Yerin Altı Kök, Yerin Üstü Dal Yaprak

 In Portakalı Soydum

Açıkçası gerek yoğunluktan, gerekse de olabildiğince çok insanın fikir belirtmesini beklediğimden uzun soluklu bir cevabı geciktirdim. Şimdi artık zamanıdır sanıyorum.
En başta böyle bir tartışma zemini oluşturduğumuzda Düşülke’de iki handikapla karşılaştık ki bunlardan da sonuçlar çıkartmalıyız diye düşünüyorum.
Birincisi, aramızdaki kişisel çekişme, çekememezlik yahut düşmanlığa varan tavır takınma halleriydi. Ben omurgasız mıyım lan, diye sordum ister istemez kendime; neden herkesle aram “ılık” benim? Bu durumun ön yargılardan ibaret olduğu kanaatindeyim çünkü aslında ya birbirimizi okumamışız yahut da hiç yüz yüze gelmemişiz, ki bu büyük bir eksiklik. Korkarım hepinizi bir tek ben okudum! Laf sokma bacım, ben de okurum, diyen varsa yazsın bana, Düşülke’den çıkan bütün kitapları yollayabiliriz.
İkincisi, aslında ilkiyle ilintili; aslında yeraltı edebiyatını “sahiplenen” çevrelere duyduğumuz ortak öfkenin cevaplarımıza yansıması ve bu öfkeyle verilen cevaplardaki bazı ifadelerin doğrudan ya da dolaylı olarak bizi hedef aldığını düşünerek üstümüze alınmamızdı. Basitçe bu yargılama refleksinden vazgeçerek, birbirimizi sokakta, yatakta değil de düşüncelerimiz üzerinden değerlendirecek olursak sanıyorum bunları kolaylıkla aşabiliriz. Çocukluğun lüzumu yok özetle.
Meseleye gelirsek. Aytaç’ın yazısı kendini tanımlama çabasıydı, yoksa yeraltı edebiyatını bir tanıma oturtmak çabası değil. Bu çok mühim, bir kez daha yazıyorum üşenmeden. Aytaç’ın yazısı kendini tanımlama çabasıydı, yoksa yeraltı edebiyatını bir tanıma oturtmak çabası değil.
Kendi yazı macerasını, ne yazdığını, neden böyle yazdığını, kimliğini tanımlama çabası yani. Ancak elbette karşı çıkışlar da “yeraltı” kavramı üzerinden geldi. Geldi ama anlaşılan o ki, herkesin yeraltı tanımlaması küçük farklılıklar göstermekle beraber, özetle, marjinal hayatların, gene marjinal yazarlarca anlatılması olarak özetlenebilirdi. Bir kere bu marjinalite bir ön koşuldu. Onur da, Lokman da aynı çerçeveyi kesin çizgilerle çizdiler. Bundan başka, herkes yeraltı edebiyatını sahiplenmiş Beat çakması hareket(lere) büyük bir sevgi besliyor belli ki. Bu öfke nöbeti arasında kaynayıp gitmesini istemediğimden özellikle altını çizmek isterim ki, Toygar’ın sorularını önemsiyorum.

Benim, “marjinal hayatların, gene marjinal yazarlarca anlatılması,” şeklinde özetlediğim karşı çıkışı bana sorarsanız özünde edebiyatçının ihtiyaç duyduğu görünmezliğe dikkat çekiyor sadece. Yazar, imkânı varsa her türlü ortama girip çıkabilmeyi, ama buralarda başrolde olmamayı, görünmez kalmayı umar sanıyorum. Yani bu, benim için en azından böyledir. Sırf bu yüzden saçma sapan yerlere, bana göre “heyecan dolu maceralara” atılmışlığım çoktur, özellikle gençliğimde. Ah ah 🙂
Yüksek bir gözlem ve gözlemlediklerini güçlü biçimde ifade yeteneği temel ihtiyacı değil mi zaten yazarın? Adeta gizlice aralarına karıştığı acayip ortamlardaki insanları gözlemleyip, düşünmek, ne hissettiğini analiz etmek, onları saklayıp, kullanmak ardından. Anlatmak istediğimi şöyle örnekleyeyim: “Caribou Coffee’deyim; şimdilik elit olmadığımı anlamadı kimse. Aralarına iyi sızdım.”1
“Sıtarboks’tayım ve içeri girdiğimden beri kendimi bir bok zannediyorum.”2
“Sıtarbaks’ta leptabıyla çalışan akademisyen hadisesi var bir de; istersen o konuya hiç girmeyelim Kâmil.”3
Anlatabildim mi? Sanırım bir anlatabilsem neler olacak, inanamazsınız, ama yapamıyorum, durumundayım. Kırmızı et yerine tavuğa abanmaktan bunlar hep. Annem diyor zaten, hep tavuk olmaz, arada et de al, ye. Ner’de bizde o kadar para!
Neden girdim bu kanala, açıklamaya çalışayım hemen. Bir de fark ettim ki, edebiyat ortamsızlığında dönen türlü çeşitli ajitasyonlar, nasıl ifade edeyim, böyle bir “imaj yapma” telaşları dolanıyormuş meğer. Tabii ben o esna kim vurduya gitmemek için Kıbrıs’a kendimi sürgün etmişim, haberim yok. Fukara edebiyatı çerçevesindedir bu tuhaf itham ve karalama kampanyaları anladığım kadarıyla. Oysa bütün bu görüntüye tapınma halleri ve yazarları yazdıklarıyla değil de düşüp kalktıkları ya da yiyip içtikleri ya da giyip kuşandıklarıyla değerlendirmek hastalığının kesin sebebi katışıksız ve rezil bir cehalet. Benimle bu minval üzre bir tartışmaya girmeye kalkan birine hayatının geri kalanında çok acı sonuçları olacak şeyler yaparım. Çünkü ben şu aralar yazmaya kalkıştığım metinler yüzünden simgeselciliği, Sadık Hidayet ve ölüm kurgusunu, kaybolma, simülakr başta birçok kavram üzerine yapılmış düşünmelerin metinleri, distopyalarda kullanılan dil ve kurguların çözümlemeleri gibi gibi meseleleri konuşmayı ilginç buluyorum.
Burada kalkıştığımız yeraltı tartışmasının bu bağlamda şu noktada sıkıştığını görüyorum; eskiden olan ya da hiç olmamış olan, yahut “yamuk” oluşmuş yeraltının aslında Aytaç’ın kendini tanımlama çabasına girişinin tam aksine, hiçbir şekilde tanımlama kaygısına düşmediği, gelişigüzel hatta baştan savma olduğu için bizi de bu tanımsızlık kuyusuna çekiyor.
Yeraltı bir kavram olarak marjinaliteyle özdeşleştiriliyor. Doğrudur; marjinalite ya da “normal dışı” davranış, düşünüş, hal olmaksızın yeraltı tanımlaması yapmak imkânsızdır, ancak bu marjinaliteyi nerede, kimde, nasıl arayacağız? Bu marjinalliği tanımlamamız gerekiyor sanıyorum öncelikle. Türkiye’de bu marjinal tanımı içine, “normalize” edilmiş kalabalıkların dışında kalanlar olarak kısaca özetleyebiliriz. Kürt, Ermeni, Rum vs ve Müslüman ya da en azından Sünni olmayan, ülkenin batısında değil de doğusunda, en azından varoşta yaşayan, kesinlikle fakir ve kesinlikle devlet karşıtı. Bu tanımla üzerinden zaten bir profil ve hayat kesiti canlanıyor gözümüzde.
Ben buna pek inanmıyorum açıkçası, bence bir metnin yeraltı olarak tanımlanabilmesi için böyle bir karakteri anlatıyor, varoşlarda geçen bir hikayeyi ele alıyor olması ve hatta yazarının da bizatihi bu sosyal çevreden gelmesi gerekliliği yoktur. Yazar bütün bunların farkında değilse zaten yazar olamaz. Elif Shafuck gibi sevgili Lokman. 🙂 Aç parantez bu noktada getirdiğim eleştiri budur zaten. Çok köktedir Lokmancığım, yüzeyde değil. Yazdıklarından öte şahsıdır sıkıntılı olan zaten zatı şahanelerinin.
Uçta, yani marjinalitenin kol gezdiği bir hikâye anlatmaya kalkışan yazarın elbette bu sosyal çevre içinde yüksek deneyime ihtiyacı vardır; bunu yadsımıyorum. Ancak söylemeye çalıştığım şey, şu “eski yeraltı” kavramını çöpe atmayı başarabilirsek görebileceğimiz bir hal ki o da, bir metnin yeraltı olabilmesi için bu marjinaliteyi yüklenmiş olması tek şart değildir.
Oldukça ortalama gibi görünen bir karakterin, hiç de ortalamadan beklenmeyecek hal ve düşünüşlerinin, kural yıkıcı ya da kendine has bir tavırla anlatımı da basbayağı yeraltıdır. Anlatamıyorum, örneklemeye çalışayım: Bay Muannit Sahtegi bir yeraltı anti-kahramanıdır yahut ve hatta Korkuyu Beklerken bir yeraltı edebiyatı örneğidir ve Gecenin Sonuna Yolculuk ve Huzursuzluğun Kitabı.
Bu noktada iki şeye değinmek ihtiyacı duyuyorum; birincisi, bahsettiğim metinlerin birçoğunun son dönemde popüler olmaya başlaması ve ikincisi de yeraltının marjinalle olan ilişkisini olmazsa olmaz diye tanımlayan arkadaşların hepsinin bu karşı çıkışa çerçeve olarak Türkiye’yi çizmiş olmaları sebebiyle verdiğim yabancı ya da sınır ötesi örneklerin geçerliliğinin tartışılacağı öngörüm.
Kabul etmek gerekir ki, Türkiye coğrafyasında şekillenen yahut toplum mühendisliğiyle şekillendirilmeye çalışılan toplum ya da daha doğrusu halklar ve onların her ne kadar “kız alıp verdik,” nidaları yeri göğü sarsa da bıçak kemiğe dayandığında, “geçişkensizliği” elbette kendine özgü durumlar, sorunlar ve çözümsüzlükler yaratıyor. Elbette bunları görebilmek ve devlet propagandası üzerine çıkan bir bakışla aktarabilmek için bu çözümsüzlüklerden bir ya da birkaçının hayatını şekillendirmesi, arazına maruz kalmış olmak gerekiyor. Cihangir’den, Levent’ten, Bebek’ten, Moda’dan yahut ülkenin Bodrum gibi başka “nezih” köşelerinden bu halleri anlatan bir edebiyat çıkmasını beklemek abesle iştigal. Haddizatında Nişantaşı’ndan memlekete İngilizce bakarak Nobel almanın mümkün olduğu ispatlanmıştır ama Kasımpaşa’dan ülkeyi yönetmeye kalkışınca da ortaya bambaşka bir kara cehalet garabeti çıktığını görmek için yanan ampule bakmak lüzumsuzdur.
Yani diyorum ki, ya da demedim henüz, belki de demeliyim ki, sen oturup devlet propagandası yaparcasına bir polisi, öğretmeni falan anlatırsan yaptığın şeye edebiyat denmez zaten. İstersen Shakespeare ol ya da kim olmak istiyorsan o. Elinden gelen bu kadarıysa sana yazar da demem ben şahsen. Her çağ böyle zavallıları barındırmıştır. Gel gör ki içinde süründürüldüğümüz çağda bu tiplemeler baştacı edilmiş, büyük yazar denmektedir bunlara ve bunlar yüz binler, milyonlar satmaktadır süpermarket raflarında.
Bazı insanlar onlar için ne yapmaya çabalarsanız çabalayın propagandanın etkisinden çıkarılamazlar ve hayatlarını kafalarına geçirilen at gözlükleriyle geçirmeyi tercih ederler. İşte bunlardır bizi sapık, vatan haini, ahlâksız vs diye yaftalayan. Muhtemel katillerimiz. Çok sevmeliyiz onları aslına bakacak olursanız. Onlar olmadan ne olurdu halimiz hiç düşündünüz mü?
Yurt dışında koşullar başka, karşı çıkışına da ben karşı çıkıyorum. Kıbrıs’ta bile sosyal koşullar hakkında hiçbir fikriniz yokken Fransa’da, Almanya’da, Danimarka’da hatta ölçek küçülterek Stokholm’de, Atina’da, Tahran’da bile koşullar başka, şeklinde fikir beyanlarını da ahkâm kesmekten öte göremiyorum. Elbette koşullar başka, elbette tarihsel süreç bambaşka, ancak bu bambaşkalığın yarattığı başkalaşma konusunda fikir beyan etmek için bunu gözlemlemek gerekir içinden.
“Paris’te siyahî olmayı anlatabilirsin sen buradan, ama Tarlabaşı’nda torbacıyı anlatamazsın,” çıkışı bence mesnetsiz. Anlatamazsın. İkisini de anlatamazsın gözlemlemeden, yaşamadan. Kalıcılığın bir diğer genel geçer koşulu da yaşadığı çağa, döneme, âna, mekâna, topluma tanıklık değilse nedir? Suç ve Ceza Avustralya’da mı geçmektedir? Germinal 3076 yılını mı anlatır? Saatleri Ayarlama Enstitüsü İngiliz toplumunun sıkıntılarından mı dem vurur? Drina Köprüsü’nün edebi değeri Andriç’in muazzam dil yeteneği midir? Yaşar Kemal ve Zweig derin manada yazar mıdır, gazeteci mi? Tanıklığın ötesinde, bütün bu metinlerin tanıklık ettiği insani hallerin zamanöte bir yankısı yok mudur?
Tartışmamız gereken asıl konular bence bunlar ve fazlasıdır. Fazlası da dildir belki. Sokağın dili diye bir şey var. “Şey” diyorum çünkü bu yaşayan bir “şey,” kavram falan değil. Alt grupların kendine özgü dil kullanımları vardır. Sen bir meslek grubunu ana eksen olduğu hikâyeyi bile; misal madencilerin, tutup TRT Türkçe’siyle yazamazsın. Değil ki, uyuşturucu bağımlısı bir karakteri anlatasın aynı Türkçe’yle ya da bir fahişeyi, bir torbacıyı, polisi. Muhtaç olduğun kudret sokaklarda dolaşmaktadır da sen ne kadar kulak vermişsindir ona, bu ayrı soru.
Gelgelelim bir yazar olarak senin bir dili algılama, kullanma biçimin, anlatı biçemin olabilir; buna kim, ne diyebilir? Vüs’at O. Bener’in ya da Bilge Karasu’nun ifadeye çabaladığım meselede iyi örnekler olacağını düşünüyorum Ece’yle beraber.
Dil konusunda kaygısı, bir iddiası olmayan insanın yazar olarak nitelenmesini gülünç buluyorum. Yeraltı yahut değil, dil konusunda ciddi endişeleri, arayışları olmalıdır bir yazarın. Araştırmalıdır, öğrenmeli, düşünmeli, çalışmalıdır bu konuda. Yazdıklarıyla düşündürmelidir de insanları bu konularda. Makale yazmalıdır demiyorum, yazdığı hikâyelere, uzun ya da kısa soluklu tüm metinlere, şiirlere yansımalıdır bu merak ve çabası. Sokağın dili de yadsınamaz bir çalışma alanıdır şüphesiz. Onur’un bahsini ettiği Youtube dizlerine baktım. Keyifli. Nokta atışı örnek vermiş.

İşin bu kısmını umuyorum kazasız belasız, doğru düzgün anlatabildim. Buradan kural yıkıcılığa geçecek olursak. İşte dille ve anlatıyla ilgili kaygıların başladığı noktadayız. “Gidiş, Didişme, Sönüş” demiş Aytaç, doğrudur. Yeraltı, Toygar’ın da dile getirdiği gibi eğer yeraltı “‘boktan’ bir yaşam yaşayıp ‘boktan’ yaşamları anlatma işinden ziyade, herhangi bir şeyi ‘yeraltı’ jargonunda anlatma olayı,” ise ve bu değiştirilmeliyse, değiştirilebilirse, ehil olmayan ellerden, ehil ellere geçebilirse, yani Nişantaşı’ndan değil de Adana’dan yapılabilecekse benimsenmiş klasik anlatı dizgisini yıkarak başlayacaktır işe belki de. Yıkacak bir şeyler bulmalıdır yahut, öyle söyleyeyim.
Bir hikayeyi anlatmanın sayısız yöntemi vardır. Çok popidik bir örnek vereyim mi, verdim gitti: “Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı.” Anlatabiliyor muyum?
Ben bir hikâyeyi anlatabilmek için önce hikâyenin içine girerim, olaylar gelişir ve ben de olayların içinde savrulurum, sahne sahne dolaşırım, diyaloglar, monologlar, aksiyonlar parlar. Yani her şey olur biterken, ben de oradayımdır, bir kenarda. Önce bu, simülasyon bitmelidir yazmaya başlamam için. Sonra oturup yazmaya başlarım, ama en başından değil. Bazen hikâyenin içinden bile değildir başladığım yer. Bunun en güzel örneğini 300 sayfası aslında hikâyeyi anlatmadığı halde “keyifle” okunan Galatı Aşk’tır. Keyifle derken bazı okurlar küfür de etmişlerdir yani yüzüme gülümseyerek. Okudukları için o 300 sayfayı yani. Mesele de budur zaten. Ezberi bozmak.
Bu noktada Aytaç’a katılmamam mümkün değil hatta daha da ileriye götürerek iddiamı, giriş gelişme sonuç dizgisini gördüğüm anda bırakırım okumayı çünkü elimdeki edebi bir metin olamaz, diyeyim. Televizyonu aç, tartışma programları çok eğlenceli, ne gerek var. Böyle yüzlerce dosya geliyor Düşülke’ye, keşke bu insanlar o şişirilmiş özgüvenlerinden soyunabilseler de ufuklarını açabilsem, diye geçiriyorum içimden. Sonra da üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokma Janset!
Dildeki yabancılaşma hususunda da bire bir örtüşüyor düşüncelerimiz. “Türkilizce” demem bundandır. Bundan başka, lirizm ve mekanikleşme üzerinde de net biçimde şu savunuyu yapacağım kendi çapında şiirler de karalamış, karalayan bir hevesli olarak: Bir metinde ifade edilen duyguyla, o duygunun ifade edildiği dilin tınısı birbiriyle örtüşmüyorsa, etki kaçınılmaz olarak düşer. Eğer yazar, böyle bir etki yakalamak üzerine hiç düşünmüyorsa, düşünmemişse, okur bunu üç vakitte fark etmese bile, en adil yargıç olan zaman bir gün fark eder ve metni de yazarıyla beraber yok eder.
Lirizmin içinde özellikle kaçındığını belirttiği şaşadan da bahsetmek şart oldu. Bu şaşalı anlatı biçimi 90’ların ortasında, yaklaşmakta olan Neo-Osmanlıcı İslamcıların ayak sesleriyle yükseldi. İlk örnekleri 90’ların ortasından biraz geriye bir oltanın fırlatılışı gibi/kadar uzanır. Elif Shafuck da bu şaşalı Osmanlıca ifadelerle zenginleştirilmiş(!) ortaya karışık çoban salatadan bolca yemiştir. Ardından piyasaya girmek, görünmek çabasındaki birçok yazarcık da bu denemelerde bulunmuştur. Bu zorlama olduğu kılavuzsuz bile apaçık ortada olan, kulağınızın dibinde tepinip, avazı çıktığı kadar, ben aslında yaklaşan iktidara göz kırpıyorum, süzüm süzüm süzülüyorum beni de kucağına oturt, diye, diye bağıran dil, şaşa dediğimiz mevzunun ya ya ya, şa şa şa kıvamında vücut bulmuş halidir. Pinhan’a bakabilirsiniz, daha “sikik” bir örneğini bilmiyorum Türkçe’de bu garabetin.
Kadını tanımlarken erkeğin esas alınması işine gelirsek. Okudunuz tabii, biliyorsunuz; “Pornografi değil Erotizm” başlığında bahsediyor Aytaç bu durumdan. Bu hale bir cevap verebilmek ya da soruna çözüm üretebilmek için Batılılaşma sıkıntımızı, Onur’un da dem vurduğu gibi Rönesans’ı ıskalamışlığımız ve ardından da doğal olarak sanayi devrimini ağzı açık takip edişimiz üzerinden okumak gerekir. Böylece çağı yakalamaktan anladığı, 3 kuruş maaşla 30 liralık telefonu, “ihtiyacı olduğu için” borç harç edinerek, İnstagram’a harikalar diyarındaki Alice olarak katılmak olan necip Türk milletini de okuyabiliriz.
Bu coğrafyanın geleneğidir kendisini “öteki” üzerinden tanımlamak. Ondan nefret eder ama onsuz da yapamaz çünkü kendisinin var olabilmesi için ona ihtiyacı vardır. Öteki olmadan, kendi var oluşu anlamını yitirecektir. Bu durum Doğu toplumlarının zihinsel vebasıdır. Bizim gibi Batı ve Doğu arasında gelgitler yaşayan toplumlarda da kitleler, kütle olarak bu psikolojik değnekle güdülürler.
Bu konuda ne yapmayı öneriyor Aytaç tam olarak anladığımı söyleyemem. Ama misal şimdilerde yazmaya oturduğum karakterlerden biri, anlamsız ama anlatı içinde anlam kazanacak biçimde cinsiyetsiz yahut yer yer kadın, yer yer erkek, bazen travesti, kimi zaman gey, kimi yerde çocuk, bir an geliyor ki ihtiyar ve “yekpare bir zamanın içinde,” bütün bunların hepsi. Doğru anlamışsam bu kadınlık-erkeklik hallerinin çarpıştırılmasına girer.
Eril dilin yansıları Onur ve Lokman’ın, yukarıda da yeraltı edebiyatı bundan ibaret olmamalı, diye eleştirdiğim bakışlarında hayatın özüdür. “Amına koyim,” diye bağırarak doğar o alemin bebeleri. O kadar çok koyarlar ki dilleriyle, am gördüklerinde, “sik gibi” kalakalırlar. Şimdi bu dil işte, böyle yazınca yeraltı jargonuna (Toygar’ın dile getirdiği gibi) uygun oluyorsa ve bütün iş buysa, eh o zaman kardeş ben yazmakla uğraşmayayım, aç sen teybi, bas kayıt tuşuna, ben anlatayım, sen sonra onları yazıya dökersin bir ara.
İncelikli bir çizgi çekeceksek ama çok basit sözcük ve deyimleri kullanmaktan, yani karakterin ağzından kullanmaktan değil, kendimiz olarak kullanmaktan kaçınabiliriz. Misal yakın zamanda gelen bir dosyada, artık orta yaşı aşmış bir arkadaşımız, kadın yerine inatla “bayan” ifadesini kullanıyordu. Anlatmaya çalıştım, anlamadı. Belki ben anlatamadım ama karşı çıkış sebebi, kadın sözcüğünün yer yer uygun kaçmadığı, çok “kaba” olduğuydu. Erotik mi geliyordu acaba? Kalkıyor belki kadın, deyince yani anlatabiliyor muyum?
Bir başkası adam ol, adam gibi, adam akıllı gibi bildik deyimleri kullanıyordu sıklıkla. Öyle sıklıkla kullanıyordu ki, aslında başına en olmadık işler gelmiş kadın başkarakteri, herhalde en sonunda tedaviye başlayıp erkek olmaya karar verecek, diye düşündüm. Öyle değilmiş tabii, ölüyormuş sonunda hikâyenin maalesef ve “bitiyormuş” hikâye!
Bu eril dilin baskısıyla belki de bir yeraltı edebiyatı marjinal ve varoşta ya da benim böylesi de olabilir, dediğim şekilde, marjinal ya da değil, varoş ya da değil var olabilecekse bunun içinde kadın ne kadar olacak, ne kadar var; kaç kadın yazar var ki sayabileceğiniz aklınızdaki yeraltı tanımına uyan? Sibel Torunoğlu? Oradan biri Kanat Güner diyecek şimdi 🙂 Hadi o da olsun bakalım, başka? Onur ve Lokman’ın örneklediği sosyal ağ içinde kadın bir mal, canım benim. Kaçırabilirsin, alırsın, sikersin falan yani, mal böyle bildiğin. Yok kadın. Mühim değil ne istediği, ne düşlediği. Sevgili “herif,” şimdi ben sana senin kadını değil, kadının seni sikeceği bir hikâye anlatsam yeraltı mı olacağım misal?
Eklemek istediğim mizahilik (humor) ve fantazma (fantazi değil, gerçeküstücülük) da diyebileceğimiz, gerçekliği esnetme, amaca uygun şekle sokmak için eğip bükme özgürlüğü. Bu ikisinin çok değerli ve bize ait, Amerikan değil, bize dair olduğunu söylemeye çalışıyorum. Aziz Nesin’den, Ahmet Hamdi’den vs. kaynaklanmadan ne yerin altını ne de üstünü bana Türkçe anlatamazsın, diyorum. Felâtun Bey deyince o ne lan, diyerek sonra tarihsel gerçekliği alet edip memleket üstüne sosyolojik tespitler yaptığını zannedersin ama kasabalı ahkâmından öteye geçemezsin diyorum yani. İsmail Tayfur’un neden delirdiğini analiz etmeden, Yeşilçam nedir, neden böyle olmuştur falan gibi sorulara kafa yoramazsın. Biraz kökleneceksin. Bir hastalığın bile hikâyesi vardır. Emin ol ki, bugünün de bir hikâyesi var.
Bu köke temas ettikten sonra ortaya Beat çakması bir saçmalık çıkmaz. Nesin müsaade etmez bir kere buna, Hakkı Celis, Cevriye, Hayri İrdal, Aysel, Bihruz Bey, Zebercet, Bekçi Murtaza, Günsel izin vermez.
Yani benim inandığım yeraltı, biraz da gerçekliği bükebilmelidir. Bazen bütünüyle çarpıtmalıdır. Aytaç bunu yapmıştı zaten Yakarsa Dünyayı Vampirler Yakar’da.
Bütünüyle bükülmüş, ters yüz edilmiş bir gerçeklik içinde bile post-modernizmin getirdiği amaçsızlıktan kurtulmak ihtiyacı hâlâ vardır, dikkat etmeli. Anlamsızlığın bize hiçbir faydası yok, diye düşünüyorum. Anlam belki örtülü olabilir, çok açık olmayabilir hatta simgeselleştirilmiş olabilir ama anlam bize etik için gereklidir.
Etik, içinde ya da dışında dolaşabileceğimiz bir kavramdır bence. Etik olan, iyi olan demek değildir her zaman. Toplumsal mesaj kaygısını bir yazar olarak artık çoktan öldürülmüş romantizm ve tanrının yokluğuna rağmen taşımak ve bu mesajın ders kitaplarında da veriliyor olması nasıl edebiyatla açıklanabilir bilmiyorum. Edebiyat edepli olan değil, edepsiz olan da değil ama. Bunları aştık sanıyordum ben nihayet C. sokakta işediğinde ama olmadı, başaramadık korkarım henüz. Belki de sıkıntı sokakta işeyen C.’nin ayakta işemesiydi.

1 (Onur Sakarya – Tımarsız Kafalar, sf 49)
2 (Onur Sakarya – Tımarsız Kafalar, sf 22)
3 (Onur Sakarya – Tımarsız Kafalar, sf 86)

Janset Karavin

Recommended Posts