Zaman, Can Sıkıntısı ve Entropi

Zaman, Can Sıkıntısı ve Entropi

Zaman nedir? İnsanlık tarihinin en önemli sorularından biri. Aristo’nun M.Ö. 350’de ”Zaman var olan şeyler sınıfına mı aittir, yoksa var olmayan şeyler mi?” sorusunun cevabı hala net biçimde verilemedi. Bunun cevabını ben de veremem, sadece zaman algımızla ilgili edindiğim birkaç bilgiyi ve kendi görüşlerimi sunacağım.

Saat; mekanik bir cihaz olmaktan öte, tüm sosyal yaşantının temelini oluşturuyor. Hiç düşündünüz mü; bir dakika niçin bir dakika? Yani bir dakikanın, bu sürede olmasına karar veren nedir? Neye dayanarak bu belirlenmiştir? Dayanaklarımız elbette akrep, yelkovan ve saniye çubuğundan oluşan bir mekanizmanın rastgele dolaşımına dayalı değildir. Saatimizin dayanağı bir atomdur; sezyum. Sezyum’un 9 milyar 192 milyon 631 bin 770 defa titreşmesi 1 saniyeye tekabül eder. Bu medeniyetimizin atom saatidir. Yani sezyum titreşir ve biz işe yetişmeye çalışırız.  Burada soruyu bir adım daha ilerletip, peki sezyumun bu sayıda titremesiyle 1 saniyenin oluşmasının dayanağı nedir, diye sorarsanız; cevap hiçbir şeydir. Çünkü bu, ortak sistem oturtmak için yapılan bir kabullenme. Ortak bir dünya saati yaratmamız gerekiyordu ve bu yolu seçtik. Bunu yaratma ihtiyacı da, tren yollarının büyük şehirleri ve ülkeleri birbirlerine bağlamaya başlamasıyla doğdu. Yolculukların düzenli ve kazasız geçebilmesi için bir hareket ortaklığı. Sonrası malum. (Elbette sezyum’da karar kılana kadar birçok şey denendi.)

Einstein’ın görelilik teorisi, fizikte zamanın değişmezliği ve ortaklığı düşüncesini yıkıp geçti. Hız arttıkça zamanın yavaşlaması meselesi. (Göreliliği sosyal yaşantımızda çok ama çok küçük boyutlarda deneyleyebileceğimizden algılayabilmemiz zor. Ancak bilinçsel zaman algımızda buna benzer bir göreliliğin işlediğini düşünüyorum. İlerde anlatacağım.) 1971’de iki atom saatinden biri sabit dururken, diğeri uçakla seyahate çıkarılıyor. Bu deney defalarca yapılıyor ve her seferinde seyahat eden atom saati, sabit saate göre daha az gösteriyor. Einstein’ın hareket eden cisimler için zamanın yavaş geçtiği teorisi, yani görelilik deneysel olarak kanıtlanmış oluyor. (Tabi göreliliğin kozmik boyutlardaki işleyişi düşünülünce, bu deney komik boyutlarda kalıyor.)

Şimdi gelelim kişisel zaman algımıza. Edindiğim bilgilere göre beynimizde Striatrum ismini verdiğimiz bir doku var. Burada hayatımızın ilk anılarının kayıtları bulunuyor, yetişkinlik anılarının ise pek önemsenmediği bir yer. Her bilinçli eylem esnasında beynin birçok yeri harekete geçiyor ve Striatrum aldığı sinyalleri kaydetmeye başlıyor. Bu da bizde zaman algısı yaratıyor ve bilinçli zihnimizde olup bitenlere dayalı biçimde işliyor.

Burada bir parantez açalım. Fransız jeolog Michel Siffre, 1960’larda saatini çıkarıp bir mağaraya giriyor ve iki ay boyunca çıkmıyor. Siffre çıktığında, geçen bir saati; dört-beş saat gibi algılamaya başlıyor. Zaman algımız koşullarımıza göre değişiyor. ”Saatler bize yalnızca saatin kaç olduğunu bildirir, zamanla ilgili bilgi sunmaz.” (Adını hatırlayamadığım bir fizikçinin, buna benzer bir sözü vardı.)

Çocukken her şeyin büyüleyici gelmesi ve merak uyandırmasını, devinimi hızlı bir beyin gibi düşünelim. Yetişkinlikte ise merakın sönmesi, büyünün yok olması ve monotonluğa alışmayı; devinimi yavaşlayan bir beyin gibi düşünelim. Beş sene bir işte çalıştıktan sonra dönüp baktığımızda ”o kadar yıl ne kadar çabuk geçti.” diyoruz. Diğer yandan çocukluk dönemlerimize özlem duyuyoruz, çünkü o anılarımız kayıt dolabımızdaki önem sırasının tepelerinde bulunuyor ve yetişkinlik uğraşlarımız önem arz edecek biçimde kaydolmaya değer görülmüyor. Halbuki beş sene, her zaman beş senedir. Tabi kolumuzdaki saate göre böyle, bilinçsel saatimize göre değil. Burada Einstein’ın hız arttıkça zamanın yavaşlaması yani görelilik, bilinçsel algımızda bu şekilde işliyor olabilir mi? Belki, yalnızca bir akıl yürütme. Ben buna bilinçsel görelilik diyorum.

Bilincimizin saati ile kolumuzdaki saatin zamanı uyuşmuyor. Can sıkıntısı yaşamaktansa, akıp gidecek ‘değersiz’ bir zamanı tercih ediyoruz. Yani sıkılmışlıktan kurtulmak için zaman öldürmeye çalışıyoruz. Halbuki ortada ölebilecek bir zaman yok, işin öznesi yalnızca biziz. Eylemden etkilenen biziz. Yani ölen… Belki de bütün can sıkıntımızın kaynağı, kolumuzdaki saat ile bilincimizin saatinin uyuşmazlığından kaynaklanıyordur?

Ölümden ve zamandan bahsedince, entropi de ‘buradayım’ diyor. Termodinamiğin ikinci yasası, entropi: Sistemlerin geri çevrilemez biçimde düzensizliğe ilerlemesi. Nihai evre: Artık ortada yaratılacak bir düzensizliğin kalmaması. Biz de o sistemlerden biriyiz.

Zamanın ilerlemesi, düzensizliğin ilerlemesi; belki de cevap burada.

Zamanın geçip gittiğini düşünmemize sebep olan, aslında düzensizliğin ilerliyor olması. Nihai evreye varana kadar sürecek düzensizliği, peşi sıra geliyormuş gibi düşünerek algılamaya çalışma girişimimiz… Nihai evre; kozmos için donma anı, bizim için mezarlık. Belki…

N. Toygar Ateş
Görsel: Martins De Barros – “The Escape of Time”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir