Turşu Meselesi

Kusarak uyandı. Pudra pembesi ipek yastığı, inci rengi halısı, koridorun dalgalı tonda calacatta mermerleri, banyonun buz grisi yer seramikleri ve kase şeklindeki oldukça dekoratif tezgah üstü cam lavabosu kusmuk içinde kaldı.

Öyle şehvetli öğürüyordu ki bedeni öne doğru kıvrılıp bükülüyor, bacakları titriyordu. Cam kaseyi iki eliyle birden kavradı ve son bir kez daha püskürttü.  Nefes nefeseydi. Burun delikleri yanıyordu. Suyu açtı; ellerini yüzünü yıkadı, ağzını çalkaladı. Fildişi rengi, bambu havluyla kurulandı. Karşısındaki oval aynada yüzünü seyretti. İçinde kuş gibi bir düşünce havalandı: Hamile miydi yoksa?

Hayatındaki tek eksik buydu. Sadece bu. Ve bu da gerçekleştiğinde sonsuz mutluluğa erişecekti. Kadriye Hanım kusmuk temizleme işine girişirken o, salona geçti. Hem kurt gibi açtı, hem de canı hiçbir şey istemiyordu. Gösterişli kahvaltı sofrasını öylece bırakıp sepetteki ekmeğin köşesini bölüp ağzına attı. Çiğnerken düşünüyordu, içinde artık bir boşluk olmayacaktı. Rahmi doluydu. Şimdi bir toplu iğne başı kadar olsa da büyüyecek, kendinden taşacaktı. Ah, öyle çok istiyordu ki bunu… Yuttu.

Odasına dönüp Kadriye Hanım’a teşekkür etti. Giysi dolabına yürürken Instagram’a bir göz attı. Cuma gecesi kulüp fotoğrafları, yerini cumartesi brunch selfielerine bırakmıştı. Arkadaşları, beyaz giyimli, küçük kızları, oğulları ve küçük köpekleriyle harika görünüyorlardı. Telefonu bırakıp giyindi. Makyaj masasında süslendi. Saçlarını taradı ve parfümledi. Dudaklarına ışıltılı, nemli bir gülücük yerleştirdi. Çantasının fermuarlı bölmesine bir göz attı ve kapattı. Bahçe kapısından geçip arabasına doğru yürürken saate baktı. Daha iki buçuk saat vardı. Arabayla biraz dolaşmaya karar verdi. Belki bir avm’ye gider, alışveriş yapardı ya da kafede oturup birşeyler içerdi. Yalnız başına ne yapacaktı ki? Hızını gittikçe düşürdü. Kocasının yokluğuna alışıktı da… Arkadaşları haklı mıydı acaba? Pilates kursunu bırakıp tuhaf kafelerde, garip tipli insanlarla bir araya gelip seçilen kitabı tartışmak ve yazmak saçma bir fikir miydi? Canı sıkılıyordu. Canı çok fena sıkılmıştı işte! Canı bir anda öyle bir sıkıldı ki kenara çekti. Klimayı hızla kapatıp camı açtı. Neredeyse emindi artık; kesin hamileydi. Yoksa onun böyle garip halleri yoktu hiç. Sıkıştığını hissetti, koltuğunun küçülüp kısaldığını. Araba sanki üzerine kapaklanıyordu. Başını camdan çıkarıp hızlı hızlı soludu. Korkuya benzer bir şey hissetti. Sanki ölecekti. Sanki bebeği doğarken o, ölecekti.       

O gün kitap buluşmasına gitmedi. Knut Hamsun’un “Dünya Nimetleri,” fermuarlı bölmesinde güvenli bir uykuya daldı. Akşam, eşi işlerin uzadığı ve en az üç gün daha dönemeyeceği haberini verdikten sonra Buse’yi aradı. Bugün başına gelenleri anlattı. Bir bebek taşıyor olabileceğinden hiç bahsetmedi. Buse ”ah!” dedi, ”bir kaç sene önce benim başıma gelenleri anlatıyorsun sen. Şükür atlattım ama çok zor günlerdi. Hiç korkma zanakslarımı paylaşırım seninle!” diyerek güldü. Pınar da güldü ama telefonu kapattığında ilaç filan kullanıp da bebeğini tekmeleyemeyecek kadar uyuşturmak istemediğini biliyordu. Yatmadan önce Kadriye Hanımdan papatya çayı hazırlamasını rica etti. Çayını yudumlarken Facebook’ta gezindi ve kısa süre sonra telefonuyla uykuya daldı.

Üç gün boyunca gariplikler devam etti. Sık sık sinirlendi. İnternetten bisiklet modellerine baktı. Arka cebinde nüfus cüzdanıyla, elini kolunu sallayarak sokaklarda gezdi. Sahile inip öylece denize baktı. Ama hiçbiri markette yaşadığı kadar garip değildi…

Dün, canım bir şeyler istiyor, diyerek arabayı almadan çıkmış, dışarıda üşüyünce ısınmak için bir avm’ye sığınmıştı. Buse’nin, senin canın kocanı istiyor, iğnelemesine kulak asmamış ve eşine Whatsapp’tan kalp emojisi yollamaktan vazgeçmişti. Mağazalardan çıkıp markete yöneldi. Ve canı âniden turşu istedi. Oysa turşudan nefret ederdi. Yani herhalde… Emin değildi. En son çocukken yemiş olmalıydı. Aşeriyorum, diye düşünerek cam kavanozlarındaki bataklıkta minyatür timsahlar gibi uyuyan salatalık turşularına baktı. Buruşuk, ıslak, yazısız sayfalar gibi beyaz lahana turşularına; ancak bir serçe kalbi olacak kadar küçük sarımsaklara ve oval oval yanan, turuncu, sıcak havuç turşularına… Yapacak tek şey kalmıştı, seçmek! O kadar çok marka vardı ki… Hangisinin iyi olduğunu nereden bilecekti? “Altındane” mi, “Kemal Kükrer” mi, “Penguen” mi, “Yonca” mı, “Çiçek” mi, “Cenkci” mi, “Kühne” mi, “Berrak” mı, “Efendioğlu” mu, “Zavrak” mı? Seçmek zorundaydı. Seçmek, seçmek, mutlaka seçmek! Daha önce hiç böyle bir zorunluluk duymamıştı. Kadriye Hanıma seçtirebilirdi, eşine aldırabilirdi. Ama ilk kez, bir şeyi gerçekten istiyordu; hemen, şimdi! Turşunun tadı nasıl çıkacaksa çıksın, razıydı. Yine de eli kavanoza uyanmıyordu işte. Karnına ağrı girdi. Karnına ağrı girdi ve erteleme zorunluluğuyla rahatladı. Turşu kavanozu raflarından uzaklaşıp avm’nin tuvaletine girdi. Külodu kanlıydı. Ama bu doğumun, regl olmasına rağmen gerçekleşeceğini biliyordu. Önce gidip bir turşu alacaktı. Herhangi birini. Hiç turşu yememekten iyiydi.

Gizem Pınar Karaboğa tarih 15.09.18 imza…

Bu öykü bittikten bir süre sonra Pınar, bitkilere merak salmış. Üç haftada bahçeye ekmediği kalmamış. Bahçeden sonra evi de botanik bahçesine çevirmiş. Bir süre sonra sıkılmış. Ev dekorasyonuna girişmiş. Duvarlardan birkaçını kırdırmak istiyormuş. Mutfağı salonla, salonu bahçeyle birleştirmiş.  Bunun delilik olduğunu düşünen kimseye kulak asmamış. Evde montlarla gezmeye başlamışlar. Cüneyt Bey, eşinin bu halinden çekiniyor olacak, eve pek ender uğramaya başlamış. Birkaç ay sonra Kadriye Hanım evi süpürürken saksılardan birini kenara çekmiş. ”Orada ne bulsam beğenirsin,” dedi bana, “Evin tabanında koca bir oyuk…” Eğilip bakmış. Oyuktan başını kaldıramadan şaşkınlıkla seslenmiş, ”Pınar Hanıııım, Pınar Hanım!” Pınar Hanım gelip sakince durumu açıklamış. Gerçekten de korkunç derecede sakin görünüyormuş. Bunun bir oyuk değil, tünel olduğunu söylemiş. Aynen bu şekilde: ”Kadriye Hanım, o bir oyuk değil, tünel!”

 -Ya işte böyle, dedi bana. Sessiz atın çiftesi pek olur. Bunları yazma ama!

Ben, ”Burada bir tekme göremiyorum gerçi,” dedimse de başını bilgece sallayarak beni susturdu.

-Bacakları öyle uzundu ki, çiftesi yine kendini buldu,” dedi. Haklıydı. Yazmadım.

Gizem Pınar Karaboğa