X Kromozomunun Göz Hakkı

Cehenneme doğru bacaklarını açıp bir sigara yaktı ve birkaç şeytan “çok sıcak” diye, içinden koşarak kaçtı kadının… Aklına ilk geleni yapıp göğüslerini kopardı ve jiletle parçalara ayırıp bölüştürdü adamlara. Eğildiğinde göğüs dekoltesi veremiyordu artık. Yetinmedi ve babasından miras kalan başındaki papatyaları bir kenara fırlatıp, ateşten bir taç taktı kendi başına… Afrika’nın en kanlı, siyah elmasını kendi parasıyla alıp yüzüğü geçirdi parmağına. Elinin tersiyle sildi gözyaşlarını ve az önce koparıp jiletle parçalara ayırdığı göğüslerinden akan sütü, adamların nasıl da iştahla içtiğini görüp tarihin en heybetli küfrünü etti.

 

“Acaba?” diye geçirdi kendi içinden kadın… Sonra, az önce kendi içinden geçirdiği acaba kelimesinin bile, kendini taciz ettiği düşüncesini kafasına takacak oldu ama bunu da pek önemsemedi. “Baksana; herhalde kullandığımız dilin bir oyunu olsa gerek” diye, sakinleştirdi kendini… Bazı şeylerin farkına varan her kadının başına gelen şeyin, kendi başına gelmesi endişesini taşımıyordu aslında. Korkmuyordu da. Soru sormayı ya da kendini ikileme düşürecek bir durumun ortada mevcut olmadığını çok iyi biliyordu… “Bir et parçasıydı… Dünyanın en ucuz eti… Yeri geldiğinde birkaç koyundan daha da ucuz… Et enflasyonu… Gümrük vergisi. Katma Değer Vergisi… Gelir Vergisi… Verginin vergisi…”

 

Sonra ve sonra yine içinden bir düşünce geçirecek oldu ama buna da izin vermeyerek bu düşünceyi de başarıyla savuşturdu… Aklını kullandığı halde, “kendi katilini doğuran tek canlı türü olduğunu” hatırlamıştı belki de…

 

Bilmiyorum. Az önce kafamda canlandırdığım  ve göğüsleri artık olmayan kadının neden daha fazla şey düşünmediğini, geçekten bilmiyorum…  Şayet bir kadın olsaydım; (Erkek cesaretimin bile korktuğu şeydir bu; bir kadın olmak…) evet, bir kadın olsaydım “Ah şu sizin kentsel dönüşüm çakması samimiyetsizliğiniz” diye, kimseye güvenmez ve Toplu Konut İdaresi’nin yaptığı binaların temellerindeki çatlaklar gibi, yüzümde koskoca bir fay kırılmasıyla dolaşırdım. Gülmez, ağlamaz, şarkı söylemez, çocuk doğurmaz ve  X Kromozomunun bana kattığı zekayla daha fazla bu hayata tahammül edemezdim…

 

Köprüler… Ölmek için dua eden kadınlar, öldürülen kadınlar, Küçük Gelinler, şiddetin profesyoneliyle sevişen kadınlar, cahilin şiddetiyle sevişen kadınlar; yirmi yıldır İstanbul’da yaşayıp deniz görmeyen kadınlar, kendi hür iradesiyle deniz kenarına gelip, boğazın serin sularına kendini bırakmak isteyen kadınlar; köyden dışarı bir adım atınca Dünya’nın sınırsız olduğu hissine kapılan fakat erkeklerin dikenli teller gibi etrafını çepeçevre sardığını fark eden kadınlar ve önümüzde çıban diye taşıdığımız et parçasına güvenip, kendimizi “Bereket Tanrısı zannettiğimiz” biz erkekleri doğuran kadınlar…

 

Kusura bakmayın kadınlar, “kadınlarımız…” Daha fazla sizinle aynı yörüngede kalacak güce sahip değilim. Ve örnekler çoğaldıkça, insanlığımın azaldığını hissediyorum. Bu yüzden,  “X kromozomunun göz hakkı diye başladığım şeyin, ne kadar korkutucu olduğunu fark edip susuyor ve çok önceden beri cebimde taşıdığım şiiri bırakıyorum sizlere:

 

İki kadın konuşuyordu

Bir evin dip odasında

Gün için altın takanların,

Aklına gelmiyordu altları,

Unutmuştu bazıları,

Menopoz daha çocukken uğramıştı.

 

Hiç bilmediği bir adamın,

Tek kişilik yatağında bulunca kendini,

Sırt üstü yatmak düşmüştü hayallerine.

Hayallerin tecavüze uğramasına tanık,

Tavandaki lambaydı sadece…

 

Ter, gözyaşına karışır mı hiç?

Adam işini bitirdiğinde,

Yatak iki tuzlu suyla ayrılmıştı.

Kadın gözlerinden,

Adam kasıklarından işiyordu.

 

“Ülkemin gerçeği,” demişti annesi;

“Sen de orgazm olmamış, organımdan doğdun.”

Hem ne gerek vardı, yaşarken zevk almaya?

Saatin zembereğine bak!

Nasıl da dönüyor çılgınca…

 

İki kadın konuşuyordu;

Bir evin dip odasında

İstemeyerek evlenmenin,

İterek, döllenmesi eteğinde;

 

Çocuk çekiştiriyordu,

Kadın çekiştiriyordu,

Adam çekiştiriyordu,

Babaları çekiştirmişti,

Anneleri uyurken…

 

Çapkın adam!

Başka kapıların tokmağına, parmak izleri bırakıyordu;

Bölgesini belirleyen hayvanlar gibi,

Türlü evlerin tuvaletlerine, son suyunu akıtıyordu.

Ve çoğu kez yapamadığını, yine yapamadan dönünce evine,

İlk izinin, kaba etlerine hayran kalıyordu.

Biraz alkol nasıl da güzel ediyordu dünyayı…

Sanki iki çocuk doğuran o kadın değildi.

Göbeğinde birikmiş yağına aldırmadan adam;

Yine üstüne uzanmıştı.

 

İki kadın konuşuyordu;

Bir evin dip odasında…

Ağlamak yasaktı,

Tecavüze uğramak yasal!

Kürtaj yasaktı,

Çocuğuna sarılmak yasal!

 

Üçüncüsü akşama hazırlanacaktı,

Hemen yemekten sonra,

Önce bulaşıklar,

Sonra kirli geçmiş temizlenip

Ve daha rujunu sürmeden kadın,

Rahmine bir göbek daha bağlayacaktı.

 

Halis Karabenli
Fotoğraf: Laura Makabresku ~ “Silver Foxes”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir