Uzaylı Notları

Buraya düştüm: Türkiye diye bir ülkenin İstanbul şehrine. Kadıköy… İçinin içinin içi. Her yerde dikdörtgen prizmaları… Ne yöne gidersem gideyim prizmalar yükseliyor. Aralarından uzun uzun boşluklar geçiyor. Ben de geçtim. İki yanımdan renkli renkli kutular da geçti; bana sesler çıkardılar. Uzunlu kısalı sesler… Kutuların içinde dünyalılar vardı. İnsanlar… Her yerde tüm geometrik şekilleri dolduruyorlar. Boş kalmasına izin vermiyorlar hiç. Hepsi bir yerlere yürüyor. Bazıları hızlı, bazıları yavaş; ama hep yürümek var! Bazen ışıklar yanıyor, kimisi duruyor, kimisi geçiyor. Uçan tüylü varlıklar var. Bazen onlar da bir yerlere konup etrafa bakıyorlar. Yürüyeni, uçanı hepsi aynı… Bu düzeni çözebilmek çok zor yine de.

Anladığım kadarıyla insanlar iki çeşit; mutlular ve mutsuzlar. Ağız hareketleri birbirlerine benziyor ama göz dedikleri benekler aslında farklı ıslaklıkta titreşiyor. Bazıları kısık aralıklarda kıpırdanıyor, onları çevreleyen tüyler kavuşup ayrılıyor, bazılarının ise göz çukurları ovalleşiyor; gözlerinden sıvılar dökülebiliyor. Bizim gezegende içinden bir şeylerin çıkması utanç vericidir: Bedenin bütünlüğünü bozar. Burada da bir çok kişi bu sıvı damlatma işinden memnun görünmüyor zaten.

Sürekli ses çıkarıyor insanlar. Birbirlerini tutuyorlar, birbirlerini itiyorlar. Kavuşuyor ayrılıyorlar, gözleri gibi. Her şey ‘normal’ görünüyor onlara. Yaşamaya devam ediyorlar. Gördüm: göğüs kafesleri genişleyip daralıyor ve duydum; vücutlarındaki sıvı akışmaya devam ediyor. Hiçbir şey olmamış gibi… İnsanlarla birlikte yürüyorum beni fark etmiyorlar. Oysa nasıl da başkayım! Bazıları bakıyor aslında, ama farklılığı görmüyor onlar. Sevinsem mi buna, üzülsem mi… Dünyalı olmadığım buradan belli; ben ya mutlu, ya mutsuz değilim. İçimde kaşınan bir şeyler var! Bakıyorlar, beni de çekmek, itmek istiyorlar sonra. Oysa örneğin mıknatısın zıt kutupları birbirini dünyada hep çekiyor. Düzenli olarak hep çekiyor. Bazen çekip bazen itmiyor. İnsanlar bizden çok tutarsız.

Sonra boşluklar çok büyük bir sıvı birikintisine çıkıyor. Üzerinden büyük metaller geçiyor. Sıvı hep çalkalanıyor. Zehirli olabileceği düşüncesiyle ben de insanlar gibi öylece bakıyorum. Büfe adında küçük odacıklar, içinde yine insanlar var. Herkes ağızlarınııyor, ellerindekini ağızlarına götürüp yok ediyorlar. Büyüğü küçüğe çeviriyorlar. Yutuyorlar, yutuyorlar. Ağızlarının içi diş adında küçük kayalardan dolu, sıvı dolu, bir de oynak bir kas var aralarından uzanan. Ne kadar korkunç! İsteseler hemen şimdi kalbimi dişleyebilirler. Bu yüzden uzak duruyorum onlardan. Beni çeker, küçük parçalara çevirir, sonra iterler. Oysa ben böyle doymam. Bizi beden sıcaklığını arttırmak doyurur. Bu yüzden burada çok üşüdüm. Bu koca, mavi, çalkantılı sıvıyı izlemek beni üşüttüğü için acıktırdı. Isınmak için hiç kimsem yok. Açım uzun zamandır burada.

Yavaş yavaş hava kararıyor, bir takım boşluklar derinleşiyor, bazı ışıklar yanıyor. Bazı insanlar prizmalarına çekiliyor, bazıları ışıklı küplerin içine sürükleniyorlar. Bazı hareketler sönüyor. Örneğin; bir adam gördüm: Banka yazan ışıklı bir levha çukurunda yerde boylu boyunca, gözleri kapalı duruyordu. Enerjisini sonlandırmış gibi… Gözünün üstündeki kıllar kasılıp büzülmese, öyle çırpınırcasına soluk almasa bozulmuş olduğunu düşünürdüm. Neredeyse bozulacak olanlar dışarıda öylece yatay duruyorlar. Yanlarından geçip gidiyor herkes.

O kara, o ışıklı, o yüksek müzikli küplerde insanlar tüm uzantılarını sallıyorlar, vücutlarının parçalarını kıvırıyorlar. Ne kadar da esnekler. Nasıl da şekilden şekile girebiliyor insan! Bir şeyler içiyorlar; içmek için dişlemeye gerek yok. Sanki daha ılık geliyor bu bana, rahatlıyorum. Sanki ben de böyle içsem ben de öpmenin ne demek olduğunu bilirim gibi. Bazıları ağızlarına çubuklar tutturuyor. Çubukların ucunu yakıyorlar. Kırmızı küçücük bir alev, çubuğu küçültüyor. Yine, işte yine küçülüyor! Üflüyorlar; havaya karışıyor ve hepsi bu!

Bazı ağızlar birleşiyor, bazı bedenler sırt sırta dönüyor; iki çeşit insan burada çok belirgin oluyor. Çıkıyorum. Çünkü ben ikisi de değilim. Sarı, uzak, cılız ışıklar altında prizmalar arasında yürüyorum. Önüme bir karalık düşüyor. Tanıyorum; ben olan bu şekil!

Halbuki korkulacak hiçbir şeyi yok,” diyorum. Düşğüm gezegeni düşlüyorum.

 

Gizem Pınar Karaboğa
Fotoğraf: Can Ilgın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir