Ya Sev Ya Terkediyorum – Luxus

 In Alengirli Mecmua, Kulis Muhabbetleri, Pozisyon Hatası, Söyleşi

kulismuhabbetlerilogo

Kıbrıs’ta çok zıplamalı, çok nanikli, çok eğlenceli bir konserindeydik… Kuliste, Alper Bakıner ve Kamucan Yalçın’la biraz albümden, çokça hürlükten ve şu andan lâfladık…

Luxus, bi’ arkadaşınızın size önerisiyle gruba verdiğiniz bir isim. Fluxus sanat akımını çağrıştırması cabası…  Latincede de ışıklar anlamına geliyor. Şimdi grubun adını sorarak sizi hiç bunaltmayacağım…   korkmayın.  (gülüyoruz)
Canlı performans grubu olarak kuruldunuz, o sürece biraz değinir misiniz? 

alperbakinerAlper Bakıner: Ben ve Ozan’la aslında başladı. Keman, akordiyon ekibi biraz sıkıcıdır; siyah gömlek giyerler, böyle beş yıldızlı otellerde yapılan düğünlerin karşılama müziği çalarlar, kimse dinlemez onları falan… Bizim öyle işler yaptığımız da oldu Ozan’la ama biz çaldığımız parçalardan sıkılıp –çok klasik şeyler vardı çünkü- seçtiğimiz parçaları değiştirip biraz eğlenme yoluna gittik. Mesela ‘’Neden Saçların Beyazlamış’’ böyle bir eğlenme üzerine çıkmış, böyle bir oynama yoluyla gerçekleşmiş bir cover. Sonra, ben 2003-2004 gibi bıraktım o işleri. Sevmiyordum öyle yerlerde çalmayı. 2005’te bana gruba ismini veren arkadaşım geldi.  Bar açtığını belirtti. Bir gün Selim Sesler çalıyordu orda, başka canlı müzik yok. Bir de ben ve akordiyoncu arkadaşımı düşünüyordu canlı müzik olarak. Ben de Selim ağbinin çaldığı gece gittim, baktım mekâna, sadece keman-akordiyon gitmez burda diye düşündüm. Perküsyon ve akustik gitar da koyacağımı belirttim. Parçalar keman-akordiyon merkezli parçalar olacak da dedim.  Buldum çok iyi iki arkadaşımı, o keman-akordiyonla değiştirdiğimiz parçaların ‘’Neden Saçların Beyazlamış’’ gibi, tek bir provası oldu. Bir Çarşamba günü konsere çıktık, kurulmuş olduk. O yüzden tam canlı performans üstüne kurulmuş oldu. Bir provayla direkt sahne… Hani önden bir proje oluşturalım, hemen bunları kaydedelim, bir sene böyle hazırlık aşaması falan… Yok öyle şeyler ve başladık. O yüzden besteyle başlamadık aslında.  Bizim keman-akordiyon işlerinde beste yoktu. Benim daha önce yaptığım kendi kişisel bestelerim vardı. Sonra yavaş yavaş onları ekledim. Yeni şarkılar yazmaya başladım… Böyle bir nesli grup olduk işte.

Luxus’un tarzı  blues, ska, vals, tango, arabesk…  Son albümünüz 2014 Aralık’ta çıkan Hunim Başımda’da  4-5 şarkınız reggae, ska kıvamında… ve hatta toplam 29 kaydınız var sanıyorum, hepsi birbirinden başka gibi.  Kendiniz nasıl yorumluyorsunuz tarzınızı?

Kamucan Yalçın: Müzik türleri son derece köşelidir; pop, rock falan… fusion deyince ki fusion belli… jazzsa jazz… Bizim kafamız pek öyle işlemiyor. Biraz memleketin haline benziyor bizim kafamız. Karışık, bi’ hayli karışık ama biz bu karışıklığa sırt dönmek yerine burdan beslenmeyi tercih ettik müzikal olarak. Çünkü genel olarak şey’leri sürekli kategorileştiren bir zihne pek saygı ya da ilgi duymuyoruz. Tıbkı insanları sürekli tek bir branş sahibi olmaya zorlayan sistemin kendisi gibi… Bu yüzden de biz canımız ne isterse onu çalan bir ekip olduk; rock da çaldık, blues da çaldık, tango çaldık, oyun havası çaldık… bu albümde birazcık daha reggae- ska türünden yükseldik, yüklendik demeyeyim. (gülüyor) Çünkü öyle istedik. Bizde bir de malzeme olarak müziğe yapılan muamele anlayışımızla ilgili kalpten politik bir hal var.

Alper Bakıner:  Ben anarşistlere  yakın bir insanım. Kaos genelde benim açımdan başka bir tür düzeni ifade eder. 29 şarkının hepsinin başka olması bizim o bütün müzik tarzlarından hoşlanıyor olduğumuz anlamına geliyor ve bunun sonucunda doğuyor zaten. Bundan gayet memnunum. 4.’de ne olacak bilmiyorum. Kesinlikle şöyle bir şey yok ‘’aman kendimizi tekrarlamayalım, hep farklı olsun’’ diye bir şey yok. İçten ne geliyorsa ya da benden çıkan söze hangi tip melodi uyuyorsa, o melodiye hangi tip bir riff, bir davul ritmi besliyorsak tamamen onun peşindeyiz.  Mesela 3. Albüm tamamen ortak bir aranje… Ben şarkıları gitarla çaldım, herkes enstrümanının başına geçti; biz o şarkıları yora yora yora yora bir hale getirdik. Benim kafamdan başka tür besteleyeyim de çıkmıyor. Çünkü farklı şarkıları aynı tip de aranje edebilirsiniz. Ama bizden o çıkmıyor yani. O şarkı istediği şekilde aranje ediliyor ve bir bakıyorsunuz tango çıkmış, bir bakıyorsunuz arabesk tınlıyor, bir bakıyorsunuz reggae, ska tınlıyor.

Siz böyle çok oryantal, doğu ezgileri taşıyan bir blues grubuymuşsunuz gibi bir algı var dinleyicilerde…  Bu kategoriye sıkıştırılmak rahatsız ediyor mu sizi?

Alper Bakıner: Rahatsız ediyor da çok değil. Her insan bir şekilde isimlendirmeye çalışıyor karşısındaki şeyi. Bizi şöyle isimlendirmelerini tabi tercih ederdim, ‘’ülkenin en zengin skalalı world müzik grubu’’ diye isimlendirmelerini ama balkan demek çok kolaylarına gidiyor insanların. Oysa ki bizim balkan tınlayan çok az şarkımız var. O tınılara benzeyen, o tınıları barındıran, o şekilde düzenlenmiş çok az şarkımız var…

Kamucan Yalçın: Ne çalışıyorsunuz diye soran insanları ben anlıyorum. Çünkü bu bir mekân sahibi olabilir, bir dinleyici olabilir, siz de olabilirsiniz… Hani nasıl aktaracaksınız diğer insanlara… Uzun uzun anlatıyoruz. Bazen ne çalmadığımızı belirtiyoruz, pop çalmıyoruz diyoruz, çok daha kısa oluyor. (gülüyoruz) Makara yapan bir kavramdı oryantal blues. Yoksa oryantal denen kavramı seve seve üstümüze geçirdiğimiz yok. Doğu’yla ilgili her şeyi orda kısaca tanımlamanın bir yolu o. Oryantal küçümseyici de bir şey aslında… Batı gidip oryante ediyor Doğu’yu, böyle egzotik bir takım simgelerle tatlar dizgesine dönüştürüyor. Biz daha çok makara yapmak derdindeydik. Tüy bitti artık dilimizde oryantal blues değil de ruh hali demekten. (gülüyoruz) Müzikal bir şeyden çok ruh haline dönüştü.

Bu alemde 10 yılı devirdiniz, yer yer deliye bağladınız belki de. En sonunda başınıza huniyi geçirdiniz… nerden geliyor bu ‘’Başımda Hunim’’ ?

Alper Bakıner: Diyorum ya anarşist fikirlere yakınım ben. Ordaki  bireysel hali seviyorum. Ben buna, özellikle bu albümle ilgili özellikle Münferit Hürriyet diyorum. Tamamen müstakil olmuş, kendine çekilmiş  ama diğer taraflarla da bağlantılı; diğer bireylerle bağlantılı, diğer sistemlerle bağlantılı –herhangi bir sistem değil de- hürriyet üstüne duruyorum. Bu konuda bana en yakın gelenler gerçekten sıyırmış olanlar. Ben bunu kelimenin tam anlamıyla söylüyorum. Orayı bir erişilmesi gereken bir mertebe olarak görüyorum ve ben oraya erişebilmiş değilim. Sadece amacım aslında, hedefim… O hedefe ulaşmış birinin ağzından bir şarkı yazdım Hunim Başımda’da.

Kamucan Yalçın: 2012 yazı Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ndeydik. Oradaki deliliğe düzenlenmiş turistik bir tur değildi. Orada bahar şenlikli bir şey yapıyorlar her sene. Hekimler ve danışanlar diyeyim, hep birlikte eğlenirler. Çeşitli gruplar da oraya gidip gönüllü olarak katılır. Biz de çok istiyorduk, gittik. O gün bizim için kelimenin tam manasıyla çok çarpıcı bir tecrübe oldu. Alper ve ben, ikimiz de aynı şeye bakıyormuşuz. Birtakım oyunlar vardır ya… İpin iki tarafından çeşitli sayıda insanlar ipe asılır ve ne taraf düşerse diğer taraf kazanır. Yani bir ipe karşılıklı iki nüfusun ağırlık olması durumu. Oranın sakinlerinden diyeyim hastası demek istemiyorum,  çünkü hastalandırıldıklarını da düşünüyorum, işte oranın sakinlerinden biri çekiyordu ipi. Sonra adamın ruh hali değişti, bıraktı ve gitti o sırada. Onun için düzenlenmiş oyunu da –artık neyse o, normallik şenliği(!)- onu da bıraktı gitti. Zaten birçok şeyi bırakmış olduğu için o hastanede, onu da bıraktı gitti. Alper, özellikle çok etkilendi. İkimiz de etkilendik, ağladık o manzarayı görünce…  Biz o buluşmanın öncesinde de sonrasında da düşünüyorduk deliliği, uzun uzun da düşünmeye devam ettik.  Kendine muhalif her türlü yapıyı bir yere kapatıp ilaç verip uyutan bir yapı var. Bizim temel meselemiz bu yapıyla. Dolayısıyla da o yapıya bir kimlik bildirimi. Sadece komedi içeren bir espri değil o delilik ve deliliği benimsiyor oluşumuz, an meselesi…   ve Hunim Başımda da biraz ordan çıkar.

Albümdeki şarkılarda gezi ruh var… Şahsen benim anladığım, sistemin karşısında dimdik duruyor o hunili başlar…  ‘’bize bir şey olmaz’’ diyor sonra…  O huninin imgesi nedir? Neye karşı o huniyi başa taktınız?

Kamucan Yalçın: Gezi esnasında bir süre kayıtlara ara verildi. Orada gaz yiyorduk zaten. Ben hep bağırıyordum, ‘’parka gidelim’’ diye. Diğer grubumun seyircileriyle birlikte parka gittik. 40 kişi kadardık. Mehmet Ali Alabora’yı hatırlıyorum, Sırrı Süreyya Önder’i, oyuncu arkadaşımız  Nihal Yalçın’ı hatırlıyorum. Müzisyen arkadaşlarımız da vardı. Oyuncular, siyaset insanları, müzik insanları, dayanışmanın diğer insanları… Orada nöbet tuttuk, çaldık. Toplumun ya da sizin dışınızda, sizin hayatla ilgili istediğinizden bağımsız gelişen birtakım dinamiklerin ve mekanik bir yapının sizi zorladığı her türlü üniforma ve mesleği bırakıp… Artık neyse o… Mühendis şapkası, doktor önlüğü, öğretmen kıyafeti… Onu çıkarıp kafaya huniyi takmakla ilgili bir şey.

Alper Bakıner: Demin de söylediğim gibi, ben kendimi sistemin dışına atmaya çalışıyorum, mümkün olduğunca. Bağlarımı kopartmaya çalışıyorum. Her bağımı kopartamıyorum işte… Diyorum ya o bir mertebe, en yüksek mertebede her bağını kopartabilmiş insan…   Ama bu mesela çok zor, çok ütopik. Gerçekten bir ormanda manisa tarzanı gibi yaşıyor olmanız lâzım ya da sıyırmadan sistemden çıkacaksınız… mesela  İnto The Wild diye bir film vardı, ordaki  adam gibi çıkmak lâzım sistemden. O huniyi başımıza takmış iki milyon kişi olsaydık alanda, işte ütopik olan şey de bu, o zaman zaten sistem denen şey ortadan kalkmış olurdu. Hem insanları birbirine çok naylon bir şekilde bağlayan bağlar hem de direkt olarak çok zalim bir sistemi bağlayan bütün bağlar yokolurdu zaten. Benim açımdan merkez bireysellik ya da birey merkezin kendisi.

Albümdeki İsyan Şekeri parçanız gezi direnişinden önce de var mıydı? Yoksa olaylarca mı oluştu?

Alper Bakıner: Şarkıların çoğunun fikri ve bazı sözleri gezi öncesi oturmuştu zaten. İsyan Şekeri’nde benim daha önce yazmış olduğum bir söze nakarat eklendi ve çok da yakıştırdım da orda yazdığım söze… işte  ‘’Sen çayımın şekeri gibi; bir az, bir çok, bir var, bir yokken…’’ diye başlayan söz aslında geziden önce yazdığım sözlerdi. Geziden sonra ben ona yazdığım hali hazırdaki melodiyi değiştirdim ve ‘’her yer isyan majeste’’ nakaratını ekledim.

Kamucan Yalçın: Gezi’de olup biten olaylarca da düzenlemiş oldu şarkıyı. Bestecinin zaten yaşadıkları, başına gelen şeyler belirliyor ne yaşadığını, e hepimizin başına çok acayip bir şey geldi o dönemde. Dolıyısıyla  gezi durulduktan sonra, biz evlere çekildikten sonraki süreçte şarkı iyce demlendi ve bu hale geldi.

Alper Bakıner: Şu aslında, 25 yıldır ben devletin tam karşısındayım. Ama devlet fikrinin, herhangi bir iktidardan bahsetmiyorum, bunu da vurgulamam lâzım. Bir iktidar ismi yok. Çünkü benim açımdan iktidarıyla muhalefeti hepsi bir devletin bütünü. Hatta öyle bir lâfım var benim, ‘’Devlet; iktidarıyla, muhalefetiyle, deriniyle, yüzeyiyle bölünmez bir bütündür.’’ Gezi’deki isyan çok fazla bileşeni barındırıyordu. Direkt olarak iktidara talip olanları hatta daha önce iktidar olmuş şimdi artık muhalefette olan iktidara talip olanları da barındırıyordu. Bu anlamda benden çok ayrı gayrı insanlar da vardı o kalabalığın içerisinde. Ama ben 25 yıldır ne düşünüyorsam aynı yerde duruyorum işte. Hiçbir zaman da iktidara talip olmadım.

Bir nevi ötekilere, ötekileştirilenlere hitap ediyor gibisiniz; Metin-Kemal Kahraman ikilisinden Metin Kahraman’ın Heso parçasını yorumlamışsınız, zazaca bir parça… Bu parçanın albümde olmasının sizin için hikâyesini ve önemini açıklayabilir misiniz? 

Alper Bakıner: Bizim için öncelikli olan içerik, o şarkının ne dediği. Bir diğer inancımız da yine çok uzun yıllardan beri getirdiğimiz; taşın, ağacın, hayvanın, insanın; bir bütün olduğu, kardeş olduğu ve eşit olduğu…  Heso, Dersim’deki bazı inançları merkeze alan bir şarkı.

Kamucan Yalçın: Heso çok kadim bir Dersim fablı… Bir köylü, köylünün adı Hasan Hüseyin, kısaca Heso, meşe palamutu toplamaya dağa çıkar. Ama Heso aynı zamanda ayı demek zazaca.  Orda bir ayıyla karşılaşır ve ayıyla diyalog kurarlar.

Alper Bakıner: ‘’Bıro Heso’’ der, ‘’kardeşim ayı’’ … ve şöyle seslenir, ‘’Kardeşim ayı, sen de Heso’sun ben de Heso’yum’’ Sonra da der ki, ‘’Bu dünya ikimize de beso’’ beso da yeter demek. Tam olarak bu inancı paylaştığım için ilk önce içerik geliyor. Sonra artık onun zazaca olması, ötekileştirilmiş bir dil olması, asimile etmek için çok uğraşılmış bir dil olması geliyor. Metin Kahraman gibi benim 30 yıldır tanıdığım, sevdiğim bir müzisyenin yapmış olması geliyor. Hatta Metin’le biz bu şarkının üstüne konuştuğumuzda şunu söyledi, ‘’Dersim’de insanlar, insanın maymundan değil ayıdan geldiğine inanırlar. O yüzden ayı çok kutsaldır.’’ Ben de çok ironik buldum bunu. Çünkü maymundan geldiğine inanan insanlar maymunu kutsal bulmaz aslında. Burda bilimselliğin inanılmaz egoist , inanılmaz yukarıdan tavrı var  ama Dersim’de öyle bir şey yok. ‘’Evet, ben ondan geliyorum, o benim kardeşim ve o benim için kutsal.’’

kamucanyalcinKamucan Yalçın: Hayvan görünce eline taş alan bir yapı var, bırakın hani askeriyede köpeğe işkence etmeyi bir tarafa… Eline direkt taş alan bir yapı var. Bir de Dersim gibi aslında coğrafya olarak da kurtarılmış bölge olan bir yerde, maalesef 38’e kadar diyeyim, öncesinde hiç kimsenin giremediği, son derece özerk, kendi inancı, kendi sistemi ve kendi  mitleriyle, kendi ekolojisiyle  son derece pagan bir yer aslında Dersim. Eskiden bass’da olan Dersimli arkadaşımız Olcay şunu anlatmıştı. ‘’Ayılar asla öldürülmez, çok ciddi bir saldırı olunmadıkça ve öldürüldüğü zaman da bir ayı, köyün meydanına getirilir. Yaşlılar onun patisini öper.’’ Burda çok ciddi bir birliktelik var. Bir tarafta ülkenin kuzeyinde insanlar birbirini sürekli dili, dini, etnik kökeni, cinsel yönelimi yüzünden öldürürken öbür tarafta dağda karşılaşılınca -çünkü aslında ikisinin de alanı ama daha çok ayının alanı- diyalog kuran bir yapı var.  Ben bunun çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. O noktadaki, kendini her şeyin merkezine alan hümanizme de son derece gıcık oluyorum. İnsanın birazcık yerini bilmesi gerekiyor. İnsanın haddini bilmesi gerekiyor aslında yerini değil…  Doğanın merkezinde falan değiliz. Ayı kadar, ceviz ağacı kadar onun çocuğuyuz. Hatta biraz daha sıkıntılı ve hasta bir çocuğuyuz ve bunun farkında değiliz. Çok şaşkın bir haldeyiz. Ayı bunun farkındadır. Ayı acıkmadıkça  saldırmaz, ihtiyaçlarına göre davranır. Ayının kalkıp da insan derisinden ayakkabı yapmak gibi sapıkça şeyleri yok fakat bizim var. Çünkü biz dünyanın bizim için yaratıldığını düşünüyoruz. Daha doğrusu ben düşünmüyorum da böyle düşünen bir çoğunluk var. Dolayısıyla da ciddi bir şekilde hatırlanması gerektiğini düşünüyorum Heso fablının.

Reggae parçanızda Kürtçe dört rengi söylüyorsunuz, ‘’Reş u kesk u sor u zer’’ nasıl oluştu o parça? 

Alper Bakıner: Bir şapkam var… Siyah üstü sarı, kırmızı, yeşil bir şapkam var benim. Biz de çok sık dolaşıyoruz Türkiye’nin her yerini, her yere gidiyoruz. Ege, İç Anadolu, Karadeniz pek yapmadık ama Güney, Doğu…  O şapkanın aldığı tepkilerden gelişti o şarkı. Bursa’ya gittiğimde konserden iniyorum o şapkayla, birisi son derece ulusalcı bir kafayla ‘’Lütfen o kafandaki şapkanın Letonya bayrağı olduğunu söyle.’’ dedi… Öte yandan Kürdistan’a gittiğimde, bir yerde yemek yiyoruz, ben Kürtçe bilmiyorum. bizi misafir eden kişi hesap ödemeye gidiyor. 15 yaşında bir çocuk var kasada, bir şeyler söylüyor, hesap ödeyen benim yanıma geliyor gülerek… Sordum neden güldüğünü, çocuk şey demiş, ‘’Eğer abi kafasındaki şapkayı verirse size bedava’’ Yani bir yandan şakayı alıp göğe çıkarmak, bir yandan yerin dibine sokmak var. Ben ikisi de değilim. Öyle değilim, bir bayrağa inanmıyorum. İnandığım değerli, en yakın inanç rastafaryan inanç… ‘’Reş u kesk u sor u zer’’ hem o şapkada bir siyah var. Siyahı unutuyor, ikisi de siyahı unutuyor. Ben siyah ekliyorum ve siyah anarşistlerin en kadim rengi. Bu şarkının hikâyesi de bu.

Mafyatik romantik parçanız da vuslata ermiş,  bir seriydi sanırım…

Alper Bakıner: Biraz hüzünlü bir vuslat oldu, benim planım bu değildi ama… Aslında biterken kavuşmak gibi bir şey. Bu da sanırım kadim bektaşi inançlarına gidiyor, eleyerek kavuşmak. Hani Tanrı’ya kavuşmak vardır ya orda da…  Biraz öyle bitti ama tutarlı bitti. Sistemle ilişkimi orda başka yerlerden sorhuladım. Hiç sevmediğim, tamamen nefret ettiğim bir ilişki ağı olan mafyatik ilişkinin içerisinde çok kendini bilmez, çok şapşal bir mafya babası üstünden kurguladım ve âşık… Âşık olmak da onun  bütün metabolizmasını alt üst etmiş, bir soygun yaparken bile aklında o var. Hani ikinci şarkı böyle başlar ya, ‘’ Radyonun deliğinden bize bakan spiker…’’ der, sıvışır, gider. Yani o soygunu yaptığı gibi hemen Leyla’sına koşar ki herhangi bir mafya babasının böyle bir şeyi yoktur.  Sonda da biraz planımın dışında gerçekten hüzünlü bitti iş. Belki de varamıyor, bilemiyorum… Süreç bitti, ama belki extra bonus dört de yazabilirim yani… (gülüyoruz)

Şarkı isimleriniz de ilgi çekici. Mafyatik Romantik bir film adı da olabilir gibi…

Alper Bakıner: Mafyatik Romantik ile ilgili bir plan var, toplam 18 dakikalık bir üçlü oldu. 17-18 dakika arası… Çok güzel bir ilm süresi bu.

Aslında birkaç dakika geçiyor gibi kısa filmi… (gülüyoruz)  Her anlam çıkarılabilecek bi parçanız da mevcut  Hunim Başımda albümünüzde, Ya sev ya terkediyorum, sloganla güzel bir dalga geçiş var sanki…

Alper Bakıner: Tabi ki dalga geçiş var. Ben başından beri, bu sloganı ilk duyduğum günden beri aynı şeyi düşünüyorum. Çünkü çok vatana, toprağa bağlı olan bir insan değilim. Tam tersi dolaşmayı seviyorum. ‘’Ya sev ya terkediyorum’’ çok sorunlu, onlar açısından bile çok tutarsız bir slogan geliyor. Çünkü seslendikleri insanlar arasında çoğunlukla kendini vatansız hissedenler vardır ve vatansız hissedenlerin şöyle bir problemi var, herkes gibi bir vize problemi var. Yani yaşadığımız ülkeden kaynaklı… Her yeri dolaşamıyorsun, bir para problemi var.  ‘’Serseridir garip, kulunuzdur…
Yok metelik yok!’’ Böyle söylememin sebebi yok. Bende de hiçbir zaman bunu yapabilecek, sevmiyorsam terkedebileceğim kadar para olmadı.  Sevmeme şansım var benim, sevmiyorum mesela. Bir zorunluluktur vatan ilişkisi mesela. Sana bir kimlik verirler ve sen o kimliği verdiklerinde bilinçli değilsin daha, bebeksin. Sana bir kimlik verirler ve direkt seni bir sınıra bağlarlar. Ben bunu tercih etmiyorum, etmedim; istemiyorum ve bütün sınırlar kalksın istiyorum. Sen bana hâlâ ‘’ya sev ya terket’’ diyorsun, terkedecek yerim yok.

Bunun için para da vermiyor aslında…

Alper Bakıner: O sloganın içindeki sorun tam da bu, benden istediği şey terketmem değil, benden istediği şey yokolmam. Sadece gözünün önünden değil, dünyadan yokolmamı istiyor.  Bende buna karşı biraz ironi geliştirdim.

Bu albümde belli bir hüznü ironiyle dile getiriyorsunuz şarkılarınızda.  Peki bu denli hüzün içinde nasıl neşeyi tutmayı başarıyorunuz?

Kamucan Yalçın: Hayatı olduğu gibi aktarmak derdindeyiz. Ama burda ne çekilen acıyı ne de çekilen acıda kişinin girdiği depresyonu küçümsüyoruz. Ama neşelenmezsek de bu iş olmayacak gibi görünüyor. Evet, başımıza acı şeyler geldiğinde bunların farkında olalım. Bireysel olarak kendi terbiyemizden bahsediyorum. Kötü şeyler olduğunda çözüm düşünelim bunlara. Burda biz soytarının argümanına saygı duyuyoruz, soytarının argümanını destekliyoruz. Bu hunide de belli oluyor, o sadece delinin hunisi değil. Şaklabanın, takla atanın yani size üzülmeniz emredildiğinde gülmeye kalkmak büyük cesaret. Tam tersi için de aynı şey geçerli. Biz ikisini bir arada taşımaya çalışıyoruz. Ama tabi makara önemli bir şey. Nanik çok önemli bir şey, iyi bir mücadele aracı.

15 Nisan 2015’te çıkan Kaset Zamanları albümünde Babazula, Pilli Bebek, Pinhani gibi grupların yanı sıra Luxus da var.  Ezginin Günlüğü parçası olan Yaş Yetmiş’i yorumlamışsınız. ‘’İnsan bugün yaşamazsa ne vakit, ne vakit yaşayacak?’’ O proje nerden çıktı, nasıl size ulaştı?

Alper Bakıner: Proje Güven Erkin Erkal’la bize ulaştı. Çok çabuk olmasında, bizim 2. Ve 3. albümü yaptığımız yapım firmasından yaptı Kaset Zamanları albümünü. Yani bandrolü basan bizim 2. Ve 3. albüme bandrol basanla aynı şirketti. O yüzden ulaşması çok rahat oldu. Bize birkaç şarkı önerdi, biz kendimize uyduramadık onları. Sonra kendimiz seçtik. Benim kaset denince aklıma gelen çok az grup var. Çok grup ama böyle hastası olduğum, aylarca dinlediğim çok az grup var. Pink Floy bunlardan biri, kasetten dinledim hep Pink Floyd albümlerini.  Ahmet Kaya vardır… Bir tanesi de Ezginin Günlüğü’dür ve Ezginin Günlüğü çok önemlidir benim için. Ben eski Ezginin Günlüğü’nün bütün albümlerini ezbere bilirim ve hepsini kasetten… Ama en çok çarpan da Bahçedeki Sandal albümüdür, onda da en çok çarpan  Yaş Yetmiş şarkısıdır. İlk dinlediğimde, ilk bana çarpan ‘’bugün de yaşamazsan ne vakit yaşayacak?’’ Çünkü o zamanlar daha sosyalist ideolojide eğitiliyordum.  Sosyalist ideoloji de diğer bütün ideolojiler gibi gelecekçidir.  Bir devrim olacak ve ondan sonra her şey düzelecek. O lâf bana o gün başka bir şey söyledi. İlk dinlediğimde daha 14-15 yaşlarındaydım, çok başka bir şey söyledi. Herhalde bugün 15 yaşlarında o benim hayatımla ilgili bir sıkıntı yok mu sizce? Bunu herkese söylüyorum. Hem devlete söylüyorum hem de bir devlet fikri olan herhangi birine söylüyorum. Şu andaki iktidar bile bana gelecekten söz ediyor, farkında mısın?

Olmamak elde mi? …

Alper Bakıner: 2023 diyor, 2071 diyor… Ben ne zaman yaşayacağım? İlk o lâfın bana çarpması o şekilde ve bana da resmen anarşinin kapılarını açmıştır o. Anarşilerin en mühim sloganıdır ‘’hemen şimdi…’’

Sahneyle ilişkinize de biraz değinebilir misiniz? Çünkü konserlerinizde bulundum, müzik yanı sıra görsel bir şov da sergiliyorsunuz diyebilirim… müziğiniz gereği hareketlenmeler, kostümleriniz, Kamu’nun keskin ve net tavırları, Alper’in fötr şapka altı bakışları… ve sanıyorum bi doğaçlama var orda…

Alper Bakıner: Hepsi tesadüf oldu, planlanmadı. Herkes kendi imajını kendisi çalıştı. Giyinmekle ilgili herkesin farklı bir zevki var. Hiç kimse bu gruba dair giyinmedi aslında. Ama bu giyinme tarzları bir araya gelince hakikaten tarz oluştu. Açık söyleyeyim daha fazlası gerekiyor bize. Görsel olarak daha çalışılmış şeyler yapmamız lâzım. Ama şimdi sahnedeki danslarımız, kıyafetlerimiz insanların hoşuna gidiyor. Onların hoşuna gitmesi de benim hoşuma gidiyor. ‘’İyi iyi fena çalışmamışız o zaman…’’ diyorum. Fena şeyler tercih etmiyoruz…

Kamucan Yalçın: İçinde müzik barındıran her şey birazcık görsel, biraz drama barındırıyor. Şifa barındırıyor. En yazılı, çizili, kesin olan hallerde bile bir tür cem hali, dem hali içindeyiz. Müziğin kadim ayin tarafını seviyoruz. Onu yansıtmaya çalışıyoruz, odur size geçen.

Peki hangi yazar ve kitabı sizin için pek kıymetli?

Kamucan Yalçın: Eyvaah! Şimdi öyle bir soru sordun ki… Ben şimdi şu yazar ve şu kitabı kıymetli değil desem daha kolay olacak. (gülüyoruz)

Alper Bakıner: Çok var… Bende çok net değişiklikler yapmış birkaç tane var. Camus’nun Yabancı’sı var. Sartre’ın Özgürlüğe Yollar’a üçlemesi var, Murat Uyurkulak’ın Tol’u var. Hatta ben de karalayan bir insanım, benim dilimi de ufaktan etkileyen  şeyler oldu mesela… Sadece hayata bakışımı değil, karalarken dilimi de etkileyen yapıtlar oldu. Kafka’nın hepsi… Onda da mesela dil çok etkilemiştir beni ve güzel çevirenlerden okudum. Bu çok mühim bir detay.

‘’Gregor Samsa…’’ diye başlayıp cümleyi altüst eden çeviriler de mevcut tabi… Yayınevleri buna nasıl müsaade ediyor, anlamakta güçlük çekiyorum şahsen.

Alper Bakıner: Evet… Ama Gregor Samsa en azından tamamlanabilmiş bir roman. Ben özellik Şato ve Dava’nın bir türlü tamamlanamayanromanlar olduğunu düşünüyorum ve gerçekten Kafka bin yıl yaşasa o romanlar da herhalde milyon sayfalık ve tamamlanmamış işler olacaktı gibime geliyor. Çünkü tamamlamaya çalışmak gibi bir derdi yok o kişinin. Bu çok hoşuma gitti, bu da mesela bu yönden beni çarptı. Dili ve anlattığı şeyler… Bütün o sistemin saçmalığının senin yüzüne defalar defalarca çalması dışında o bitmiyor, bitmemesi beni çok çarptı.

Kamucan Yalçın: Ursula K. Le Guin’den Karanlığın Sol Eli ve Mülksüzler ve Yerdeniz serisi… İtalo Calvino’dan Atalarımız üçlemesi. Ama İtalo Calvino’dan en çok Varolmayan Şövalye. Arundhati Roy’dan Küçük Şeylerin Tanrısı.

Recommended Posts