Tesadüflere İnanmam

 In Pozisyon Hatası

Onun kan çanağı gözlerinde hakikate çağıran ürkek, içten ve masum bir bakış vardı. O gün Kabataş vapur iskelesinden fünikülere doğru yol alırken göz göze geldik, sanki bir an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Durdum. Arkamı döndüm. Kalçalarını anca kapatan mini kot şortunun son bulduğu yerde dizinin eklem yerlerine kadar uzanan irili ufaklı morlukları beyaz dantel çorabının ardında belli belirsiz seçilebiliyordu. Çakılı kaldığım birkaç saniye içinde o gözlerdeki çağıran gizin peşinden gitmek ya da yoluma kaldığım yerden devam etmek arasında aklım muhakemeye girişti. Bir yandan elim cebimdeki telefonuma ulaşırken diğer yandan az önce indiğim vapura tekrar binmek üzere buldum kendimi.

Üst kata çıktı. Vapurun en köşe yerine oturup haki renkteki çantasından çıkardığı lanet olası güneş gözlüğünü geçirdi yüzüne. Yüzünü denize döndü. Tam karşısına oturdum. Ahmet’le yaptığım sahaf gezme planını birkaç saniye içinde iptal etmeme neden olan ve beni bir sapık gibi peşinden sürükleyen gizemden mi yoksa hayatımda ilk defa bir kadını takibe almamdaki heyecandan mı terliyordu ellerim. Belki her ikisi de. Belli ki bu yabancı kadına cinsel bir haz duyduğumdan burada değilim. Kendimi bildim bileli erkeklerden hoşlanırım ama o kan çanağı gözlerden yayıldığına emin olduğum, bu dünyaya ait olmayan bir dilde beni hipnoz eden sihirli sözler aklımın odalarında duvarları yumrukluyordu. Hayatımda ilk defa bir kadın, nasıl oluyordu da tüm yerleşik algı ve duyularımı altüst edebiliyordu.

Yanına yanaştım ve dedim ki: “Pardon, yanlış anlamayın ben bir homoseksüelim ancak vapura binmeden evvel birkaç saniyelik bir göz gözelik yaşadık sizinle ve bakışınızda beni peşinizden sürükleyen bir frekans vardı, içten ve ürkek. Sanıyorum ağlamışsınız, iyi misiniz?”

Gözlüğünü çıkardı. Sessizlik…

Gözlüğü çantasına koyarken bir sigara çıkardı ve yaktı. Gözlerime baktı. Ellerim titremeye başladı. O yakıcı sessizlik devam ediyordu ki bir dış ses: “Pardon bayan, bu adam sizi rahatsız mı ediyor?” dedi. Cümle tamamlanır tamamlanmaz, ben tam da bir kez daha kaynar sularla haşır neşir oluyorken, kadının: “Hayır,” diyen sesi, alnımdan akan tek ter damlasının sol elimin üstüne bıraktığı ‘pıt’ sesiyle senkron içindeydi.

Bana döndü, tekrar yüzüme baktı: “İyi değilim,” dedi.

“Neyin var,” dedim.

“Boş ver,” dedi.

Boş verecek değildim.

Ben tesadüflere inanmam. Şu an burada, onunla oturmamın bir sebebi olmalıydı. “Nereye gidiyorsun?” diye lafa devam ettim.

“Bazen vapura binip hiç inmeden geri dönüyorum, deniz bana iyi geliyor,” dedi. O arada kolundaki birkaç morluk daha gözüme çarptı. “Ya morluklar?” dedim. Gözleri doldu. Hikâyesini anlatması ve morlukların kaynağını öğrenmek için üsteledim. Anlatmadı. Sustu.

Kadıköy’de yemek yemek için onu ikna ettim. Kütüphanemde mutlaka okuması gereken bir kitap olduğuna onu inandırarak evimin sokağına kadar getirdim. Ahmet için hazırlamış olduğum iğneyi, ara sokakta hızlıca ceketimin cebinden çıkarıp koluna batırdım. Kollarıma yıkılıverdi. Artık evimdeydik…

Onu bir sandalyeye bağladım. Ağzını bantladım. Eline bir kâğıt kalem tutuşturdum. Kendine gelmesini bekledim. Saçlarını okşayarak onu uyandırdım. Hakikati bana bağışlayacak ürkek, içten ve masum bir bakış vardı yüzünde, yine. İşte benim kadınım.

Eğer hikâyesini yazarsa onu serbest bırakacağımı aksi halde bedenini parçalara ayırıp arka bahçeye gömeceğimi güzel bir dille ifade ettim. Yazdı.

Onu bu hale getiren kişi kocasıymış. Evlendiklerinden iki yıl sonra şiddet görmeye başlamış. Korkusundan ayrılamıyormuş. Aşiret oğluymuş Kenan Efendi. Onu öldürürmüş.

İşte benim yeni avım…

Müslüm Çizmeci

Fotoğraf: Shelovessnow “Killer”

Recommended Posts