Yeryüzüne Dayanabilmek İçin

 In Alengirli Mecmua, İnceleştiri, Pozisyon Hatası

“Ben bu coşkulu havaya gene biraz melankoli getirmek zorunda kalacağım. Onun için hepinizden özür dilerim. Batı kültürü ve batının bizi nasıl etkilediği seminer konusu kapsamında olduğundan. İlkin biraz buna değineyim. Her zaman olduğu gibi gene çok bireyci davranacağım. Başka türlüsü elimden gelmiyor. Toplumun oluşumunda en çok bireyin varlığına önem veren bir bireyciyim. Okumayı dört yılda sökebildim. Söker sökmez Capote’yi, Steinbeck’i okudum. O zamanlar Batı, Yakındoğu ve Asya gibi coğrafi ayrımları hiç mi hiç bilmiyordum. Üçüncü dünyayı da bilmiyordum. O zamanlar üçüncü dünya kavramı belki de daha oluşmamıştı. Ama Steinbeck’i taşrada, on yaşımda bulduğuma göre, nasılsa diğer yazarları da bulacaktım. Ama kanımca yazı yazmak coşku, hafif melankoli, taşkınlık gibi psikolojik bir semptomdur. İnsan yazarlık hastalığını –az da yazsa– sürekli olarak içinde taşır. Ben, bu hastalığa ancak dayanamayacak hale gelince, neredeyse psikoza girecek duruma geldiğimde yazabilen bir hastayım.”

“Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bir kez bu zavallılıktan sıyrılmayagörsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazı yazılır. (Ya da kendi kendine kanıtlamak için) Çünkü, insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalım yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir. Ben dünyama egemen olmayı edebiyatla öğrendim…”

“Toplumun oluşumunda en çok bireyin varlığına önem veren bir bireyciyim. Okumayı dört yılda sökebildim. Söker sökmez Capote’yi, Steinbeck’i okudum. O zamanlar Batı, Yakındoğu ve Asya gibi coğrafi ayrımları hiç mi hiç bilmiyordum.”

tezer2

Çok sevdiğim üç yazarın, üç cümlesini –benim neden yazdığımı çok iyi anlattığı için– edebiyat yaratıcılığının kıpırdanışlarını çok iyi yansıttıkları için burada vurgulayacağım:

“Hiçbir zaman sakin olamamak, sanırım benim kaderim.”
Italo Svevo, Zeno’nun Bilinci

“İnsanın konuşmak için konuşmadığını böylece öğrendim, ‘bunu yaptım’, ‘şunu yaptım’, ‘yedim, içtim’ demek için konuşmadığını, aksine kendi yaşam görüşünü geliştirmek, bu dünyada neler olup bittiğini kavramak için konuştuğunu.”
Cesare Pavese, Yeni Ay

“İşte gidiyor, felaketlerin anası, koşuyor ve tüm dünyayı kendisiyle birlikte eve götürmeye çalışıyor… Ne garip, insan keşfetmeyegörsün, nasıl da tüm dünyaya sahip olabiliyor.”
Djuna Barnes, Gecenin Uzantısı

Bir cümle de ben eklemek istiyorum: “Yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyorum.” Yazmak ne ile açıklanabilirdi? Yazmak, olamayışın var edilmesi için sözcüklerle bir mucize yaratabilmek miydi? Yoksa yazmak; varlığını melankolik bir yörüngede yansıtan, her şeyin “geçicilik” duygusunu daima beraberinde taşıdığından, sözcüklerin dahi yaşamı duyumsanır kıldığı görünümlerini ifade etmek için var olduğu bir ömrün trajedisi miydi? Bana tüm bu soruları sorduran Tezer Özlü’nün kısa bir süre önce okuduğum kitabı. Beni içsel sorgulamalardan ve kimi zaman ruhu(mu)n tüm noktalarına imkânsızlık bilinciyle sarmalanmış, yaşanılır kılınamaz an parçalarında duyulan bir iç ses gibi duyduğum bir ada sahip: “Yeryüzüne Dayanabilmek İçin…”

Dünya giderek tahammül sınırlarımızın çok ötesinde gri bir yalana dönüşse de, siyah beyaz kapakta yarım bir gülümseme ile karşılıyor bizi Tezer Özlü. Kitabın sayfalarını çevirirken hemen hemen her kitabında hissettiğim sanki içimde bir yerlerde var olan silinmiş sözcükleri fısıldıyor usulca. Daha ilk sayfadan bizi yazmak üzerine derin bir sorgu içine çeken kitap ilerledikçe yeni sürprizleri barındırıyor içinde. Çağlar boyunca edebiyat, insanı kavramaya, anlamaya ve anlatmaya çalışmıştır. Ancak her çağın insana bakışı, yaklaşım tarzı farklı olmuştur. Çünkü sürekli bir değişim, devinimin yönünü iyi algılayabilme gücü insanda büyük değişimlere yol açabilecek güçtedir. Bir kurgu ya da yaşantıyı anlatmıyor Yeryüzüne Dayanabilmek İçin, Tezer Özlü’nün, yurtdışındayken Türkiye’deki dergilere gönderdiği, dünya edebiyatı, sinema ve tiyatro ile kurduğu ilişkiyi kendi içinde bulunduğu edebi ve sanat dünyası üzerinden yorumladığı yazılardan oluşuyor.

Bazı yazarlar vardır, kimlikleri onu hisseden başka yazarlar ile aynı ritimde ayarlıdır, üstelik hiç şaşmadan, çünkü bütün manevi sezgileri samimiyetle bu gerçeği bulmaya yönelmiştir, tabii ki öte yandan kendi gerçekleridir aradıkları. Ve okur bu arayış içinde bulunan yazarlar ile buluştuğunda kendi içindeki kırılgan noktaları, yaşamın hassasiyetini zihinlerine iğneleyip zor, sınayıcı ama zenginleştirici ve özgürleştirici bir dünyanın içinde bulurlar kendilerini.

Tezer Özlü bu anlamda izini sürdüğü edebiyatında önemli yer edinen yazarlar ile sinema ve tiyatro kısaca “sanat” merkezli yazılar ile buluşturuyor okurlarını. Onun sürekli okuyucuları için bir ‘’keşif’’ sürecini taşıyor. Kitap; edebiyat, sinema ve tiyatro gibi alanlarda yazarı daha yakından tanımamızı sağlıyor. Kitabı bu bağlamda edebiyat, sinema ve tiyatro ayrımıyla üç ana başlıkla ele almamız mümkün görünüyor. Tüm bu ayrımların dışında Tezer Özlü ‘nün bağımsız iki metni de mevcut. Metinlerin çoğunda kendisine eşlik eden yazarların sık sık anekdotları ile de karşılaşıyoruz. Altı çizilecek ya da buraya taşınabilecek çok cümle, çok anekdot var ama bir kısmını kısa kısa sunmaya çalışacağım.

İlk bölümde edebiyat ve yazarlar üzerine bir yolculuğa çıkalım. Yazarın edebiyat ile başlayan yolculuğuna sırasıyla: Franz Kafka, Celal Sılay, Sevgi Soysal, ülkemizde o dönem İstanbul Türk Alman Kültür Enstitüsünün düzenlediği “yazın ve iletişim” konulu edebiyat programına katılan iki alman yazarı: Hilde Domin ve Christian Enzensberger, 100. doğum yılı nedeniyle kaleme aldığı Stefan Zweig, 1982 Bremen Edebiyat Ödülünü kazanan Peter Weiss’la bir röportaj eşlik ediyor. Ve bu durakların ilki aslında onu daha derinden etkilemiş bir başka yazar, Cesare Pavese’nin: “Yaşam insanın yaşantı aradığı değil, kendi kendini aradığı bir olgudur,” alıntısıyla giriş yaptığı tüm yazın hayatının yapıtaşlarını oluşturan yazarlardan biri olan Franz Kafka ile başlıyor. Peki, bir Kafka yazısında neden Cesare Pavese? Neden Cesare Pavese ile giriş yaptığını ise bize şöyle açıklıyor: “Kafka için tümce söylemek isterken, neden Pavese? Ama Kafka’nın kendi kendini arayışı, tüm insan örgütü içinde bireyin kendini arayışına en büyük, en zengin kaynak.” Kafka üzerine bu tespitten sonra onun acılarına, okuyucu ile yol arkadaşı olup Prag kenti bağlamında yaşam noktalarına, tuttuğu günlüklerine, okur olarak onunla yaşıyor olmayı tahlil ediyor ve belki de bu konuya dair en çarpıcı gerçeği sunuyor bize: “Kafka ile yaşamak acınacak güncelliğimizin en büyük umudu…” Kafka ile yaşamak sesi kısık, mat, eksilmiş ve boşalmış mühürlü bir suret misali var olan acınılası güncelliğimizin içinde belki de tek umut noktası. Tezer Özlü, Kafka üzerine bu denli derin eğilimleri ve işaret ettiği noktalar ile onu kavranması imkânsız gibi görünen bu yaşamı kavramamıza yardım eden en büyük kaynak olarak görüyor. İlerleyen satırlarda Kafka’nın günlüklerinden insanlara duyduğu boğuk, dayanılmaz acılarını bize onun gözünden aktarıyor: ‘’İnsanların bakışlarına bile dayanamıyorum, insan düşmanı olduğumdan değil, ama insanların bakışları, çevremde bulunmaları, öylesine oturup bakmaları, bütün bunlar benim için dayanılır gibi değil.’’ Kafka üzerine bir başka yazı ise “100.Doğum Yıldönümünde Kafka” başlığıyla yer alıyor kitapta. Onun yaşamındaki önemli dönemlere kısaca değiniyor yazar ve iç dünyasını bize yansıtıyor. Edebiyat duraklarına Kafka’nın ardından Sevgili dostu Celal Sılay ile devam ediyor. “İlk kez bir insan için yazıyorum. Sevgili dost Celal Sılay için. Şiiri hiçbir zaman anlayamadım bu nedenle onun ozanlığını da değerlendiremem, ama hiçbir yazarda görmediğim öfkesini, her gün yazmak, söylemek, anlatmak isteyen kişiliğini ve bunların da ötesindeki bulunmaz insanlığını çok iyi bilirim.’’ Celal Sılay’ı bir şair duyarlılığıyla ele alıyor ve onun yaşamındaki insani duruşunu fazlası ile önemseyip okuyucuya hissettiriyor. Öte yandan metinde Tezer Özlü’nün okuyucularının dikkatini çekecek başka bir nokta ise Celal Sılay’ın ardından kurulan şu cümleler: “Ben Celal Sılay’ı 1962’de tanımıştım. İlk öykümü o yayımlamıştı. Onun insan canlılığı, dostluğumuzu bozulmadan sürdürdü. Yalnız yaşayan bu adam hiç de yalnız adam izlenimini bırakmazdı insanda. Her sabah yaşama öfke, sevinç ve istekle sarılıyor; birkaç dostu, eski harflerle yazacağı şiiri, olaylar, kent ve sanırım kafasındaki hiç durduramadığı fikir akışı ile en güzel kahvelerin ön masalarında oturup, gününe başlıyordu. Bu canlı kişiliği gelerek yalnız bir ölüm buldu. Dört beş sözcüğü içeren derin anlamlı şiirleri gibi bir ölüm.” Bu cümleler ile Tezer Özlü’nün dünyasında Celal Sılay’ın süregelen dostluğunun dışında onun ilk öyküsünün yayımlanma sürecindeki birlikteliğine şahit oluyoruz.

tezer4

Bir sonraki yazısında Sevgi Soysal’ı konuk ediyor yazar. Yeni gelin gittiği aynı apartmanda oturduğu, gecelerinin çoğunu birlikte geçirdiği ve çok şey öğrendiği Sevgi Soysal’ın yazarın kendisine seslendiği şu sözlerle onda ki yerini bize anlatıyor: “Bak şimdi yeni evlisin ama daha ne aşklar yaşayacaksın… Âşık oldukça güzelleşecek, gençleşeceksin.” Ardından Sevgi Soysal’ın yaşamına dair onun yapıtları ve en önemlisi yazarın ifadesiyle “bütün küçük yavrulara bıraktığı devrimci düşünce, ileri yaşama örneği,” ile bizi baş başa bırakıyor.
Sonraki edebi durak ise bu toprakların çok ötesinden aslında kendisinin de uzun süre yaşadığı Almanya. İstanbul Türk Alman Kültür Enstitüsünün düzenlediği “Yazın ve İletişim” konulu edebiyat programına katılan iki alman yazarı: Hilde Domin ve Christian Enzensberger ile yaptığı söyleşiye konuk ediyor bizi. Söyleşide; yazının, bugünün insanının politik ve toplumsal sorunlarına ne denli çözüm getirdiği, yapıt, yazınsal etki, politik güncellik ve yazarların Türk okurlarına yapıtları üzerinden mesajları sorgulanıyor. Bu söyleşi içinde sanırım Tezer Özlü’nün Hilde Domin’e yönelttiği bir soru ve cevap birçok noktayı içinde barındırırken özellikle “insani sorumluluk” adına kulak vermeye değer: “Politik güncellik şiirinizde rol oynadı mı?”

“Evet. Tabii. Bana, bilmeden peşinde koşulan ilkelerden nefret etmeyi öğretti. En büyük dileğim, insanın sorumluluk taşıması ve akıntıya karşı yüzmeyi de bilmesi. Demokratik rejimlerde bu daha kolay. Ama görüldüğü kadar da kolay değil. En çok ve özellikle de dikta rejimlerde gerçekleştirilmesi gereken insanlık görevi. Her bireyi insanlığa ihanet etmemeye çağırıyorum. İnsanlara üç çağrım var. Bugünün insanının üç uzvuna gereksinimi var:
1) Akıl için kafaya 2) Duygu için yüreğe 3) Omurgaya: Bu da kimse önünde sürünmemek için.”

Şiddet ve savaştan nefret eden, hayatın uç noktalarında gezinen bir başka yazar, 100.doğum yılı nedeniyle Tezer Özlü’nün kaleme aldığı Stefan Zweig. Metinde Stefan Zweig’in çalkantılı hayatı, yaşama karşı yapıtlarıyla verdiği içsel savaşlar, özellikle savaşı içeren mektupları ama daha da önemlisi karısı ile birlikte karar verdiği intiharı üzerinde durulmuş. İntiharının sorumluluğu ve hassasiyeti Tezer Özlü gibi bir yazar için muhakkak en ince hatları ile yorumlanacaktı: “Onu kim yargılayabilir? Kim onu sorumluluktan kaçmakla suçlayabilir? Şiddet ve savaş. Yeryüzünde bitmeyen şiddet ve savaş. Zweig’in intiharı çocukluğumdan beri dikkatimi çekmiştir. Faşizm ve savaşı protesto etmek için insanın kendisini öldürmesi, kanımca en büyük kahramanlıklarından biridir. İsterse o yazar, ölüm ve intihar tutkusunu ömür boyu birlikte taşımış olsun.”

Stefan Zweig ile Tezer Özlü’nün dünyasında umutsuzca birbirine benzeyen yanlar, onarılamayacak ruhsal yaralar söz konusu. Metni okurken Stefan Zweig’in yaşam ağrılarına “ruhsal çöküntü” demek hafif kalıyor. Kanımca “ruhsal çöküntü” demekten öte bu içten içe dalgalanarak artan son derece güçlü bir sancı, yitim Tezer Özlü ile Stefan Zweig’i buluşturan. Her iki yazarda da yadsınamaz bir ölüm teması yerini koruyor. Zweig’e bu noktada kulak verdiğimizde: “Yaşama kendi dileğimizle başlamıyoruz, oysa ölümü seçmekte özgürüz. Bu kararı verdiğimden beri çok rahatladım…”

Stefan Zweig’in ardından kitapta iki sinema içerikli yazıdan sonra belki de sadece Tezer Özlü penceresinden yazılmış, öteden beri içinde hissettiği onun deyimiyle “düşünce özgürlüğüne kavuşturulmamış bir ülkenin kadını” olarak “Kadınlarımız,” adlı yazıyla karşılıyor bizi. Bu süreçte Türk kadınının sınıfsal çelişkisinden bahsederken, Batıya bağımlı bir ülkeden, bugün bile gerçeğini koruyan “kadın kimliği” altında yaşanılan sanrıları, dipsiz bir karanlıkla içimizi bir nevi yalazlayarak daha doğrusu acıtarak anlatıyor:

“Bu denli karmaşık ve sorunlu bir toplumda biz hangi kadından söz edeceğiz? Daha bir yıl önce, kışın acımasız soğuğu karşısında evini ısıtmak için, Harbiye’de eski bir yapıdan tahta sökmek isteyen üç kadın, inşaat çökmesi sonucu yapının altında kalıp öldüler. İstanbul’un ortasında, Hilton Oteli’nin karşısındaki sokakta. Birkaç odun parçası için üç kadın ölüyordu. Türk kadını için bir genelleme yok ki… Kimi 18 saat güneş altında tarlalarda çalışır, evde çalışması caba… Kimi bir kova su bulmak için saatlerce yürür, kimi din baskısı altında ortaçağ anlayışıyla dünyaya kapalı tutulur ve tüm insanca verilerden uzaklaştırılır, kimi bir ticari mal gibi, başlık parası karşılığında satılır. Kasabada, kentte işçilik, memurluk yapan kadın ise evinin ve çocuklarının da tüm işlerini yapar. En çok yıpranmak da kadınlar arasındadır.”

Türk kadınının sorunu, Türkiye’nin tüm sorunları içinde ele alınmalıdır. Sanırım bunu yenebilmenin tek yolu olarak yazar bize çözümü sunuyor : “Kadın erkek çocuk tüm bireylerin bilinçlenip belli bir kültür düzeyine erişmesiyle mümkün olacağı, bir anlamda aileyi yöneten çocuklarını yetiştiren kadınlar da olduğuna göre aydın Türk kadınının en büyük görevi diğer kadınları bilinçlendirmek olmalıdır.”

tezer5

Edebiyat yazınlarının son yolculuğunda 1982 Bremen Edebiyat Ödülünü kazanan Peter Weiss’la bir röportaja tanık oluyoruz. Röportaj boyunca yazarın 1982 Bremen Edebiyat Ödülünü kazanan “Die Asthetik Des Widerstands” (Direnmenin Estetiği) kitabı, yaşamı, Türk okuru üzerine düşünceleri ile karşılaşıyoruz. Peter Weiss’la röportajın ardından yazarın edebiyat ve yazarlar üzerine yolculuğu son buluyor ve bizi sinema ve tiyatro metinlerine doğru yeni bir yolculuk için biletimizi kesiyor. Sinema ve tiyatro üzerine kısaca değinecek olursak yazarın, uzun süre yaşadığı Almanya’dan izlediği festivaller, dönemin öne çıkan filmleri, o filmlerin Özlü’nün iç dünyasına etkileri okura samimiyetle yansıtılıyor.

Yazar bizi sinema noktasında Werner Herzog, Ulrich Gregor, Andrei Tarkovski gibi önemli yönetmenler ile buluştururken katılmış olduğu “Berlin Film Festivali” gibi film festivalleri üzerinden sinema üstüne tespitlerde bulunuyor. Yine tiyatro üzerine de benzer şeyleri söylemek mümkün katıldığı “Berlin Tiyatro Günleri” kapsamında okuyucuyu gözlemleri ile buluşturuyor.

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin’de yazar, genel itibariyle sanat okumalarını bize sunuyor olsa da genel duygu metinlerinden içinden fışkıran hüzün ve samimiyet oluyor. Kitap kısa –yüz altmış altı sayfa– olmasına karşın içerdiği çeşitli konular, işaret ettiği tespitler, kullanılan dil açısından son derece yalın, incelikli ve özenli. Yazar farklı tattaki cümleleriyle hiçbir fazlalığa yer vermeden, metinleri gereksiz ayrıntılarla boğmadan bir solukta okunabilecek metinler sunuyor bize. Kitabı bitirdiğimizdeyse Tezer Özlü’yle farklı sanat noktalarında buluşmanın ve onun, bir nevi iç dökümü niteliğindeki samimi yazılarının etkisinde kalıyoruz. Öte yandan gerek ele aldığı yazarlar gerek titizlikle dokunmuş birey, sanat, toplum sorunları üzerine verdiği mesajları ve çok önemli tespitleri sanki elle tutacakmışçasına karşımızda görüyoruz onu.

tezer6Kardeşi, Sezer Duru’nun yayıma hazırladığı Yeryüzüne Dayanabilmek İçin, özellikle Özlü’nün sanat gözlemleri, okuduklarına dair, unutulan yazılarını bugüne taşınması noktasında da okurlar için çok önem kazanıyor. Yeryüzüne Dayanabilmek İçin’i okuduğunuzda hayatın daha yaşanılır kılan, tahammül edilebilir yanlarını kavrarken özgürleşeceksiniz biraz da.

Bu nedenle yeryüzüne dayanabilmek için: Edebiyat, sanat!

“Sınırları tanıyan, benimseyen, bu sınırlara uyum gösteren hiçbir insan, karşı çıkmanın sonundaki bireysel bağımsızlığa erişemeyecek. Hem karşı çıkıp, hem de sınırlarda yaşayan insan, yaşamı boyunca çıkmazından sıyrılamayacak.”
Yaşamın Ucuna Yolculuk ~ Tezer Özlü
Yapı Kredi Yayınları 116 sf.

Mustafa Kasar

Başka bir Tezer Özlü…

Her Şeyin Sonundayım
2010 – Sel Yayınları, 111 sf.

Bu kitapta, bu iki yakın dostun, İstanbul / Paris / Ankara ekseninde (çoğu Tezer’in hastalığının üstelediği zor günlerde) birbirlerine yazdığı mektuplar yer alıyor.

Recommended Posts