Vatan yahut Afrodit

 In Alengirli Mecmua, Gez Gör Cezvecik, Pozisyon Hatası

Deniz birden dalgalandı, köpüklü bir dalga kıyıya doğru kabardı. Dalga, köpükleriyle bir sedef kabuğu kıyıya taşıdı. İçinden Afrodit ve oğlu Eros çıktı. Zamane tanrıçaları olan Horalar, onları karşıladılar ve önce Afrodit’in uzun saçlarını örüp basını altın bir taçla süslediler, üzerine tülden, süslü elbiseler giydirip, boynuna kıvılcımlar saçan kolyeler taktılar. Daha sonra onu ve oğlunu alıp Olimpos’a çıkardılar. Olimpos’taki tanrılar bu güzeli görünce hayranlıklarını gizleyemediler. O günden sonra Afrodit, güzellik ve aşk tanrıçası olarak Olimpos’ta, diğer tanrı ve tanrıçalarla birlikte yaşamaya başladı.
Kıbrıs’ta, Baf kıyılarındaki bir kayalıktı Afrodit’in karaya ayak bastığı yer; bugün Gavur Taşı diye de anılan Afrodit Kayalıklarıydı. (Petra Tu Romiu)

Bu ilk “Küçük Cezve” yazımda size ‘on dönüm bostan, yan gel yat Osman’ ‘stayl’ tatil önerilerinin dışında bir seçenek sunmak istedim. Üşenmedim, atladım uçağa Kıbrıs’a gittim, gezdim tozdum, yedim içtim, oh sefam olsun! Ama endişeye mahal yok, hepsini siz Mecmua okurları için yaptım bittabi.

 

Bölük Pörçük bir Masal Adası: Kıbrıs

Türk vatandaşları Kıbrıs’a, 1 ila 3 ay için, özel bir izinle, vizesiz, pasaportsuz giriş yapabiliyorlar. Havaalanında pasaport memuru size bir kâğıt verecek damgalayıp, yeter ki tuhaf hareketler yapmayın, şüphe uyandırıcı mimiklere falan kaptırmayın, sakin olun. Kağıdınızı alın ve iyi saklayın. Kaybederseniz, bir olaya karıştınız mı sınır dışı edilirsiniz. Gerçi biliyorum; ‘olaylara karışmazsınız’ siz. Zaten karışılacak pek bir olay da yok sakin, huzur dolu Kıbrıs’ta. Bu kâğıtla adanın kuzeyine girebilirsiniz elbette, oradan güneye geçmeniz olanaksız. Gelin görün ki, Kuzey Kıbrıs da gerek cebinizi yakmayacak, gerek doğal güzellikleriyle (deniz, kum, güneş hariç değil) ruhunuzu okşayacak, birbirinden ilginç ve leziz yöresel yemekleriyle tadı damağınızda kalacak bir tatil vaad ediyor…

Konaklama
Bir kere en baştan söyleyelim, Kıbrıs’ta on numara beş yıldız birçok otel var, ama derseniz ki, ben daha samimi, küçürek bir yer arıyorum, Girne ve Mağusa başta birbirinden hoş pansiyon oteller bulabilirsiniz. Üstelik de günlük 50 ila 60 Lira gibi ücretlerle. Büyük otellerde de 100 ila 150 Lira arasında oda bulabilirsiniz. Evet, kahvaltı dahil. Hayır, akşam yemeği yok. Ama bana sorarsanız pek gerek de yok, çünkü biraz araştırmacı karıştırmacı bir gezgin olmayı kafanıza koymuşsanız akşam yemeğinizi otelin dışında, hem çok çeşitlendirebilirsiniz hem de kişi başı 25, 30 liraya küp gibi doyabilirsiniz!

Madem doymaktan bahis açıldı hemen sofraya geçelim, ne dersiniz?Kıbrıslılar bir hoş! Her şeyin turşusunu kuruyorlar. Neler mi mesela? Bir kere yöresel otlar var muhakkak turşu listemizde: Kaz ayağı (mangallo), kaya koruğu, gappari ya da gabar, girdama, çitlembit gibi gibi gibi… Hepsi bu kadar olsa iyi, kuşlardan, deniz canlılarından da turşu kurarlar. Ahtopottan mesela, palaz (güvercin yavrusu), pulya denen bir göçmen kuş türünden turşu yaparlar. Yumurtadan da yapıyorlarmış; ondan tadamadım. Ben özellikle daha klasik bir turşu olarak biber turşusunu öneririm, ama diğerlerini de tatmayı ihmal etmeyin.

Turşudan ziyade, ziyafeti taçlandırmak için macunları tatmak olmazsa olmaz. Turunç, uzum, karpuz, yeni dünya, hurma, kabak, patlıcan, badem, incir, kiraz, havuç, elma, ayva, domates ve alıç vee benim favorim ceviz macunu! Bildiğiniz ceviz bu, ama nasıl bir tat, kıtır kıtır…

 

Hemen macunlara atladım değil mi? Daha karnımızı doyurmadık, çocukken de böyleydim ben…
Kıbrıs’ın yöresel tatları deyince akla balık çeşitleri geleceğini sananlar şuraya sağa geçip tek ayak üzerinde durmaya başlasınlar, çünkü adada balık yok neredeyse! Balık ekmek yemek istedik biz ve Girne’de güç bela bir yer bulabildik…
Kıbrıs köftesi denenebilir mesela. Bir de bulgur köfteleri var ki yemeyen bin pişman. Hamur işleri şiddetle tavsiye edilir. Norlu börek başta olmak üzere. Ana yemeklere gelince kolokası muhakkak denemelisiniz; patates gibi bir sebze kolokas ama tadı çok daha güzel patatesten. Aklıma gelmişken tatlı patates de çokça bulunabiliyor Kıbrıs’ta; adı üzerinde, tatlı patates, hakikaten tatlı ve kızartması bir harika, hele çocuklar için bire bir. Molehiya da denemeniz gerekenlerden. Ispanak benzeri bir ot bu, ancak yapılışı pek başka. Şeftali kebabına hiç girmeyeyim, çıkamam, bavulu toplar ilk uçağa atlarım Kıbrıs’a!

 

Öğrendiğim ilk yerel muhabbet hal hatır sorma oldu. Şöyle ki: “N’apan?” diyor (size) “İşlerik”, demeniz gerekiyor cevaben, yani “N’olsun uğraşıyoruz işte”, gibisinden bir cevap vermiş oluyorsunuz…

Gidilecek görülecek yerlerden bahsedeceğim ama hazır yeme içme meselelerine giriş yapmışken, sizin de tur ya da lüküs bir otelden çok kendi başınıza adayı keşfetmeye kalkışacağınız hevesine kapılarak gene yemeklerden devamla ada tecrübelerimden dem vuracağım, bir faydası dokunur meraklısına diye…

Kıbrıslılar çok sıcakkanlı insanlar. Hani bir soru sorsanız üç cevap alırsınız muhakkak. Yabancılık çekmeyeceksiniz. Gelgelelim sizi yabancı zannederlerse ki, en çok da İngiliz zannedilmeniz ihtimali yüksek ada eski bir İngiliz sömürgesi de olduğundan, pat diye İngilizce konuşmaya başlamış bulabilirsiniz kendinizi. Esnaf da halk da en gencinden en yaşlısına pıtır pıtır İngilizce konuşuyor, çok keyifli, ama İngilizceleri değil, asıl Türkçeleri çok keyifli. Aksanları biraz Ege, bir parça Hatay, Güney Doğu koksa da kendine has ve pek sevimli. Öğrendiğim ilk yerel muhabbet hal hatır sorma oldu. Şöyle ki: “N’apan?” diyor (size) “İşlerik,” demeniz gerekiyor cevaben, yani “N’olsun uğraşıyoruz işte,” gibisinden bir cevap vermiş oluyorsunuz…

Limon ağacları… Hem de çiçek açmış, mis gibi kokan limon ağaçları her yerde, her bahçede. Ne yana baksanız beyaz, sarı, limon çiçeği kokusu…
Kıbrıs limon çiçeği kokar.

 

Diyeceksiniz ki, hadi senin ipinle indik kuyuya, keşif kafası takılıyoruz adada, iyi, iyi de nasıl gideceğiz misal başka şehre gezmeye tozmaya? Kolay! Kombos diye bir icat var. Bunlar, bildiğiniz minibüs aslında ama kimileri pek kırık dökük, hatta mülteci taşınacak cinsten hani! Kendinizi Pakistan’da hayal edebilirsiniz yolculuk ederken; bir etrafta uçuşan tavuklar eksik! Her şehirde terminal(!) var. Terminal dedimse adı öyle yani, otobüs motobüs (motobüs demişim pardon, kombos yani…) kalkan, küçük seyahat acentelerinin olduğu bir alan. Girne, Mağusa, Lefkoşa vs. her yöne hepsinden komboslar var. Ama akşam en son kombosu kaçırmayın sakın, otostopa kalırsınız yoksa.

Esasında otostoptan da çekinilecek pek bir şey yok. Adalı konuya hâkim, alışık öğrenciler sağ olsunlar, ama tabii muhabbet koltukta mı kalır… size bağlı.

Kombos dediğin ucuz icat neticede.

 

Adada tarihi mekanlardan çok, sokak aralarında karsıma çıkıveren, birçokları terk edilmiş evlerin, birbirinden harika kapılarını fotoğrafladım ben. Meraklısına çıt!

Madem kalacak yeri ayarladınız, tadacağınız yeni lezzetler hakkında bir fikriniz var artık ve kombosları da biliyorsunuz o halde gelin şimdi bir de gidebileceğiniz üç büyük şehirdeki tarihi mekânlara bir göz atalım. Bu arada, eğri oturup doğru söyleyelim; bu tarihi mekânların her birinin şimdiki adlarının yanında göreceksiniz ki bir de “eski” adlarını yazdım, çünkü aslında pekçok kaynakta okuyacağınız gibi Osmanlı, adayı ele geçirdikten sonra hanlar hamamlar, saraylar falan yapmamış, birçok kilise ve diğer tarihi binaları dönüştürerek yenilemiş esasında. Ada halkının bir kısmı, bunu da dile getirerek Osmanlı’dan bu yana ve cumhuriyetle beraber Türkiye’nin de Kıbrıs’a yatırım yapmadığından yakınıyorlar. Haklılar da, “yavru vatan” değil âdeta “üvey evlat” muamelesi görmüş hep Kıbrıs yazık ki…

LEFKOŞA
ADANIN KALBİ

7. yüzyıl Asur kaynaklarında Ledra olarak anılan antik kentin Lefkoşa’nın çekirdeği olduğu düşünülmekte. M.Ö. 300’de Ptomely I.Soter’in oğlu Lefkos şehriyeniden inşaa ettirip adını vermiştir. Şehreverilen bir diğer adolan Nicosia’nın ise 1192’de Tapınak Şövalyelerine karşı ayaklanan ada halkı tarafından kullanıldığı söyleniyor. Lüzinyanlar dönemi şehrin en parlak zamanlarıdır; bu Venedik istilasına dek sürer. Venedikliler birçok tarihi eseri harap edip, bunlardan aldıkları taşlarla surları güçlendirmişlerdir. Lefkoşa 1570’de Osmanlı egemenliğine geçmiştir…

Girne Kapısı / Porta del Proveditore
Lefkoşa sur içine kuzey giriş olan Girne Kapısı, 1567 yılında Venedikliler tarafından yapılmıştır. Lemer yapıdaki kapı, şehrin görülmeye değer tarihi zenginliklerinden biri. Kapıya onu inşa eden mühendis Francesco Proveditore’nin adı verilmiş ve uzun zaman bu adla anılmıştır. Kapının duvarlarında Venedik ve Osmanlı dönemlerineait kitabeler bulunmaktadır.
Derviş Paşa Konağı
19. yy. başında, Kıbrıs’ta ilk Türkçe gazete Zaman’ı çıkartan Derviş Paşa tarafından yaptırtılan konak, dönemin mimari niteliklerini taşır. “Müze ev” olarak kabul edilen konak, restore edilmiş ve Etnoğrafya Müzesi olarak kullanılmaktadır. Bir bölümü baş oda, gelin odası, yatak odası, yemek odası ve tezgah odası olarak düzenlenen konağın bir bölümünde de günlük yaşantıda kullanılan eşyalar sergilenmektedir.

 

 

 

 

 

Büyük Han’da birçok el yapımı ürünler, yöresel hediyelik eşyalar satan dükkân göreceksiniz ve birçoklarının da girişlerinin tepesinde asılı bu keçi başlarını. Biraz ürkütücü ama pek ilginç…

 

 

 

 

 

 

Büyük Han
Kıbrıs’ın ilk Osmanlı Valisi Muzaffer Paşa tarafından, şehir içi ticaret hanlarından Bursa’daki Koza Han örnek alınarak 1572-1579 yılları arasında yaptırıldığı tahmin edilmektedir. İç çevresinde 68 oda ve 10 dükkân bulunuyor. Yapıldığı dönemde “Yeni Han” adıyla bilinmesine karşın, özellikle Alanya’dan gelen tüccarların konaklama yeri olduğundan “Alanyalılar Hanı” adıyla da bilinmekteydi. Ancak 17. yüzyılda yanındaki Asmaaltı Meydanı’na küçük ölçekli Kumarcılar Hanı’nın yapılması üzerine, halkın kıyaslaması sonucu, “Büyük Han” adıyla anıldığı öne sürülmüştür. Uzun bir restorasyon süreci ardından, 2002 yılında yeniden ziyarete açılan Büyük Han, yöresel el sanatları satan dükkânları ve eminim Mecmua okurlarının ilgisini çekecek Sahaf Ali Bey Amca’nın girişteki yeriyle Lefkoşa’da tarih içinde küçük bir mola vermek için biçilmiş kaftan…

 

 

Hanın kullanımı ile ilgili bilgilerin büyük bir bölümü arşiv belgelerine dayanmaktadır. İngiliz döneminde hapishane ile Zaptiye (Polis) Merkezi olarak kullanılabilmesi için 1878 yılında restore edilmiş, 1903’e dek hapishane olarak kullanılmıştır. Hayalet meraklılarına not: Destanlara konu olan kanun kaçaklarından Hasan Bulliler ile bakkala olan borcunu ödemeyen Tabur İmam Tekkesi’nin kurucularından Cezayirli Tabur İmam’ın burada hapis yattıkları anlatılmaktadır.
Ayrıca Handa bir mezar bulunmaktadır. Çok eskiden adak yeri olan mezarın, mescitte ibadet ederken vefat eden eşraftan birine ait olduğu öne sürülürken, hanı inşa ettirdiği varsayılan Muzaffer Paşa’ya ait olduğu da rivayet edilmektedir. Bu konuyla ilgili olarak Giovanni Mariti’nin anlattığı rivayet, Muzaffer Paşa’nın halktan fazla vergi aldığı için Lala Mustafa Paşa’nın emriyle başı kesilmek suretiyle öldürüldükten sonra buraya gömüldüğü doğrultusundadır.

 

Mevlevi Müzesi
Kıbrıs’ın Osmanlı döneminde en önemli yapılarından biri olan Mevlevi Tekke, Lefkoşa’daki Girne Kapısının hemen ilerisinde yer almaktadır. Genellikle şimdiki tekkenin Emine Sultan adlı bir saraylının verdiği arazi üzerine 17. yy. başlarında kurulduğu ve türbe binalarının kuzeydoğu dış duvarının yanındaki yazıtsız mezarın Emine Sultan’a ait olduğu öne sürülmektedir. Tekke, yapıldığı ilk dönemde, semahane, türbe, derviş odaları, mutfak, misafir odaları gibi bölümleri içermekteydi. 1873 yılı itibariyle tekkede, mesnevi han, şeyh ve dervişlerden oluşan 36 kişi görev yapmaktaydı. 1954 yılından sonra işlevini yitiren tekke şu an müze olarak kullanılmakta, Mevlevi giyisileri, müzik aletleri ve etnografik malzemeler sergilenmektir.
Selimiye Camii / Saint Sophia Katedrali
Lüzinyanlarca 1208-1326 Saint Sophia Katedrali Kıbrıs’taki gotik mimarinin en güzel örneklerinden biri. Anıtsal değerdeki ana kapı ve taştan yapılma penceresi görülmeye değer. Osmanlı 1570’te Lefkoşa’yı ele geçirdikten sonra yapıya bir minare eklemiş ve Saint Sophia Camiine çevirmiştir. Caminin adı 1954 yılında Selimiye Camii olarak değiştirilmiştir.
Ermeni Kilisesi / Notre Dane de Tyre
Şehir Salahi Şevket Sokaktaki bu kilise büyük olasılıkla 8. yüzyılda Kudüs’ten gelen göçmenlerce inşa edilmiştir.

Venedik Sütunu
Venedikliler tarafından 1550’de dikilen, 6 m. yüksekliğinde, alt tarafında altı soylu Venedik ailesinin armaları ve tek kurşuni renkte bir granit olan sütunun, haraç olarak Salamis’teki bir mabetten getirildiği sanılmaktadır. Osmanlılar döneminde Sarayönü Camisinin avlusuna kaldırılan sütun, 1915 yılında, İngilizler döneminde, şimdiki yerine yerleştirilmiştir. Eskiden üzerinde Aziz Mark Aslanı bulunan sütuna, sonradan bakır küre ilave edilmiştir. Lefkoşa’nın en önemli meydanında dikilidir ve halk burayı Sütunlu Meydan olarak anar.

 

GİRNE
DENİZ KOKUSU

Girne’nin M.Ö. 10. yüzyılda Peloponez’den göç eden Akalar tarafından kurulduğu öne sürülmektedir. İddiaya göre Akalar, kurdukları bu kente anayurtlarındaki Kyrenia Dağının adını vermişlerdir. Bir başka görüşse, Girne’ye ilk yerleşenlerin M.Ö. 9. yüzyılda adanın kıyılarında ticaretkolonileri kurmuş olan Fenikeliler olduğunu savunmaktadır.
Roma kaynaklarında Girne, Corineum olarak geçiyor. Bizans döneminde birkaç kez Araplar ve korsanlar tarafından yağmalanmış kent.

Girne Kalesi
Günümüzde Girne’nin sembolü olan Girne Kalesi, Kıbrıs’taki en görkemli yapılardan birisidir. Kale bugünkü biçimine ulaşıncaya değin pekçok değişiklik geçirmiştir. Girne Limanının doğusunda yer alan bu kalenin tespit edilebilen ilk evresi 7.yy’a aittir. Söz konusu dönemde ortaya çıkan Arap akınlarına karşı kenti savunmak amacıyla adayı yönetmekte olan Bizanslılar tarafından inşa edilen ilk kaleye ait çok az kalıntı mevcuttur. Kale bugünkü formuna büyük ölçüde Lüzinyanların hakimiyetindeyken 1208-1211 yılları arasında ulaşmıştır. 14. yüzyılda Venedik saldırıları ile hasar gören kale, 1491’de adanın Venediklilerin eline geçmesinin ardından yapılan son eklemelerle de bugünkü biçimine kavuşmuştur. 1570 yılında, Lefkoşa’daki Osmanlı zaferinden sonra direniş gösterilmeden Osmanlılara teslim edilmiş, bu sayede olması muhtemel bir muharebe nedeni ile zarar görmemiştir.
Kalenin içerisinde yer alan sergi salonlarında, Girne açıklarında ele geçen batık gemi ve elde edilen buluntuların yanı sıra, yine Girne çevresindeki kazılarda ele geçen çeşitli Arkeolojik kalıntılar sergilenmektedir. Bununla birlikte kalenin birçok noktasında, kalenin geçirdiği tarihsel süreci ziyaretçilere aktarmayı hedefleyen çeşitli canlandırmalar da yer almaktadır.
Limanı çevreleyen ve orjinal biçimleri bozulmadan kalmış çeşitli yapılar, günümüzde cafe, bar, restoran olarak hizmet vermektedir. Bu binalar arasında yer alan ve 18. yy’a ait bir Kıbrıs evi olan birisi günümüzde Halk Sanatları Müzesi olarak kullanılmaktadır. Giriş katında zeytinyağı mengeneleri, karasaban, tezgâh, küp ve döven gibi hasatla ilgili tarım araçları bulunmakta, üst katta ise geleneksel el sanatı örnekleri sergilenmektedir. Bunlar arasında tığ işleri, yatak ve masa örtüleri, yün çorap, oymalı sandıklar, gelinlikler ve dolaplar yer alır.

Bellapais Manastırı
1158 – 1205 yılları arasında inşa edilmiş ve daha sonra Fransa Kralı 3. Hugh döneminde genişletilerek bugünkü halini almış. Kuzey sahillerinin tümüne hâkim konumu muhteşem bir manzara vaat ediyor.

Buffavento Kalesi
Bizanslılarca gözetleme kulesi olarak inşa edilen, deniz seviyesinden 950 m. yüksekteki kale, aslında Lüzinyanlarca kaleye dönüştürülmüş. Yapının tam olarak ne zaman yapıldığıysa bilinemiyor.

Antiphonitis Kilisesi
Kilisenin fresklerle kaplı duvarları fena halde ilgi çekici. Meryem Ana’yaithaf edilmiş olan bu kilise, 7. yüzyılda inşa edilmiş. Kilisede Lüzinyanların ekledikleri dehlizleri görmelisiniz.

Aziz Hilarion Kalesi
Kalenin adını, Arap istilası sırasında Kudüs’ten kaçarak Kıbrıs’a yerleşen ve ölene dek dağın tepesindeki bir mağarada yaşayan bir azizden aldığı düşünülmekte. 10. yüzyılda bölgede bir manastır ve kilise inşa edilmiş. Lüzinyanlar burayı da gene kaleye dönüştürmüşler.

Eski Girne Limanı
At nalı şeklinde inşa edilen tarihi Girne Limanı, rengârenk balıkçı tekneleri, limana demir atan yatları, her daim capcanlı bar ve kafeleriyle şehrin yaşam kaynağı. Eski Liman boyunca, kafe ve barların yanından ilerlerken güzel mimarisiyle sizi büyülecek Girne. Ve liman boyunca bu kısa yürüyüş sizi Girne Kalesine götürecek. Girne Kalesine giriş için biletinizi alacaksınız. Zindanları muhakkak görmelisiniz!

Lala Mustafa Paşa Caminin girişinde karşınıza bu eski cenaze arabası çıkacak.
“Herkes Ölümü Datacaktır”

Othello Kalesi
Mağusa Limanını korumak amacıyla 14. yy.’da Lüzinyanlarca yapılmıştır bu kule, 1492’de, girişin hemen üzerinde gördüğünüz Aziz Mark Aslanı ile süslenmiştir geçirdiği restorasyondan sonra. Kapı halk arasında “Aslanlı Kapı” olarak meşhurdur. Shakespeare’in ünlü oyunu Othello’nun da mekânı burasıdır. Sırf bu yüzden bile görülmeye değer! Dahası, Namık Kemal’in de bu kapıdan geçerek denize girmeye gittiği tahmin edilebilir.

Salamis Harabeleri
Mağusa’nın 8 km. dışında burası, ulaşım bir parça güç. Ama bronz çağı sonunda Yunanistan’dan göç eden kabilelerce kurulmuş ve yüzyıllarca Kıbrıs’ın merkezi olmuş. 77 yılındaki büyük depremde yıkılmış. Konstantin 5. yüzyılda yeniden inşa ettirmiş ve gene Kıbrıs’ın kalbi olmuş. Ama 8. asırda Arap istilaları ve depremlerle gene yıkılmış. Sütunlar arasında tarihi koklamak için, gözlerinizi yumarak…

MAĞUSA
AŞK ve TİCARET

Mağusa Eski Mısır Karalı II. Ptolemy Philadelphus’un karısı Arsione’nin adını vererek kurmuştur. Sonraları Arap ve korsan yağmalarından kaçan Salamisliler buraya yerleşmişve “Ammakhostos” yani kumlara gizli adını vermişlerdir. 1191’de Haçlıların eline geçen şehir, Kudüs’e giden hıristiyan hacıların uğrak yeri olur. Ticaret kolonileri kurmak için girişilen savaşlardan Cenevizliler galip çıkarken şehir aslında yenik düşer, yıkılıp yakıldığından. Ardından Venedikliler ve Osmanlıların hakimiyetine geçen Mağusa, bugün bir açık hava müzesi gibi…

Aziz Barnabas Manastırı
Salamis’te doğmuş Yahudi bir ailenin oğlu olan, Aziz Barnabas, Kudüs’te eğitim gördükten sonra Kıbrıs’a döner ve Hıristiyanlığı yaymak için 45 yılında Aziz Paul ile çalışmaya başlar. Bu faaliyetlerden dolayı vatandaşları tarafından öldürülüp, cesedi denize atılmak üzere bir bataklığa saklanır. Aziz Barnabas’ın öğrencileri olayları izleyip, cesedi Salamis’in batısında bir yeraltı mağarasına gömerler ve göğsüne de Aziz Mathews’un yaptığı incilin kopyasını koyarlar. Cesedin yeri bilinmediğinden uzun yıllar gizli kalır. 432 yıl sonra piskopos Anthemios, mezarı rüyasında gördüğünü söyleyerek, açılmasını ister. Mezar açıldığında Aziz Mathews incili dolayısıyla, Aziz Barnabas teşhis edilmiş olur. Bu keşif sonrasında Piskopos, İstanbul’a giderek İmparator Zeno’yu bilgilendirir ve Kıbrıs kilisesinin özerkliğini kazanır. İmparator, gömütün bulunduğu yerde bir manastır inşa edilmesi için bağışta bulunur. Manastır 477’de inşa edilir. Manastır bir kilise, avlu ve avlunun üç yanında bir zamanlar papazların yaşadığı odalardan meydana gelmiştir. Aziz Barnabas kilisesinde çoğunluğu 18. yy’dan kalma zengin bir ikon koleksiyonu bulunmaktadır. Manastırın avlusunda bulunan bazalt değirmen Enkomi yerleşim bölgesinden, diğer sütun ve taşlar ise Salamis’ten gelmiştir. Papazların yaşamlarını sürdürdüğü odalar ise restore edilerek bir Arkeoloji Müzesi haline getirilmiştir. Bölgenin en geniş müzesinde, Kıbrıs’ın Neolitik Döneminden Roma Dönemine dek geniş bir çizgideki tarihsel sürece ait çeşitli eserleri görebilmek mümkündür.

Mağusalılar beni topa tutacak, ama elimden bir şey gelmiyordu, ancak Aziz barnabas Manastırı’nı görecek vaktim oldu. Dediğim gibi Mağusa bir açık hava müzesi gibi adeta; Mağusa’ya ayrıca gidilmeli…

Sema Tözün

Çizimler: Tuğba Dinçmen

Recommended Posts