Yüz Metre

Eminönü iskeleye inince balık ekmek yemeyene tuhaf tuhaf bakarlar, ama Kıbrıs’ta, Ege’de kıyıdan beş on adım içeride yanında yüzerler ama, membaında tırım tırım aranır balık bulamazsın. Tuhaf memlekettir bizimkisi. Tuhaftır ki, öyle sınıfsal mücadelelerin tarihini fabrikalar, işçi sendikaları, grevler, lokavtlar üzerinden falan okuyamazsın hayatın içinde; sahilde kuma yazılmış gibidir tarih, bir dalga coşar gelir, siler gider.

Balık yemeyeli yıllar olmuştu. Gerçi ancak hamsiyle köpek balığını birbirinden ayırt edebilirim ama bir gün, bir de baktım ki, üç beş İngiliz oturmuş rakı masasına, ızgara balıkların beşi gelip onu gidiyor, masada Brexit muhabbeti falan… Hoop! dedim, dörtnala gelip Uzak Asya’dan bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim ulan! Zaten Ruslar sıcak denizlere ineli asır geçmiş, hani nasıl anlatayım; memleket bizim, hayat kira adeta.

Balık yemeyeli yıllar olmuştu. Önünden geçerken dedim ki sevgilime: “Yarın akşam şurada bir balık yiyelim!” “Birer kadeh de parlatırız…” dedi. Canını sevdiğim! Sen bir kadeh iste, büyük açmayan şöyle böyle olsun be, dedim. İçimden tabii. Neyse, günü makarnayla kurtarıp, o gece mis gibi ızgara balık hayalleriyle düşlere daldık.

Ertesi akşam kendimizi balık restoranının önünde bulduk. Hadi bakalım, deyip birbirimizden güç alarak daldık içeriye. Müşteriler uzun uzun süzdüler bizi. Biz, yerlere kadar eğilerek bizi karşılayan garsonla, gülümseyerek masamıza geçtik. Menüde her haltın fiyatı yazıyor, balık fiyatı yok. Garson geri geldi. “Balık fiyatı yazmıyor?” şeklinde ortaya bir çengel attım. “Balığı getirip gösteriyoruz efendim, ardından tartıyoruz beğendiğinizi,” dedi. “O zaman belli oluyor yani fiyatı?” diyerek ikinci çengeli savurdum. “Yaağni…” dedi sakince gülümseyerek. Peki, dedik, biz dışarıda bir sigara içelim bu esnada. Çıktık.

Varoşçuluğun birinci kuralıdır; bilirsiniz: Biz varoşgiller, iki varoş, bir elit mekâna düşünce önce kendi çöplüğümüzdeymişiz gibi rahat davranırız. Tadını çıkartırız elitlerin arasına sızmanın. Ama acı gerçekle yüzleşmekten kaçmak için köprüden önce son çıkışa yaklaştığımızı hissettiğimizde göz göze gelir, “kitlenecek hesap” üzerine komplo teorileri geliştirerek birbirimizi gazlarız. “Çok fena girecek!” “En az 300!” “300 olsa iyi, hiç yoksa 500 kitleyecekler. Balıkların fiyatı yazmıyor, düşün.” “Ne kadar olabilir ki? Balık altı üstü…” “Şöyle büyücek bir tanesi, 80, 100, belki daha fazla.” “Yuh!” “Öyle…”
Tedirgin bakışmalar arasında altın tepside iki ölü balık gelir. Köprüden önce son çıkış! Yavşak, gitmiş en etine dolgun olanları seçmiş, tepsiyi zor taşıyor. Varoş, varoşu tanır! Vay vay vaaay! dedi içinden bizi görünce. Demek balık yiyeceksiniz, demek burada, öyle mi? Düştünüz elime, yaktım çıranızı!

Cartayı çekmiş şişko balıklarda gözüm: “Biz fikir değiştirdik, biliyor musunuz?” diyorum. Garson doğruluyor. “Evet, kalkacağız, kusura bakmayın,” diyor sevgilim. “Balıkları hemen kızarttıracağım. Beş dakika bile sürmez. Bu arada size çay getireyim?..” “Yok!” diyorum, gerisini getiremeden hain varoş gene üsteliyor: “Servisinizi açtık bile, bakın…” masayı gösteriyor, “Beyaz peynir ve mevsim salatayı da hemmen getirebilirim dilerseniz?” “Biz kalkalım…” diyor aşkım. İçimden üçe kadar saydığım kısa bir sessizlikten sonra: “Bizden kaynaklanan bir sorun yok, değil mi?” diye o beklediğimiz ışıklı tabelayı yakıp yakıp söndürüyor nihayet. Köprüden önce son çıkış! İkimiz birden gülümseyerek, yooo, olur mu canım falan gibisinden bir şeyler saçmalıyoruz. Garson varoşu da sahte sahte gülümsüyor, ama bakışları, bir daha gelmeyin ananızı öperim, diyor.

Uzaklaşıyor. Arkasından bakıp yeterince uzaklaştığından emin olunca: “Aşkım, yaza balığımızı tutar, mangalımızı balkona kurup cızlatır, bir de büyük açarız ki bu paraya!” diyorum. “Yağni! Pideciye gidip tıka basa doyuralım karnımızı,” diyor. Hay ayın sonunu nasıl getiririz hesabından uykuları kaçan babanın gözünü sevdiğim! “Tıka basa ne demek! Çatlayana kadar yer, üstüne sabah için paket yaptırırız. Arta kalan parayla da fatura öder, üzerine gece dizi izlerken çekirdek çitler, gazoz içeriz hayatım!” “İks Faaayls!” “Vardı di’ mi daha birkaç bölüm izlemediğimiz? Okeeey, ben bi’ koşu çantalarımızı falan alayım…”

İçeriye bir yılan kıvraklığında süzülerek, masaların arasından kimseyle göz göze gelmeden, özellikle o garson varoşundan sakınarak sızıp her şeyi toparlıyorum ve nefesimi tutarak tam yol tornistan. Kendimi dışarı atar atmaz derin bir nefes alıyorum. Pideciye doğru yola dökülüyoruz.

Yüz metre. Ne güzel yüz metre! Kaşarlı, yumurtalı, kıymalı pidelerin hayaliyle. Koşturduğumuz en güzel yüz metre.
Cam kapıyı itip içeri giriyoruz ve pideci abi hoş geldiniiiiiz, diyerek selamlıyor koşumuzu. Canına yandığım! Fırın alev alev, hamurlar taze açılıyor şuracıkta. “Nasılsınız?” “Eyvallah!” “Geçen gün de eve getirmiştim, di’ mi?” “Tabii tabii, hastasıyız!” “Biri kıymalı, biri kaşarlı ama içine domates, biber, mantar falan koyuyordun ya böyle?..” “Ayran veriyorum yanına?” “Şüphesiz!” “Salatayı ortaya yapayım?” “Aynen!” “Hadi oturun siz…”

Oh be!

En güzel yüz metreyi koşmanın binbir yolu var memlekette, üzülmek yersiz geç kaldık o günlere diye.

Hakikat, lüküs balıkçı restoranıyla, ucuz pide salonu arasındaki yüz metreyi sınıf mücadelesi bilinciyle koşmaksa, en güzel biz koştuk, koşuyoruz, koşacağız, belki devrimin değil ama kendi hayatımızı kurmanın peşinde.

 

Janset Karavin
Fotoğraf: Gülce Gökmen

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir