Umut Ateşi Nöbeti

 In Kıbrıs Defterleri, Pozisyon Hatası

Bir sabitin, çivinin başını gömer gibi tepesine sertçe vururcasına bir kez daha altını çizelim: Yıllardır söyleyegeldiğim, yazdığım gibi Gülen Cemaatine ve diğer tüm din temelli öbekleşmelere karşı oldum, olacağım. Cemaat önderleri denen şeyhler, hacılar hocalarla istişare eden Cumhurbaşkanı profiline karşı olduğum, olacağım gibi.

Bir insana dini inanışının sorulmasının bile çok büyük bir ayıp olduğu öğretilmişti bizlere yetiştirilirken. Selamın aleyküm, inşallah, maşallah, maazallah gibi lafların ancak dini bir ritüelin gerçekleştirildiği mekânlarda sakınmaksızın kullanılabileceği, hatta o an ve o mekânda kullanılmasının daha doğru olacağı, bunların gündelik hayatta kullanımının kırıcı, endişe yaratıcı hatta istenmese de ötekileştirici olabileceği öğretilmişti.

Oluşan ya da oluşturulan durumun (ki oluşturulmuş mu yoksa kendiliğinden oluşmuş mudur, bu konuda kesin bir kanaatim yok) örtülmeye çabalanan ama sağından örtsen, solundan taşan, kılıfın bir türlü minareye uydurulamadığı bariz bir darbe olduğunu düşünüyorum. Doğduğum, çocukluğumu yaşadığım, sevdiğim o Türkiye’nin artık var olmadığı kanaatimi takip edenler bilirler. Bu yeni Türkiye’yi sevemiyorum ben. Tek tekçi Türkiye’yi, farklı düşeni, düşüneni dışlayan, ötekileştiren, iten Türkiye’yi; sandıktan babam çıksa yerimci demokrasiyi seven, al takke ver külah siyasetini hür fikrin ve vicdanın önüne koyan Türkiye’yi; beni hain, Ya Allah, bismillah, Allahu Ekber nidalarıyla, sırtta cüppe, kafada takke sokağa dökülenleri kahraman ilan eden Türkiye’yi sevemiyorum. Benim doğduğum, sevdiğim Türkiye 80 darbesi sonrası yaralarını sarmaya başlamış, özgürlükçü düşüncenin ağır ağır olsa da yayılmaya, çoğalmaya devam edegeldiği, devletin paslanmış dev çarklarının artık kanlarımızla yağlanmayacağı umudunu hâlâ yaşatabilen o Türkiye’ydi.

Böyle bir Türkiye de, yani içine doğduğum, yaralarını saracağını umduğumuz ülke de yeterli değildi elbet, ama ağır da olsa yüzleşmeye, güzelleşmeye, insanın devlet için değil, devletin insan için var olduğu, olacağı bir ütopyaya doğru yürüyordu. Belki bu ütopya daha da düşsel bir ütopyaya dönüşebilir, tüm ötekilere de memleket olabilirdi Türkiye. Olmadı. Demokrasi tanımını sandığa, öteki tanımını mültecilere sabitledi. Oysa bugün “Büyük Türkiye” biz “küçük insanları” sevmiyor, bizlerden nefret ediyor. Biz küçük insancıklar, olan biteni hayretle takip ediyor ve düşünüyoruz; acaba hakikaten biz, ya hain, ya da terörist miyiz?

Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum, ancak ben insanlığın özgür bir yeryüzüne yürüyüşünün sürdüğüne, bu korkunç çağın bizleri bir çöküş ve diriliş sürecine sürüklediğine, bu acı itilmişlik, yersiz yurtsuzluk duygusu altında ezilsek de hepimizi daha güzel günlere taşıyacağına inanıyorum.

Sağlam durmalıyız arkadaş. İçinden geçtiğimiz çağ bize, özgür yeryüzü için, devrimci samimiyeti, aklı ve özgür düşünceyi gelecek kuşağa aktarmak görevi yüklüyor belli ki. Henüz erken. Çürüme sürüyor, ama vakit tamam değil. Özgür, eşit, âdil ve sınırsız, bölünmemiş bir yeryüzü için umudun ateşinin nöbetini tutacak tek bir can bile kalsa insanlık için hâlâ bir ihtimal vardır.

Uzun lafın kısası…

Bizlere vatan haini yaftası yapıştıranlar, bizim vatanımız size bol geliyor düpedüz; öyle körsünüz! Tadını çıkartın oynamanız için salındığınız “arka bahçenin” çünkü savunduğunuz devletleriniz, çalıştığınız şirketleriniz sayesinde hepimizin torunları gökyüzünü resimlerde görecekler.

En iyi ihtimalle demek istiyorum…

Mühim değil. O gün de umudun ateşinin nöbetine duran bir hayalperest çıkacak ve bütün göğe bulutları, ay ve güneşi, kar ve yağmuru, özgür kuşları, gökkuşağını boyayacak.

En kötü ihtimalle demek istiyorum…

Janset Karavin
Görsel: Yuumei ~ “Hope and Despair”

Recommended Posts