların uçurumunda icat edilen bir deyiş olarak “yeraltı edebiyatı,” kanaatimce esasen edebiyatın ta kendisidir. “Piyasa” için yazılmış, derlenmiş kitapların edebiyattan ziyade başta kapitalizme ve sisteme, yani anne, baba ve çocuktan, pardon “bir’ki’üç” çocuktan oluşan aileden başlayarak, sandıkta demokratikleştiğini iddia eden oligarşik politik kast sistemine ve ataerkil ve heteroseksist toplumsal yapıya hizmette kusur etmedikleri düşünülürse, bunlardan arta kalanın, bu körler sağırlar birbirini ağırlar şebekliği kovanına çomak sokan sanat olduğunu, edebiyat olduğunu haykırabiliriz. LGBTİ edebiyatı da işte ancak “yeraltı” etiketiyle ambalajlanarak “nezih” kitapçılarda kendine yer bulabilmiş, ana babasına, vatanına, milletine hayırlı evlatların beğenisine sunulabilmiştir. 90’lı yıllarda özellikle “Stüdyo İmge’nin” yayınladığı birçok kitapla, bugünkü “yeraltı edebiyatının” temelleri atılmış oluyordu. Zühtü Bayar, Altay Öktem, Doğu Yücel, Küçük İskender, Özlem Kumrular, Ayça Seren Ural, hatta çevirilerle Irvine Welsh, Magnus Mills, Douglas Rushkoff gibi isimlerin kitaplarını yayınlayan Stüdyo İmge aynı zamanda uysallaştırılmış kalabalıkları pandikleyerek taciz eden bir başyapıtı; Sibel Torunoğlu’nun, Travesti Pinokyo’sunu da yayınlayacaktı. Evet, başyapıt dedim. Yeraltı edebiyatının (o ne demekse!) değil, Türkçe Kuir ya da LGBTİ edebiyatın değil, Türk edebiyatının bir başyapıtı.

 

Neden Travesti, Neden Pinokyo?

Muz Orta

Travesti çünkü Torunoğlu’nun kendi deyişiyle travesti olmak “normal” bir şey zaten, ama erkek olmak mitleştirilmiş bir hal ve işte tam da bu yüzden Pinokyo. Daha okumaya başlamadan, adıyla bir mitos yıkım vaadinde bulunuyor kitap ve yıkıyor da.

Pembe köşkünde Zeliha ki, bir yerde Sibel Torunoğlu’nun kendisinden başkası değildir bu ve Hoşyar üzerinden, karnavalesk denebilecek bir kurgusal yapıyla dizilmiş metin, yapısından çok, “ortalamanın,” yani sitemin bilinçsizce çarkı olanların hiç, aralarındaki kimi maceracıların da “müşteri” olarak hayatlarının karanlığına teğet geçip gittikleri seks işçisi travestileri, hayallerini, umutlarını, korkularını konu edinişiyle önem kazanır. Gelgelelim Ne Zeliha’yı, ne de Hoşyar’ı toplumcu gerçekçi edebiyat kuramının hiç burnunu karıştırmamış, sokağa işememiş karakterleri gibi didaktik, toplumsal mesaj kaygılı göremeyiz. Onlar hayattadırlar. Hayat dedikleri; soluduklarıyla düşledikleri arasındaki gel-gitlerde silinip gittiği halde kuma usanmadan diktikleri kumdan kalelerden ibarettir.

Şiirdir Hoşyar, Harbiye Destanının Pinokyosudur, “çok bilinen” yahut tekrarından bol bir şey bulunmayan hayatların tersyüz hali, tersinlemesi, travestisidir. Daha anlaşılırı ne midir? İnsandır.

“Yalan söyledikçe burnu uzayan Pinokyo. Nerden nereye. İnsan olduktan sonra uzayan burnumdan kurtuldum. İyi kalpli peri burnuma yüklenmiş bu ahlaki sorundan beni kurtardı. Siz şimdi nasıl biseksüel oldum onu merak ediyorsunuzdur. Erkek olmak tanrı olmak gibiydi. Ben insan olmayı tercih ettim. Sıkıldım erkekliğimden.”

Şimdi, tam da bugün, “şimdiveburada” neresindeyiz yeraltının ve edebiyatın? Bir kere özellikle altını çizmeliyim ki, sosyal medyada başka, kafa kağıdında başka fotoğraf kullanan, yukarıda adını zikrettiğim cümbür cemaatin bugün yerin ne altıyla ne üstüyle, uzak yakın alakası kalmamıştır. Şükür ki kimi vakitlice öldü de, zihnimizde, yüreğimizde tahtına kuruldu.

Ölmemişlere gelirsek…

Eğri oturalım, doğru konuşalım; yeraltının cenazesi Teşvikiye Caminden kalkmaz, merhuma imam bulunamaz ki nasıl bilirdiniz diye sorulsun, o soruya malum cevap hepbir ağızdan verilsin. Hakeza kazara sorulacak olsa, cemaatin yarısı orospu çocuğu, üçte biri piç, arta kalanı da sunturlusundan münferit ve güzel Türkçemizin derin küfürlerini sıralarladı. İşbu halde siyah güneş gözlüğü takacak kimse de bulunamazdı üste para verilse bile.

Yeraltı mı?

Yer’ler bitti dostum.

Yeraltı, yerbeş, yerdört, yerüç, yeriki, yerbir, yerlerin hepsi yerle bir.

Yerüstü; vicdanlarda asılı büyük saat yerüstünde durmuştur. Sonsuzluk, piyasa vaktini vuralı çok olmuştur ve harfler ölü sayfalarda yan yana dizilsin ister, dev çarklar kurmuş, kurup başına oturmuşlar, çünkü koltukları sıcak, yürekleri soğuktur. Yerüstü kalabalık ve insansızdır. Edebiyat insandır ve insan ruhu gürültülüdür.

,,,…

Yerler yerle birdir. Yeraltı-üstü birdir. Yer kalmamıştır. Kapılmış köşelerden sonra nihayet, önler, ortalar, arkalar ve yanlar da doldurulmuştur. Yer’ler bitmiştir. Yeraltı bitmiştir. Yerüstü bitmiştir.

Yer: Sıfır. Tarih: Sıfır. Mekân: Sıfır.

Gök tektir. Altı, üstü yoktur. Sınırsız bir kurgu evrenine tek yöndür. Göğe ceket asılmaz, masa atılmaz, koltuk çekilmez, tezgâh kurulmaz; gökte “yer” bulunmaz ve hep vardır. Gök derinliksizdir. Derinlik, hayal kurma mesafendir. Gök, hem yer’dir, hem de yerde değildir ve büyük saat göğe bakma duraksamasını çoktan geçmiş, gökyoksul yersiz-yurtsuz ruhlar için kanatlanma vakti gelmiştir.

,,,

Göğe inme vaktidir. Kazalım içimize doğru. Edebiyat tektir, insansızlık kalabalık ve zaman geç. Daha derine kazmalı göğü, daha derine, daha müşterisiz bir yer’e içimizde, daha derine.

Göğe inme vakti!

Yer’ler bitti dostum.

Yeraltı, yerbeş, yerdört, yerüç, yeriki, yerbir, yer’lerin hepsi yerle bir.

Yer: Sıfır. Tarih: Sıfır. Mekân: Sıfır.

Kes ayağını yer’den edebiyatın.

 

Şük’tür Et!

“Hardcore” Final

Şük henüz yazmayı sürdürdüğüm kadından erkeğe bir transseksüel karakter. Neden Transseksüel peki? Çünkü Transseksüel olamk normal bir şey, kadınlık da erkeklik de, cinsiyet bir bütün olarak mitleştirilmiş bir şey. Şu ya da bu olmalısın, her ikisi de olamazsın. Birinden biri olacaksın ve o olduğun birinin de sana yüklediği beklentileri karşılayacaksın. Oysa hiçbiri olmaya mecbur değilsin. Oysa ne erkek ne de kadın olmadığın halde, erkekken kadın, kadınken erkeğe, ama illa insana dönüşebilirsin. Seni zıvanadan çıkartanlar erkekler, kadınlar ve bu cinsiyetçilik temelinde yükselen sözde uygarlık ancak insanlığından edebilir, ne kadın olmaktan, ne de erkek olmaktan çıkamazsın. Bu et değil zihin meselesidir. İşte bu yüzden Şük ve hemen yanında “Şey” var. Şey’se erkekten kadına bir transseksüel. Yani okuma boyunca okura vaadettiğim yolun tersine bir yol haritası.

Şük ve Şey’in bilindik Türkçe “travesti edebiyatından” temel farkı belki de fuhuşsuzluğu. “Kendi Dildomuzu Yapıyoruz” etkinliklerinden bu yana uzak durduğum, tanışıklıklar ve tanışmışlıklar ötesinde hiçbir etkinliklerinde doğrudan bulunmadığım, tıpkı Küçük İskender gibi çıkıp kendi halimde yürüdüğüm Onur Yürüyüşleri ötesinde bir bağım bulunmayan ve beni toplumun diğer kesimlerinden çok daha sert ve acımasız bir biçimde ötekileştiren LGBTİ örgütlenmelerine keyifli bir nanik olur umuyorum. “Seks işçilerinin” haklarının savunulduğunun yüzde biri kadar ben gibilerin haklarını savunmaya çabalamış olsalardı, bugün belki eski fuhuş pirleri gibi Etiler’de Moda’larda 10’ar 15’er dairem, dükkânlarım, lüküs arabalarım olmazdı gene ama hiç değilse hayatımın son virajına her gece uykudan önce, yarını düşünmeden girebilirdim. Karakterime uygun düşmediği için asla beceremeyeceğimi bildiğim dünyanın en güç mesleğini bile, hakkını vererek kıvıramayan üç beş kıçıkırığa ah ederek bakmasına sebep olduğunuz bütün “ötekileştirilmişler” için olsun: Şük ön kapak, Şey arka kapak olsun hepinize.

Atla, atla! diye bağırıyorsunuz aşağıdan, duyuyorum. Atlayacağım, sakin olun…

O yüzden şöyle başladım Şük’e:

Söylenecekler nasıl da birikmiş sustukça. Nasıl haykırıyor insan hayat dediği, iki var/oluş/yok arasında açılmış yarığa. Nafile olsa da çabası, nasıl da çırpınıyor tutunmak için hiçe.

Şerefine sevgili okur!

Hadi bir kadeh daha doldur; Şük’e içelim! Ruhu şad olsun ya da ters dönsün mezarında isterse artık, çok da Kasımpaşa! Nasıl olsa ölüler bakışsızdır. Öyleyse titresin içimize doğru sakladıklarımızı memleket bilen üç harfliler… ya da “şüktür” et be! Kasmaya ne hacet, her şey olacağına varsın, ki varacak zaten. Laf!

Şın. Kef.

Ve dahası Mim ki, cümle fişlenmişler, mimlenmişler, ötekileştirilmişlere şifa olsun. 40 olsun ki, cümle anadili kütür Kürt kütür kesilmişler, sırtından vurulup düşenler, devlet dersinde pusuya düşürülmüşler ihya olsun, hatta bir tarafı şişmesin, 13 de olsun ki, atanamadım diye ah vah edenler, vatan sağolsun diyenler, tek tekçiler ve otuzbirciler neşe bulsun. Ama hak da yerini bulsun: “Üçler, beşler, yediler, kırklar, üç yüz altmışlar ve binbirler demine…”

Ve dahi…

“Huu!

Biz dervişler hu çekeriz,

Unkapanı’nda kol gezeriz.

Demine devranına hu diyelim,

Demeyenin de ta…

Huu!”

Eüzu billahi mineş-şükirracim…

Rabbimiz biz gibi zamansız, vatansız, mezarsız kim varsa yekten belamızı versin!

Bismillahirrahmanirrahim.

Hep bir egzantriklik, triptoniklik olması beklenen, E5 üstü travestisi değil ne Şük ne de Şey, tam da orada tanışmış olsalar da. Aslına bakacak olursan hiçbir enteresanlıkları yok, çok sıkıcılar. Sikişken değiller, askerliklerini koğuşta gece mesaisinde falan yapmamışlar, ayaklı seks abidesi de değiller, haydut değiller, hafiye değiller, birilerinin “gay arkadaşları” falan hiç değiller.

Yani ne Şey: “Ay şekerim bu ara erkeklerden sıkıldım. Vallehi bak! N’olcek sanki, ne yapcek farklı. Ben onu yalıycam, o beni emicek. Ne yani, nolcek sikişcez de… Yok anam, erkeklerden sıkıldım…”

ne de Şük: “Abi, geçen bi hatun kaldırdım. Allahıma ilik gibi karı. Sabaha kadar yer misin yemez misin, yer misin yemez misin. İnmiyo ya bizim alet ha ha ha! Yapıştı yatağa orospu, Allah mısın, diyo!” muhabbeti açmıyor en olmadık yerde.

Tek dertleri yaşamak, mecbur edildiklerini değil, yaşamak istedikleri hayatı yaşamak. Sana rağmen, ona, buna, şuna rağmen. Bu kurulu müesses düzene rağmen. Vatan millet Sakarya, ceddi üç kıtaya, yetmiş yedi millete hükmetmiş, eli sikinde, anasının amı ağzından düşmeyen “it sürüsüne,” aklı fikri amının kaç para edeceğinde, bir evin bir oğlunu kapatmalar peşinde, götünü başını bırkalamaktan başka bok kadar meziyeti bulunmayan, oldumcuk “yasal orospulara” rağmen…

Kolay değil yaşamak. Cinsiyet belası kucağında yaşamak hele. Gerçi kendi dildosunu yapanlar iyi bilirler bunu! Ama hani doğuştan şanslı olanlar vardır diye söylüyorum, günahsız bir erkek-kız (oğlan yazacağım olacak mı diye düşünüyorum, kadın yazsam ne vakit kadın oldu, diye soracak andavallar vardır diye çekiniyorum. Türkçenin de içine ettiniz!) bebecik olarak gelip, aklı başına gelip de kendine, yahu ben neyim, sorusunu sormayı aklının ucundan bile geçirmemiş, peygamber vitesi yokuş aşağı hayata kaptırmış gidenlere hani.

En zoru nedir bilir misiniz? Alışmaktır. Yaşamaya alışmak. Şöyle ya da böyle, şu ya da bu olarak yaşamaya alışmak.

Siz hiç kendi kendinizle baş başa kaldınız mı? Apaçık yüreğinizle yüz yüze kaldınız mı? Utanç duydunuz mu hiç? Küçük hesaplarınızı bir kenara itip kucaklaştınız mı ölümünüzle? Ölümünüz, sizin için tasarlanmış, tamamen size özel, her kim olursa olsun bir başkasını içine alamayacağınız tek şeydir. Ölürsünüz. Siz ölürsünüz ve artık sonrasının, bir saniye sonrasının bir önemi kalmadığı o ânı tek başınıza yaşarsınız. Tam o anda hayal edin kendinizi derin bir nefes alıp, bir nefes daha yok, otuz kırk, bilemediniz bir dakikanız kaldı. Gidiyorsunuz. Güle güle! Neye inanıyorsanız ya da inanmıyorsanız dilediğinizi yapın; sayın sövün, dua edin. Belki bir yerlerde karşılaştığınız, aşağıladığınız, hor gördüğünüz, kıkır kıkır gülerek baktığınız, arkadaşlarınızla aranızda fısıldaştığınız, iş vermediğiniz, yaşam alanı bırakmadığınız Şük’ün ve Şey’in sikip attığınız hayatları aklınızın ucundan bile geçmeyecek.

Geberip gidin!

Janset Karavin
Görsel: Margaret Orr ~ “Backbone”

Recommended Posts