Yeni Yeraltı

Yeni Yeraltı

[mk_padding_divider size=”100″]
  1. Adlandırma:

‘’Adlandırma, adlandırılan şeyin sürekli olarak adlandırılma uğruna harcanmasını gerektirir’’ diyor Sartre ‘’Edebiyat nedir’’ kitabında. Böylece yeni çağın vebasını başlatıyor. İsim düşmanlığı vebası. Bir üretim biçiminin, bir yeni çabanın adını koymak, ona iftira atmak, şanına leke sürmek anlamlarına geliyor otomatik bir hızla.

İsmin boşaltılan karşılığına marka, statü ve rakam konuluyor. ‘’Şu yayın evinin şu yazarının şu kadar satan kitabı.’’ Ama adlandırma yok. Bu toprakların edebiyatında gizli reklam uygulanmaktadır.

Adlandırma ise muhasebeciliğe ve reklamcılığa girişmeden ‘’neyse o’’ randımanıyla hareket etmeyi yeğliyor. Bu giydiğim kot pantolondur diyerek başlıyor giyinme serüvenine. Bu bir Lewis’dir deyip daha sonra ‘’ben giydiğim şeyi adlandırmıyorum sadece Lewis markası olduğunu bildiriyorum’’ diye avuntular öne sürmüyor. Hile yapmıyor.

Yeni Yeraltı edebiyatını ilk dillendirdiğim zamanlar ‘’Ne oldu, akım mı başlatıyorsun’’ şeklinde geri bildirimler gelmişti. Çok şükür. Basit bir şekilde kendi ürettiği edebiyatı tanımlayan, kendi hastalığına tanı koyan bir adamın akım başlatmaya bir ihtiyacı, bir enerjisi, bir çabası olmamıştı hiçbir zaman. Ama dediğim gibi isim düşmanlığı yaylım ateşi gibi tarıyor karşısına çıkan ne varsa. İsimsizler ormanında herkes kendi ağacını en meyveli, en köklü iddia edebiliyor çünkü. Bir isimleri olsa foyaları ortaya çıkacak belki. Ama isimsizsen, noksandan muafsındır.

Çıkardığın kitapların ve yayın evinin ve doğru masalarda doğru kişilerle oturarak yaptığı söyleşilerinin reklam sütunları yeter çünkü onlara. ‘’Gözlerin çok güzel, Sonny mi’’ diye soran İskender de doğru bir yere işaret eder böylece. Yeni Yeraltı Aytaç Ars’ın kendi kitaplarına, kendi metinlerine, kendi kurgularına taktığı bir isimdir sadece. Sade ve masumdur üstelik. Bundan birinin rahatsız olması, kendi oğluna Ali ismini takan bir babaya sırf bu denli çatması kadar abesle iştigaldir.

Halbuki mesele kağıt kalem alanında kendi ürettiklerine ‘’şşşt oğlum baksana, şşşt adın neydi bakalım senin’’ diyaloglarıyla vakit kaybetmemekten ibaret.

Yeni Yeraltı bir akım değil bir itirazdır. Kendi küçük mahallesine bir tabela asmıştır. Ve birileri giriş yaptıkça bu mahalleye, kaybolmaktan muaf tutulsunlar diye.

  1. Gidiş Didişme Sönüş

Çocukluğun sıralarında ‘’okuduğumuzu anladık mı cevap verelim mi’’ köşelerinde öğrendik metni parça pinçik etmeyi. Benim en özel hislerimi yazacağım mektup bile üç ana paragraftan oluşmalıydı kural koyuculara göre.

Giriş gelişme sonuç bölümlerine ayrılma tamamen uydurma bir kaçıştır… Hiçbir metin, ister roman olsun, ister hikaye, ister düşünce yazısı asla giriş çıkışları muhtelif olan bir diyardan bahsedemeyiz edebiyat galaksisinde. Senin söze başladığın yer ile okurun söze başladığı yer aynı hislerin toplamından değil farklı frekansların çarpımından oluşur çünkü. Senin merhaba dediğin yerde okur çoktan yola düşmüştür mesela ya da okurun mutlak son duygusuna kapıldığı bir zamanda yazar yeni zaman kapıları açmıştır.

Bir okurum bana ‘’ölüm var, bu sonuç değil mi’’ diye sormuştu. Hayır. Bir kitap, bir karakterin ölümüyle bitemez. Sefiller, öyle bitmedi örneğin. O karakterin evde yarattığı yas havası, hatıra odalarına getirdiği hareketlilik bambaşka öyküler doğuracaktır. O nedenle tür ayrımı yapmaksızın yazıya dökülen her ürünü sonsuz bir mecrada düşünmeliyiz. Sonsuz isimde sonsuz karakterler, sonsuza kadar belli bir olay örgüsünün pervanesinde döner dururlar.

Yeni Yeraltı edebiyatı BingBang’e inanıyor. Büyük patlamanın sonsuz evrenlere açıldığını ve her anlatılanın sadece milyarda bir olacağını kabul ediyor. Sonsuz ihtimallerin sonsuz kurguların cirit alanı. Kontrollü bir sirk ortamı da diyebiliriz buna. Sözcüklerin, karakterlerin ve bitmek bilmeyen olayların teşhir edildiği bir sirk.

Kalem sonsuza kadar devinmeye devam edecek. Ta ki kıyamet kopana kadar… Kıyamet bilinciyle gidiş didişme sönüş bölümleri tam olarak bir diyalektik halinde işler. Her sentez sonucunda bir kitaptan bir kitaba, bir şiirden bir romana sıçramanın imkanına tanıklık ederiz böylece. Kıyamet bilinci, giriş gelişme sonuç klişesini parçalayan dili başka biçimlerden de etkiler:

  1. Yeni Yeraltı Dili

Mevcut olan dil mezarlığında her boğazlanmış dil, son cümlelerini söylemek gayreti içerisinde. ‘’Türkiye çöl olmasın’’ derken sadece coğrafyayı mı kastettiniz yoksa dilin çölleşmesi barajlardan daha mı önemsiz?

Yeni Yeraltı, Türkçe bir sesleniştir. Bunu da anlaşılmak için yapar, anlaşmaya varmak için değil. Amerika, sadece hamburgerlerini sokmuyor böğrümüze. Giderek Amerikan aksanıyla yazılan şiirler, Amerikan etiğine bulandırılmış aile dramları vb. bir sürü ucube ürün piyasa sürüldü. Ve karşılığını aldılar. Senin milletin İngilizce dilinin evrensel hoşgörüsünden ayıklanıp emperyalist dişlilerine atılmış durumda. İngilizce öğrenip iş kapmak, kariyer planlamak için İngiliz’ce düşünmek ve düşlemek zorunda. Bu da metinlere Jack, Steve gibi buraya ait olmayan ıvır zıvır karakterlerin sökün etmesine yol açıyor. Ama nasıl istila… Sınırları patlatılmış ülkenin işgalcilerini çiçeklerle karşıladığı bir dil- istilası.

Yeni Yeraltı önce kapının önünü anlat, sonra galaksiyi der. Memleket ve uzay. Bizim iki çekirdeğimiz bu. Bu nedenle Beat kuşağının Türkiye şubesini açmak, asla edebiyat tarihinin konusu olmayacaktır. Onlar, muhasebecilerinin aralarında tartıştığı ekonomik bir terim ve çabalar bütünü olarak borsanın konusu.

Yeni Yeraltı, mesafeli bir dil inşa eder. Çünkü özdeşleşmenin değil yabancılaşmanın zemininde oturur, çöreklenir, kök salar onun hikayeleri. Shakespeare Danimarka Krallığından alınıp Mecidiyeköy Aslı Börek’in önüne getirtilir. Bağrı yanık türküler ya da heybetli soneler. Tiratlar ya da mersiyeler.

Dil önce yerel sonra evrensel olmalı. Amerika’nın saldırgan kültürel şok cihazlarına karşılık dil, savunulması ve üstünde her an durulması gereken bir cevher çünkü.

Dil hem mekanik hem şiirseldir. Tankların paletleri ve hemen altlarındaki kum taneleri… Mekanik dil, işgalci tankları anlatırken, lirik dil o kum tanelerinin seslerini yansıtacaktır.

Yeni Yeraltı’nın dili liriktir ve asla şaşalı değildir. Lirizmi biraz karartıp üstünde oynama yapar sadece. Salt bir aşk öyküsüne dayandırmaz bunu. Onun lirizmi hücreseldir. Ve bir hücrenin içinde cereyan edebilecek her hadise, dilinin ana hedefidir.

Hamlet şimdi Mecidiyeköy’de tavuk döner yemektedir ve yanında çevirmen bulundurmamaktadır.

4) Pornografi Değil Erotizm

Kadın imgesinin iki farklı cephe tarafından biçimlendirilip servis edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunlardan ilki sermayenin, moda ve medyanın soslu ve siparişli bir şekilde karşımıza çıkardığı Klasik Kadın Kültü… ‘’Başkasının malısın’’ diye terennüm eden Teoman’dan tutun da Meksika’da nihilist kahramanlarına tecavüz coşkusu yaşatan Hakan Günday’a kadar.

Çekirdeğin, her zaman ‘’erkek’’imgesine yakın tutan, kişiliksiz kişilik testlerinden karaktersiz roman karakterleri yaratan bir dişil erkin hegomanyası. Öyle ki kadın, birilerinin yaslı anası, birilerinin cefakar karısı, markaların reklam yüzü, şirketlerin hedef kitlesi olmaktan geri duramadı. Yeşilçam’da günahı omuzlayan kadın, sosyal medyada alkolik ve arabesk bir figüre, romanlarda ise birilerinin hayatlarına ve yataklarına girip çıkan geçici halüsinasyonlara dönüştürüldü.

İkinci imge, Türkiye Feminizmi’nin neredeyse grotesk bir yapıda meydana getirdiği Marjinal Kadın Kültü… Burada da kadının merkezinde erkeğin yokluğu yer alıyor. ‘’Erkeksiz kadın, bisikletsiz balığa benzer’’ sözü foyasını çıkarıyor bu kültün. Kadını tanımlarken, erkeğin bu sefer varlığı değil yokluğu baz alınıyor ama illa ki alınıyor.

Erkek, klasik ve marjinal kadın bülteninde her zaman feodalitesini koruyor. Yüksek yüksek tepelere ev kurmasın ağıtında olduğu gibi, yüksek tepeler fallik bir metafor olarak ağlayan ya da şımaran, size kürk satan ya da dondurma yalatan kadınların bilinç altına zuhur ediyor.

Porno da gücünü tam olarak bundan alıyor böyle olunca. Parçalı kurgusuyla erkeği ve kadını etleştiren, ürünleştiren, şemalaştıran porno, her iki cinsiyete de tüketim endeksli avantajlar sunuyor. Godard ‘’Hayatını Yaşamak’’ filminde fahişelik güzellemesi dayatırken, kadınlık erkeğin kaleminde sayfa doldurmalık yan karakterlere yettiriliyor.

Yeni Yer altı Bukowski’nin Kadınlar pornosuna da Beat Kuşağı’nın histerik erk merakına da karşı çıkıyor. İddiamda mevcuta alternatif olmak değil alternatiflerde mevcut olmak var. Ve azınlığın başka azınlıklar tarafından ham yapılmasına itiraz var. Ortadoğu Edebiyatı adını Cihangir masalarında eskittiler. İçgüdüleri modernize edip kadınlara, içinde tecavüzün meşrulaştırıldığı romanlar, alışverişin yeni bir dine evrildiği modalar sattılar.

Yeni Yer altı pornonun parçalı değersizliğinden erotizmin bütünlükçü talebine geçmek istiyor. Magnum ile sevişen kadınlardan Lady Macbeth’lere geçiş izni istiyor. Erotizm nasıl ki salt cinsellikle ilgili değil. Nasıl ki porno, hem algı, hem ekonomik hem de mana olarak hortlatılmaya devam ediliyor.

Öyleyse ortaya bir insanlık çıkana kadar kadınlık ve erkeklik imgelerini çarpıştırmak zorundayız. Daha önce yapılmayan biçimleriyle…

5) Metni Anlama Çalışmaları / Üç Soru

Edebiyatta son 50 yılda izlenen ‘’bulanık bohem’’ savunması bizi daha çok polis baskısına, medya terörüne ve narsisim belasına bulaştırdı. Yazarın kitap okutmadığı bilakis kitabın yazar sattırdığı bir çift sermayeli pazar oluştu.

Takvim kızları gitti, İnstagram dergiciliği geldi. Neden insanlar çaysız kahvesiz sayfa paylaşamaz oldu? Çünkü edebiyat, her şeyden önce midevi bir hadise artık… Sindirim sistemi, reflü, gastrit, rezervuar, tuvaletin yenilenen fayansları. Hepsi 21. Yüzyıl edebiyatımızın temel parçaları. Buna itiraz eden varsa Ekspresso’lu bir görsel bekliyoruz yayın akışında. Acaba kaç beğeni alacak Knut Hamsun’un açlık ile ilgili fotoğrafları?

Üç temel soru gerek bize. Net olmak, az biraz dürüst olmak, biraz da artık birbirimizle konuşmamız gerek.

  1. Etik mi?

Okuduğum metnin bir etik ölçeği var mı? Bana herhangi bir ahlakın savunusunu, herhangi bir yol göstermenin sorumluluğunu alıyor mu? Yoksa postmodern batağına dizlerini sıvayıp dalmış mı?

Her metin isabet ettirmek zorunda değil ama nişan almakla yüklü. Kimin yolu kimin yoluna rehber oluyor? Bunu ölçecek bir cihazımız yok. Ama kelimeler, iyi bir şeyi kurtarmasa bile kötü bir şeye engel oluyordur belki. Bunun için ‘’etik mi’’ sorusu karşılığı mutlak manada doldurulması gereken bir soru.

  1. Estetik mi?

Bir şiirden, bir olay örgüsünden, bir diyalogdan beklediğim estetik, tamamen ‘’gündelik’’ adını verdiğimiz çirkinliğin karşısında durabilmek manasına geliyor. Gün içinde daha yaşar yaşamaz kendini anlamsız ve değersiz ilan eden anlar toplamının dışına çıkmak; unutulmaya karşı hatırda kalmak; çirkinliğe karşı güzel bir tını bırakmak.

Estetik mi sorusuna vereceğimiz her olumlu cevap, bizi, bize her Allah’ın günü gerçek ve gerekli diye yutturulan kirliliklere karşı koruyacak.

  1. İşlevsel mi?

Orhan Pamuk ‘’Yeni Hayat’ kitabının başında ‘’Bir kitap okudum ve hayatım değişti’’ cümlesiyle bir metnin ne kadar kuvvetli olabileceğini bize gösteriyor.

Okuduğumuz küçük bir paragrafın belli bir olaya karşı algımızı değiştirmesiyle hayatımız da değişmiş olmuyor mu? Tanıdığımız her roman karakteri, okuduğumuz her şiir dizesi, bizi yer yer algılayabildiğimiz bir sapmayla kendimizden alıkoyup bizi başka bir kendi’mize getirmiyor mu?

Bir kitap kapandığında geçen şey sadece zaman olmamalı. İşlevsel mi sorusu, didaktik bir ideal sevdası değil; yazanın, okuyanın ve yaşayanın emeklerine teferruatlı bir saygı duruşu.

 

Aytaç Ars

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir